Mutluluğa Özlem

İşte, yine evimizde geçireceğimiz bir gün başlıyor. Ev halkıyla günaydınlaşmalar, kahvaltı telaşı, rutin gündelik ev işleri,”acıyan yer ayrı, acıkan yer ayrı” diyerek bugün ne pişirsem düşüncesi ile mutfakta yemek hazırlıkları… Arada sohbetler, şakalaşmalar, sosyal medyayı takip etmek, vs… Ve yine de tüm yaşananlara rağmen hayatımıza “Bir yudum mutluluk” katmaya çalışmak.

Mutluluk ne kadar göreceli bir kavram değil mi dostlar? Herkesin ki kendine. Çocukluğum geliyor aklıma. Çok çocuklu bir ailenin en son kızıydım, yani eskilerin deyimiyle “tekne kazıntısı”. En küçük olduğum için en çok şımartılan, bunu kendine hak gören belki de. Ama yine de bu beni şımarık görmenize neden olmasın, herşeyin bir sınırı vardı ve haddimizi aşmamıza izin verilmezdi. Bu aralar biz yaştakiler için yazılmış bazı yazılar var internette. Doğruları yanlışları ile bizleri anlatan,çoğunda kendimi bulduğum.

Ben kendi yaşadıklarımdan örnek vermek isterim. Tam sekiz kardeşiz biz. En büyüğümüz İkinci Dünya Savaşı’nın olumsuz koşullarında yitirilmiş daha bebekken. Canım annem; acısını içine gömen, arkadan gelen evlatları için her türlü mücadeleyi göze alabilen fedakar bir anne, çok kuvvetli, bilge bir kadın. O zamanlar babalar eve misafir gibi gelir giderler, evin günlük sorunlarına uzak kalırlardı. En azından bizim evde öyleydi. Ama kardeşler ve annem tutkunduk birbirimize. Kardeşler tutardı birbirinin elinden düşeni kaldırmak için. Annem, özellikle abimlerin eğitimlerini tamamlamaları arzusuyla okul kapılarını eskitti yeri geldiğinde, bizi sorumluluk sahibi yaparak hayata hazırladı. Teyzemi de vefa ile anıyorum, annemin mücadelelerinde hep yanındaydı maddi, manevi destekle.

Bizler o zamanlar bunların farkında mıydık bilmiyorum. Ben çocukluğumu yaşıyordum, büyüklerimin kimi ergenliğini kimi gençliğini. Küçücük şeylerden mutlu olduğumuz anları hatırlıyorum. Sevdiklerimizin üzülmemesi de bizim için mutluluk kaynağı idi. Şimdi düşünüyorum da anahtar “kimsenin üzülmesine neden olmamaktı” mutluluk için. Bir şeye sahip olmayı isteyince önce düşünürdüm; annemin parası var mıdır, alabilir mi, ya alamaz da üzülürse… diye. Çoğu zaman vazgeçerdim, elimdekilerle yetinmeyi öğrendim. En küçük ablam, en iyi arkadaşımdı aynı zamanda. Her anı paylaşır güler, oynardık  beraber. Bazen ev işlerini bile oyun haline getirir, bir kurgu üzerinden tertemiz yapardık her yeri “bal dök,yala” cinsinden. Annem” bugün bana ise yarın kendinize” der, bize her türlü sorumluluk vermekten kaçınmazdı. İyi ki de öyle yapmış hiç zorluk çekmedik iş başa düştüğünde.

Bazen tüm kuzenler bir araya gelirdi başka şehirlerde olanlar dahil çoğu zaman bir düğün nedeniyle. Özlemler giderilir, sevinçler paylaşılırdı. Büyükler sabahlamaları için rahat bırakırdı gençleri bir odada. Ooo ne muhabbetler, ne hikayeler, ne fıkralar, ne oyunlar… Küçük olmama rağmen ben de karışırdım aralarına. Gizli saklı sigara içenler büyüklere söylemeyeyim diye, beni bile ortak etmişlerdi suçlarına. Şimdi herkes gülerek anımsıyordur sanırım.

Çok oyuncakları yoktu çocukların. Bazıları evde imal edilirdi. Sert tellerden kıvrıla, büküle elle kumanda edilen arabalar yapılırdı misal. İçi pamukla doldurulmuş bebeklerimiz olurdu, renkli ipliklerle kaş-göz, ağız-burun işlenmiş, kumaştan  yapılan. Eniştemin getirdiği İstanbul işi oyuncaklarım beni en çok mutlu edenler tabii ne yalan söyleyeyim. Bir kocaman süslü bebek, ahşaptan yapılmış koltuk takımı, ışığı yanan buzdolabı, tencere, tabak fincan takımı ve hatta kollu dikiş makinesi, o zamanlarda ancak rüyada görülebilirdi.

Sokaklar güvenli yerlerdi. “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” olmamıştı henüz. Arkadaşlarımızla saklambaç, kovalambaç, istop, yakantop, seksek, beştaş oynar, ip atlardık. Futbol ve misket erkek çocukları arasında popülerdi. Hele Bursa’da kar yağınca kızaklarla kaymanın mutluluğu neyle boy ölçüşebilirdi ki. Temenyeri’ne gidip salıncaklarda sallanmak, kaydıraktan kaymak, tahteravalli de yukarı-aşağı çıkıp inmek, kaymaklı kadayıfdı o gün için. Lunaparka gidip de dönme dolaba, atlı karıncaya, çarpışan otolara binmeyi saymıyorum bile mutluluk ve heyecandan kalbinizi güm güm attıran. Okulumuza da keyif içinde giderdik öğrenmeye aç bir merakla.Tatillerden sonra özlemle beklerdik, öğretmen ve arkadaşlarımıza kavuşacağız günü. Mazeretsiz hiç okuldan kaytardığımı hatırlamıyorum. Ne bileyim bu da benim eksiğim belki.

Şimdi üzülerek görüyorum ki çocuklar ve gençler bizim aldığımız hazzı, mutluluğu alamıyorlar hayattan. Biliyorum farklı zamanlardayız; şartlar, beklentiler değişti, belki daha zorlaştı hayallerin peşinden gitmek. Geleceğe dair kaygılıyız hep. Ancak zamanı geri almak ne mümkün. Yeterli gelmiyorsa hiçbir şey mutluluğa çok yazık oluyor, herkesin tek başına tamamlamak zorunda kalacağı yolculuğuna. Elimizdekilerin kıymetini bilmiyorsak; daha fazla,daha fazla nereye kadar, sorguluyorum? Kendimizle de yalnız kaldığımız şu günler durup düşünmek için iyi fırsat. Şimdi bir zaman kısıtlaması yok okumak için, eski hesapları kapayıp yeni sayfalar açmak için, eşi-dostu arayıp hal hatır sormak için, kısaca hayatı güzelleştirip, mutlu olmak için. “Sürekli mutlu olmak bir aptallık halidir” demiş birisi, şimdi adını unuttuğum. Katılıyorum ona, ama ne olur anları kaçırmayalım; çocuklar, gençler, dostlar. Mutluluğa özlem duymayalım, güzellik ve iyilikleri ıskalamayalım.

“Büyük ikramiye çıksa lotoda,
Mutluluk olur mu evde, otoda.
İster sarayda gez, ister şatoda
Mutluluk parada, pulda değil ki.

Mutluluk yatarken yarin dizinde,
Mutluluk ara bul kendi özünde.
Bakmayı bilirsen kendi gözünde
Mutluluk pembede, alda değil ki.”

Halil Çimen’in bu alıntı yaptığım satırları, anlatmak istediğimi özetliyor sanırım. Sağlıklı, mutlu anları pırlantalar gibi hayatımızı ışıklandıracak günlerimiz olsun yarınlarda.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun