“Mış” Gibi

İlkokulda sınıfta kümeler halinde otururduk. Diğer kümeler 4 öğrenciden oluşuyorken, bizim küme 5 kızdan oluşurdu. Ben bir sırada 3 kişi oturan öğrencinin biriydim. Pek hatırlamıyorum ama, sanırım sıra yetersizliği ile öğrenci sayısı arasındaki orantısızlıktı. İkinci sınıftan itibaren 4 yıl böyle oturduk. Kümemizde Halide (isimler değiştirilmiştir) bir arkadaşımız vardı. O yıllarda Uşak’ın pek tekin olmadığı sayılan bölgesinde oturuyordu. Bize perili hikayeler anlatırdı. Okula gelirken eski viran bir evin önünden geçerken siyahlar içinde gözleri ateş saçan bir canavar gördüğünü anlatırdı. Bizim sınıfta başka bir kümede oturan, aynı mahallede oldukları için okula beraber geldikleri Selime’ye “Gördük değil mi?” diye onaylatırdı. O kızın ağzı evet diyordu ama gözleri hayır diye haykırıyordu. Annesinin Almanya’da olduğundan bahseder, annem yok benim diye ağlar, bizde ona sarılırdık. Bizim 5 kişilik ekipten Şermin, “ya ya ya şa şa şa Halide çok yaşa” şeklinde tezahürat yapardı. Diğerleri katılınca çaresiz bende katılırdım. Ama hiç hoşuma gitmiyordu. Doğruyu söyleyin ki daha sonra ne söylediğinizi hatırlamak zorunda kalmayın. 5. sınıfın birinci dönemiydi. Halide kitabını evde unutmuş. Öğretmenden izin istedi, öğretmen de bir arkadaşınla git deyince “Haydi gidelim.” dedi. Annemin asla gitme oralara dediği yerlere gittim. Sırf, annesi var mı yok mu anlamam gerekiyordu. Yalan söylemişti, annesi Almanya’da değildi. Selime ile konuştum okulda; “Evet hep yalan söylüyor. Perili hikayeler de yalan üstelik beni de alet ediyor yalanlarına.” demişti. Mezun olana kadar sustum ama “mış” gibi yapmadım artık. İlgimi ve sevgimi kestim. Diğerleri tarafından dışlandım. Mezuniyet fotoğrafında, ayrılmaz 5’li olarak öğretmenimiz ile çektirdiğimiz hatıra fotoğrafında alenen bellidir bu durum. Mezun olurken yalanlarını yüzüne söyledim. Yalanlarına ortak ettiği Selime’de beni onayladı. Anlattığı her şey yalan Halide’nin dedi. Ağlattım kızı pişman değilim. Kümemizdeki diğer 3 arkadaş, yalan söyleyenin yanında durdu. Hepimiz büyüdük, toplumun bireyleri olduk, evlendik ve bu topluma bireyler yetiştirdik. Daha çocukken yanlışın yanında duranlar bile çoğunlukmuş. Ve bu çoğunluğun nasıl bir toplum olduğumuzu gözler önüne seriyor.

***

Bu anımı anlatmamın nedeni şu; insanlar neden birbirlerini seviyormuş gibi görünüyor?  Çalıştığım dönemde işyerinde, emekli olunca hobi için gittiğim belediye kurslarında tanıdığım insanlar tornadan çıkmış gibi. Kursiyerler arasında kimse birbirini sevmiyor. Herkes bana birbirini çekiştiriyor, sonra birbirlerini çekiştiren onlar değil, canım cicim demeler. Kurs eğitimcisi yetişkin kursiyerlere kaba davranıyor, hatta karşısında çocuk var gibi azarlıyor. Eğitimcinin uzatmalı, sol görüşlü kursiyerleri öve öve bitiremiyor. Ben övülecek bir tarafını göremedim. Bilakis yaptığı işten memnun olmayan, takım tutar gibi tuttuğu siyasi parti belediye seçimlerini kaybetmiş, mutsuz bir eğitimci vardı karşımda. Siyasi görüş olarak taban tabana zıt insanların birbirine iltifatlar yağdırması bana ikiyüzlülük geliyor. Cahil, tam bir çomar dediği kişilere can ciğer kuzu sarması davranılmasını kişilik bozukluğu olarak görüyorum. Bu anlattığım tipler üniversite bitirmiş, kariyerli, sosyo-ekonomik seviyesi yüksek insanlar. Kişilik erozyonuna uğrayacağım korkusuyla sosyal medyada bile ayrıldım aralarından. Ben de mi var problem diye kendimi sorgulamıyorum çünkü içinde bulunduğum 12 kişilik kurs sınıfında benim gibi duruşu olan bir kişi daha var. 12 kişide 2 kişi, gereksiz iltifat, sahte samimiyet göstermeyen, sadece 2 kişi, çok az.

Bu güne kadar her kültürden insanlar tanıdım. Farklı siyasi görüşleri olan arkadaşlarım da oldu. Ben küçük şehirde yetişmiş bir insanım. 7 yıldır İstanbul’dayım megakent! İstanbul olması gerekiyor. En azından küçük şehirlerde yaşayanlar bu kenti kültür düzeyi yüksek insanlardan oluşuyor sanıyor. Diploma konusunda olabilir. Ama kültürün, eğitimin alınan diplomalarla ilgisi yok. Bu şehre göç eden herkes, köyünü, ilçesini, oradaki yaşam tarzını almış bavulunda getirmiş. Büyük şehir kültüründen eser yok. Bir Ege’li olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki Ege’nin küçük şehirleri, İstanbul’dan daha moderndir. Bu şehir; cahili ve yağdanlığı bol, yozlaşmış büyük bir köy.

Herkes şöyle bir çevresini düşünsün. Gerek aile, akraba içerisinde, gerekse iş hayatında sevmediğiniz, ama görüşmek zorunda olduğunuz insanlar muhakkak vardır. Seviyormuş gibi davrandığınız oldu mu? Evet ise ne hissediyorsunuz? İnsan boğulacak gibi oluyor değil mi? Bu konu üzerine çok düşündüm. Psikoloji uzmanı değilim. Araştırdım, bulmaya çalıştım.

“Hayatlarımızı birbirinin içine geçmiş küçük ve büyük gruplar içinde sürdürürüz.
Aile, arkadaş çevresi, doğduğumuz şehir, doğduğumuz ülke, cinsiyetimiz, ait olduğumuz din, gittiğimiz okul, tuttuğumuz takım, desteklediğimiz siyasi parti, mesleğimiz, üyesi olduğumuz dernek, hep kimliğimizi tanımlayan gruplardandır. Bu gruplardan kimilerinin içine doğarız, kimilerini ise bilinçli olarak seçeriz. Kimi
gruplarla kendimizi daha çok kimileriyle daha az özdeşleştiririz. Her durumda, bir gruba ait olmak ve bu grupla kendini özdeşleştirmek bir “biz” ve “onlar” algısı yaratır. Söylememize gerek bile yok ki, insanlar “biz”i (iç grup), “onlar”a (dış grup)tercih ederler. İç grup kayırmacılığı ve dış gruba yönelik düşmanlık  büyük ölçüde benliğimizi değerli görme ihtiyacımızın bir sonucudur. Kendi ait olduğumuz grupları diğer gruplara üstün görme ihtiyacımız o derece kuvvetli ve hatta otomatiktir ki, araştırmacılar birbirini tanımayan denekleri yazı tura yardımıyla iki gruba ayırdıklarında dahi, deneklerin kendi gruplarının üyelerine daha olumlu özellikler atfettikleri ve onları dış gruba tercih ettiklerini bulmuşlardır. Buna “asgari grup etkisi” denir.“Biz” ve “onlar” algısının beraberinde getirdiği bir başka yaygın eğilim de, dış grup üyelerinin kendi içlerindeki benzerliklerini abartmaktır. Kendi ait olduğumuz grupların üyelerini birbirinden çok farklı, çok renkli, zengin bir çeşitlilik arz eder görürüz de, konu başka gruplara gelince “X değil mi, hepsi birbirinin aynı”,“birini gördün mü hepsini gördün say kendini” gibi genellemelere gitmekten çekinmeyiz. Bu, literatürde “dış grubun homojenliği yanılgısı”  şeklinde geçer.”

Yukarıda psikoloji kitabından yaptığım alıntıyı okuyunca, siyasi görüşü zıt olana abartılı sevgi gösterisi yapan kişi, siyasi partisini bilinçli olarak seçmemiş, o gruba doğmuş oluyor. Demek ki, “Hiç haz etmediğim karakter” denildiği halde, abartılı gereksiz samimiyetin altında, bilinçli seçimlerimizi değil, başkalarının dayattığı görüşleri savunuyor, fikirlerini yaşam tarzı haline getiriyoruz. Ne yazık ki bu durum, eğitimli, Atatürkçü, sol görüşlü kesimde üzülerek gözlemlediğim bir durum. 19 yıllık adam kayırmacalı yönetimden mi kaynaklanıyor diye bunu da sorguluyorum? Çünkü, sağ görüşe sahip insanlarda gereksiz sevgi gösterisi yok. Tam tersi nezaketten bile uzak, aklına geldiği gibi, bizden değilsinci konuşuyor. Birini sevdiğimizi haykırmak nasıl takdir edilecek güzel davranış ise, seni hiç sevmiyorum demek de dürüstlükten dolayı takdir edilecek davranıştır.  Kişilerarası güven toplumun hem psikolojik sağlığı, hem de ekonomik gelişimi için elzemdir. “MIŞ” gibi yaparak, toplumda güven zedeneleniyor. Psikolojisi bozuk bireyler olarak savruluyoruz.

 

Kaynak: Psikoloji Ünite II

 

 

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun