Mavi Gözlerin Yeşil Hasreti

Acıktığımız zamanlarda, Kurulu sofralar bulduk, Nereden gelmişti bize, Kimdi hazırlayan Anlamıyorduk. Okullarımız vardı ak boyalı, Oturduğumuz sıralar temiz, Nereye uzansak kucağını açıyordu. Anamızın sütü kadar helâl, Güzel memleketimiz. Dumanı doğru tüten evler, Özgürlüğü özgürlüğünce yoğuran eller, Bizimdi. Alfabenin birinci harfiyle Yüreğimize Atatürk girdi. Gücümüz söylenmiş yedi düvelde, Her karış toprağına kanımız akmış, Bu güçlü yapıyı, uygar düzeni Bizlere, Atatürk bırakmış!

(Kerim Aydın Erdem)

Atatürk! Doğa sevgisini dayısının çiftliğinde tatmıştı. Hayatı boyunca o mavi gözleri, yeşile hasretle baktı ve yeşile hasret kapandı.

Harp Akademisindeyken, Ali Fuat Cebesoy ile Alemdağ’ına kadar uzanmışlar, asırlık bir çınarın gölgesinde bir pınarın yanı başında oturmuşlardı. Ali Fuat Cebesoy’un annesinin hazırladığı köfte, sigara böreği ve haşlanmış yumurtayla birlikte satın aldıkları bir kilo üzümü afiyetle yemişler, yemekten sonra da pınarın buz gibi suyuyla ellerini yüzlerini yıkamışlardı. Oradan ayrılırken Atatürk: Fuat”, dedi. İnsan yaşlandıktan sonra şehrin gürültülü hayatından muhakkak uzaklaşmalı böyle sakin ve ağaçlık bir yere çekilmeli. Bak, şu karşıdaki köşk, insanın ruhuna nasıl bir ferahlık veriyor”.

27 Aralık 1919’da Dikmen sırtlarından baktığında, çorak ve tozlu bir Ankara görmüştü. Yeşilliğin hasretini İstiklal Harbi boyunca çekmişti. Çankaya’yı oturmak için seçmesindeki neden buradaki birkaç ağaç ve onların rüzgârlı günlerde çıkardıkları hışırtıydı. Ankara’yı başkent seçerken de “Burada ağaç bile yaşamazken, nasıl olur da insan yaşar” diye karşı çıkanlar olmuştu. Ankara’yı başkent seçmekteki amacını şöyle açıklamıştı:

“… Ben Ankara’yı hükümet merkezi yapmakla tamamen başka bir hedef güttüm. Türk’ün imkânsızı imkân haline getiren kudretini tüm dünyaya bir kez daha tekrar etmek istedim. Bir gün gelecek şu çorak tarlalar yeşil ağaçların çevirdiği villâların arasından uzanan yeşil alanlarla bezenecek… Hem bunu hepimiz göreceğiz. O kadar da yakında olacak.”

Atatürk bu ağaçlandırma işlemine, ot bitmez denilen Atatürk Orman Çiftliği’nden başlamıştı. Oysa, uzmanlar bile burada ağaç yetişmez dediğinde, Atatürk ayağını sertçe yere vurarak,Bu, toprak mı? Dikeceğimiz de fidan mı? Serpeceğimiz de tohum değil mi? demiş ve ilave etmişti: Niye olmasın efendim, niye olmasın. Mutlaka ve mutlaka yetiştireceğiz diye yeşil hasretini kudretiyle yenmişti. Çiftlik kurulurken bir çadır yaptırmış, ama çoğu zaman yakıcı güneşin altında akşama kadar çalışmaları takip etmişti. Her gün arabalarla çaydan bidonlar içinde sular taşınmış, her ağacın dibine dökülmüştü. Bunların kontrolünü bizzat Atatürk yapmış, çiftliğin ağaçlandırılmasıyla bizzat ilgilenmişti. Ağaçların hemen hepsinde hakkı vardı. İstanbul’un büyük ağaçlarını gördüğü vakit, Bunlar da güzel amma, biz yapraklarının ve dallarının, her yıl nasıl büyüdüğünü görmüş olduğumuz ağaçları, daha çok seviyoruz diye de tatlı bir kıskançlık duymuştu. Ağaçlar büyüyüp ilkbaharla birlikte yeşerince ve yaprak attıkça adeta bir çocuk gibi sevinmişti. Artan yeşillik halkı, akın akın ağaçların altına çekince de Atatürk iyiden iyiye neşelenmişti.

Orman çiftliğinin çorak günlerinin hatırası olan yaşlı bir iğde vardı. Birisi kesmişti. Neşesi kaçtı. Kim niye kesmişti ki! İğde eski ve çelimsiz bir ağaçtı. Fakat yaşayan ve baharda güzel kokularını etrafa saçan bir varlıktı”, demişti.

“Söğütözü” denilen bir yer vardı; burada bol su, bir küçük havuz ile ilk zamanlarda belki yüz kadar yetişmiş söğüt ağacı vardı. Atatürk, bu söğütlerin altında bağdaş kurup oturmayı severdi. Buraya küçük bir kulübe, onun deyişiyle koliba, yaptırmak istedi. Fakat kulübe için ayırdığı yerde yirmi-otuz söğüt ağacı vardı. Bunları kesmeden kulübe yapılamazdı. Söğütlere bir türlü kıyamadı. Düşündü… Taşındı… İşin başına geçti, onları topraklarıyla birlikte yan tarafa taşıttı.

Latife hanımla evlendikten sonra köşk onarılmış, bahçe düzenlemesi için bir uzman getirilmişti. Yapılacakları anlatan uzmanın, “Yolu engellediği için bu ağacı keseceğiz” demesi üzerine gözleri çakmak çakmak olan Atatürk; Vay beyim vay, senin ömründe öyle bir ağaç yetiştirmişliğin var mı ki fütursuzca keselim diyorsun?”demişti.

Çankaya’nın eski köşkünün önünde yeni dikilmiş Akasya ağaçlarını bahçıvan fazla budamıştı. Bahçıvanı bilgisizlikle itham etti.

Kendi adını taşıyan bulvara, çam ağaçları dikilmişti. Çok sevindi. Çünkü bu ağaçlar Ankara’nın tarihiydi, ona göre ağaç demek, tarih demekti.

Mayıs 1922’de Ankara’ya gelen Ali Fuat Cebesoy’u Çankaya’da çiçek tarlalarının arasında kabul etti. Silah arkadaşlarından biri ötekine, Moskova’yı anlatırken diğeri de ondan Sakarya Zaferi’ni sormuştu. Atatürk bir ara, filizlenen çiçek fidanlarını göstererek neşesini şu sözlerle belirtti: “Bakınız Ali Fuad Paşa. Bunlar da, bizim Ankara toprağı üzerinde kazandığımız zaferler…”

Kurtuluş Savaşı günlerinde, Atatürk kendi masası için istediği bir demet çiçeği bulamamıştı. Cumhuriyetin ilan edildiği günler İstanbul’un ünlü çiçekçisi Yorgo Sabuncakis’ten, Ankara’da bir hafta içinde bir çiçekçi dükkânı açmasını istedi. Ancak çiçekçinin korkusu, “Bu şehirde kim ondan çiçek alırdı?” Ankara’da o tarihlerde doğru dürüst bir manav bile yoktu. Atatürk ona: “Kime çiçek satacağını soruyorsan, bana tabii…” diye karşılık verdi. Kimse çiçek almazsa, hepsini ben alırım.” Çiçekçi dükkânı Ankara’da açıldı.

Çankaya’daki Yaverlik dairesi genişletilecekti. Atatürk’ün onayıyla bu işlem o İstanbul’dayken yapılacaktı. Ankara’ya dönüşte hemen bu binayı görmek istedi. Binaya doğru yürüdü. Olması gereken bir ağaç yerinde yoktu ve kesildiğini farkedince binayı görmekten vazgeçti.

Yine Çankaya köşküne girerken bir ağacın dalı büyümüş otomobil girişini bayağı engellemeye başlamıştı. Bu dal kesilmeliydi. Bunu duyan Atatürk: “…o dal katiyen kesilmeyecek, o noktaya isabet eden yeri alçaltsınlar, geçişi böyle temin etsinler.? diyerek emir vermiş ve birkaç gün sonra gerekli işlem yapılmıştı.

Çorak Ankara, onun inancı ve iradesiyle yeşil Ankara’ya dönmüştü. Sadece ağaçlara ve insanlara değil, çeşit çeşit böcekler ve kuşlara da yuva olmuştu.

Florya evi yapılırken çevresiyle ilgilenmiş, çam ağaçlarından oluşan küçük bir ormanı düzenletmiş, bu alana da Atatürk Korusu adı verilmişti.

Yalova köşkünü, bir ağaç dalını kestirmemek için 4.8 metre kaydırmış, köşkün adı “Yürüyen Köşk” olarak kalmıştı. Yalova Kaplıcalarının bahçe bakımında burayı sık sık ziyaret etmiş ve hangi ağacın nereye dikileceğini sigara paketlerinin arkasına bizzat çizerek göstermişti. Kışın bile ormanı dolaşmış, baharda kır çiçeklerini toplayıp papatyaları yakasına takmıştı. Çiçek fidelerinin yetiştirildiği ve etrafı ağaçlarla çevrili olan camekânlı seraya, her gelişinde hep aynı ağacın altında oturmuştu. Atatürk öldükten sonra bu ağaç bile kurumuştu. 9.Yalova’daki Millet ve Baltacı Çiftliklerinde yetişen fide ve fidanlar bu bölgenin ihtiyacını karşılamıştı.

Yıl 1938. 5 Haziran’da Savarona’ya taşındı. Hastaydı. Ali Fuat Cebesoy ve Fethi Okyar’ı yanına çağırttı. Fuat Paşa dedi, “iyileşir iyileşmez Alemdağ’ına gidelim, yine kuru köftemizi, haşlanmış yumurtalarımızı, sigara böreklerimizi yanımıza alalım. Acaba o asırlık ağacın dalları gölge veriyor mu? O ufak pınarın suları yine buz gibi soğuk mu? Yoksa zaman onu da kurutmuş mu?”

Son günlerinde yataktan kalkmakta bile zorlanmıştı. Yatağının tam karşısında onun için asılmış olan yeşili bol bir tablo vardı. Ona bakarken dinlendiğini, kendisini o yeşillikler arasında hissettiğini söylemişti. Atatürk yeşile olan hasretini Sabiha Gökçen’e şöyle ifade etmişti.

“… Doğanın bu mevsimde suya hasreti vardır.. Gökten gelmeyen suyu insan eli götürmeli.. Ağaçları, bitkileri, çiçekleri susuz bırakmamalı.. Ah bir kere ormanlara gidebilseydim.. Şöyle yerimden sağlıklı kalkıp, kimsenin yardımını istemeden yürüyerek o saf ağaç denizinin yeşilliklerinde alabildiğim kadar dolaşabilseydim…”

“… Evet bir özlem duyuyorum içimde. Büyük bir özlem. Sevdiğim vatanımın bir köşesinde, şöyle ağaçlardan etrafın, hatta ve hatta gökyüzünün bile görülmediği bir köşesinde planını kendimin çizeceği küçük, mütevazi bir ev olsun istiyorum. Gideyim oraya, çiçeklerle uğraşayım, kuşlarla uğraşayım, ağaçlarla haşır neşir olayım. Tıpkı mutlu sade yurttaşlarım gibi yaşayıp gideyim öylece. Acaba bu mümkün olabilecek mi? Sanmıyorum. Gençliğimden beri düşlediğim şeydi bu. Rahmetli anneme de böyle söylerdim: Küçük ağaçlar arasında bir ev yaptıracağım size, orada birlikte mutlu yaşayıp gideceğiz. Onun da hoşuna giderdi bu sözlerim. Sevinçten parlardı gözleri. İçimdeki duyguları anlatabilmekte güçlük çekiyorum. Bu yeşil tutkusunu, bu ağaç sevgisini…”

Afet İnan yanına girdiği zaman “Bana memleketimizin ormanlık güzel yerlerinden tanıdıklarını anlat, oralara gidelim, ağaçlar altında dolaşabileyim, basit bir hayata kavuşalım, arzum yeşillik ve ağaçlık, fakat yaz kış yeşil duran ağaçlar, arasında olmak” demişti.

Fakat, Ne yazık ki Atatürk’ün vakti çok azdı!..

Sıra dağlar vardı önünde Atatürk’ün
Geçiyordu vakit-vakti durduramazdı
Yıllar yılı kuyusunu kazanlar Türk’ün
Saraydı, düşmandı, satılmıştı, yobazdı
Atatürk’ün vakti çok azdı

Kan ve demir-karanlık ve gerçek
Anadolu’da açan milyonca al çiçek
Milyonca can oldu kurtuluşun diyeti

Özgürlüğü, istiklal ve Cumhuriyeti
Atatürk’ten başkası yaratamazdı
Atatürk’ün vakti çok azdı

Sadeydi, tazeydi, yiğitti
Yerini kimseler tutamazdı
Bezmişe ümit, acıkmışa ekmek ve su oldu yanmışa
Tekti ama, çoğaldı sanki, dünyaya yetti
Mustafa, Mustafa Kemal, Mustafa Kemal Paşa
Atatürk’ün vakti çok azdı

İhtiyacı yok övgüye Atatürk’ün
Önemli olan, başardıklarımız ve başaracaklarımızdır
Zehirli otları temizlediğimiz gün
Ve vurduğumuz gün kurumuş dallara satır
O kendini -her an- yeniden yaratır
Yine özgürlüğe hizmetten geri kalmazdı
Atatürk’ün vakti çok azdı

Türk İstiklalini – Türk Cumhuriyetini
İlelebet muhafaza ve müdafaa etmektir
Ey Türk Gençliği – Birinci Vazifen
Emanetimi sen koruyacaksın sen
Bilemez başkası kıymetini
Sen uyanıksan yaşıyorum demektir
Böyle gördü hep – böyle söyledi – böyle yazdı
Atatürk’ün vakti çok azdı.

Nüzhet Erman

Evet! Atatürk kendi elleriyle büyüttüğü ve çok sevdiği ağaçları, çiftlikleri ölmeden evvel diğer tüm malları gibi milletine bağışlamıştı. Çünkü O’nun parada, malda hiç ama hiç gözü olmamıştı.

O’nun tek serveti Türk Milletinin varlığıydı.

Kaynak: Selman Yaşar, Atatürk’te Doğa Sevgisi, Türk İslâm Medeniyeti Akademik Araştırmalar Dergisi, Cilt: 13, Sayı: 26, 2018-Yaz, s. 59-83.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun