Mankurt Kafa Yapısı

‘YOBAZIN KAFASI’ ile ‘Mankafa’ arasında ne var?

Mankurt kafa yapısı / Mankafalılık ve Toplumsallık üzerine

“Bir başkasının yaşamasına yardım etmeyen, yaşadığını iddia edemez.” Türkan Saylan sözüyle başlamak gerek yazmaya. Başkası için üzülmeyi öğrenmek, empati, başkasının hakkını korumak, farkındalık gibi kavramlarla-kelimelerle tartışır dururuz iyi insan olmayı. İyi insan olmakta nereden çıktı diyeniniz olabilir. çünkü; göreceli bir dünyada yaşıyoruz. Kime göre iyi, kime göre kötü, faydalı veya yararsız.

Yukarıda yazdığım özelliklere sahip olmayanlar ve inatla olmak istemeyenler kötü olma yolunda mesafe kat etmiş aşağıda yazacağım Mankurt-mankafa ve dar kafalı olma yoluna girmiş demektir….

Daha önceleri bir kaç yazım da belirtmiştim Ahmakların gücünü hafife almamak ve aptallarla yaşamak, normal nedir vb konuların içeriğinde hep sevgisi eksik kalmış, tatmin vasıtaları yerine oturmamış, sosyal yoksunlardan bahsetmiştim. Bu kez bunun en üst noktası Mankurt kafa yapısını ve bir toplumun mankurtlaşmasını yazmam istendi.

Önce Mankurtluk nedir bilmeyenler için tekrarlayalım.

Mankurt Ne demek?

Mankurt, (Bun/Ban/Man) kökünden türer. Bun sözcüğü akıl yoksunluğunu ifade eder. Eski Altaycada Manu, Tunguz ve Mançu dillerinde Mana sözcüğü akıl yitimini ve kullanılmaz hale gelmeyi belirtir. Sözcük Türkçedeki Mankafa tabiri ile aynı kökten gelir ve benzer manalar içerir.

Eski Türk (Oğuz, Kazak, Kırgız ve diğer) destanlarında geçen “Mankurt” kavramı dönemin Orta Asya ulusları arasında çok yaygın bir işkence ve zihin kontrol yöntemiydi. Mankurt bazı işlemler sonucu öz benliğini yitirerek kendisini kimliksizleştiren düşmanının kuklası haline gelmiş bir zavallı insan tipidir.

MANKURT NASIL YAPILIR? – Mankurt Nasıl Olunur?

Eskiden bir insanı mankurt yapmak istediklerinde:

O kişinin kafasını (saçlarını) iyice kazır. Kafasına devenin boyun derisi iyice gerdirilerek geçirir. Kafasında deve derisi bulunan “Mankurt” adayını sıcak çölde güneş altında birkaç gün bırakırlardı.

Sıcağın etkisiyle deve derisi büzülür ve kafaya iyice yapışır. Deve derisinin artık kafa derisiyle bütünleşmeye başlamasıyla kazınan saçlarda yeniden uzamaya başlar. Fakat deri kafaya o kadar sıkı yapışır ki zaten sert olan deve derisi sıcağın etkisiyle iyice sertleşir. Çıkan saçlar deriyi delip geçemediği için aksi yönde kafanın içine doğru uzamaya başlar. Sıcaktan büzüşen deve derisinin kafatasına yaptığı baskı ve kafanın içinde ters yönde uzayan saçların kafatasını delip beyne doğru ilerlemesiyle insan büyük acılar çeker. Bu acılara dayanamayan insan bir müddet sonra kuklaya dönerek mankurtlaşır. Hafızasını yitirir, düşünemez, anne-babasını dahi tanıyamaz hale gelir. Bu nedenle sahibi ne söylerse ona itaat eder.

Yukarıdaki yazılanları okuyup da hafiften de olsa ürpermeyeniniz var mı?… Bir insan bir başkasına bu kadar nasıl bağlanır, inanır, körü körüne her dediğini emir kabul eder. Bu nasıl olabilir. Geçmiş dönemlerde nasıl yapılırdı bilmiyorum, araştırmadım ama günümüzde zihin değiştirme ve algı operasyonlarını bunun dersini de almış biri olarak iyi biliyorum.

Mankafalılık ile dar kafalılığı karıştırmamak gerekir. Dar kafalılık kendi göremediğini yok kabul eden bir kafa yapısıdır. Mankafalılık ise algı yetersizliği, idrak yoksunluğu ve bozukluğunun yanı sıra bilmediğini ve göremediğini kabul etmeyip inkara da yönelir. Bu şuna benzer; kendi hatasını göremediği için hatayı kabul etmez üstelik karşıdaki görüşü de yanlış olmakla suçlar.

“Dar kafalının görüş açısının genişletilmesi ve ona bazı şeylerin anlatılması, teorik olarak mümkündür. Mankafaya herhangi bir şey anlatamazsınız. Siz ekmek tahtası dersiniz, o bayram haftası anlar. Siz buna rağmen ekmek tahtası üzerine konuşmaya devam ederseniz, mankafanın kafası bayram haftasında olduğu için, anlatılanları birbirine bağlayamaz, kafası iyice karışmaya başlar. Mankafa, en basit konuları bile, bu bağlantı ve bağlam bozukluğu yüzünden birden bire öyle çapraşık hale getirir ki, ona, neyi neresinden başlayıp anlatacağınıza karar vermede zorlanırsınız.”

Ne kadar doğru söylemiş usta. Beyin inadı diye bildiğimiz şey aslında algı bozukluğundan başka bir şey değildir.

Mankafalılığı çok iyi kullanan siyaset, medya başta olmak üzere öyle yöntemlere baş vurur ki toplumu itirazsız, boyun eğen, kaderci bir yapıya hazır hale getirir. Bunu algı operasyonlarıyla yapar. Son 20 yıldır medya da diziler, kadın programları, yarışmalar, ödüllü programlar toplumun misafirlik, birbirini ziyaret etme özelliklerini ortadan kaldırmış görenekçi yapı seyreden bir yapıya dönüşmüştür. Bu süreç tepkisizliği ve korkudan korkmayı da beraberinde getirmiştir. Bütün bunların üstüne siyasetin kolluk kuvvetlerini de kullanması tam da arzu ettiği gibi bir toplum oluşmasını sağlamıştır. Yönetiminin adı teokrasi, demokrasi, monarşi, oligarşi olmuş çok önemli değildir. Bu kavramların mankafa yapı için önemi yoktur. Çünkü ilgi alanı ve merak konusu değildir.

Siyaset iktidar olduğundan genelde dini kullanır. Çünkü en geçerli uyuşturucu olan din toplumlarda en çok kabul gören ikna aracıdır. Bunun için dini kurumların varlık ve bütçeleri bütün kurumların varlık ve bütçelerinden fazladır. Bu genel geçer bir anlayıştır. ABD de Vatikan Türkiye’de Diyanet gibi. Bütün bunların ahlakla ilgisi var mı diyenleriniz olabilir. Ahlakın dine ihtiyacı yoktur ama dinin ahlaka ihtiyacı vardır diye daha önce çok kere söyledim. Din kurallarını ahlaktan belirlemek zorundadır. Ama din modern ahlak yerine teolojik ahlakı çoğu zaman da kendi ahlakını yaratır. Bu da cemaat ve tarikatların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Söz de tanrıya yakınlık ve yol konusunda ayrışırlar ama asıl ayrıştıkları nokta ranttır.

Kitaplarım ve yazılarımda hep söylediğim gibi ŞEHVET-ŞÖHRET VE SERVET hastalığı özellikle dinle çok alakalı ve yaşam biçimi, mesleği olarak görenlerin sorunu ve hastalığıdır. Bu aşırı dinciler ve dinin kurallarını kendi çıkarlarına göre düzenleyip söylemleştirerek yaygınlaştıranlar genelde baskıcı bir psikolojik yapı ve bedenle yaşarlar. Küçükken aynı kafanın elinde büyüdükleri için bedenlerinin işlev ve isteklerini çok iyi bilmezler.

Cinsellik onlara tabu olarak gösterildiği için onlarda yetkiyi ellerine aldıkları yanılgısına düştükleri anda ensesti, çocuk tecavüzlerini, çocuk evliliklerini vb normal göstermeye ve yaşamaya çalışırlar. Çünkü, çocuk bedeni onlar için her türlü kontrol edilebilir, sürdürülebilir görülür. Bu sapkın durumu Mankurt kafa yapısı normal kabul eder. Beyni yanlışı görmemekte ısrar eder. Karşı çıkanı kafir, din düşmanı vb ilan eder. Bunları yazarken dinin savunucusu durumuna düşmek istemem. Her din benim için uzaktır. Benim seküler inanış ve anlayışlarla işim olmaz. Materyalist bir yapım olduğu için realizmin kabul etmediği hiç bir şeyi benimsemem.

Şimdi gelelim ‘yobaz’ diye tarif ettiğimiz din simsarlarına. Bunlar insanın en zayıf noktası bilinmeyenden gelen beladır. Korkmaya hazır olduğu bir alandır bilinmezlik. Din simsarları bunu çok iyi kullanırlar ve görünmez varlıklarla görüştüklerini temas ettiklerini söyleyerek, tezgahlayarak dar kafalı realist olmaktan uzak insanları kandırır sömürürler. Ellerindeki tek silah Allahtır. Allah’ı kullanarak aldatmak (Yaşar Nuri Öztürk hocayı anmadan geçmeyeyim) onların en iyi becerdiği iştir. Din, herkesin hemen anlayacağı bir konu olmadığı için kendini bu konunun uzmanı ilan eden yobaz kılık ve kıyafetini de ona göre farklı kılar. Uzun bir saltanat hatırlatması yapan cübbe, padişah sarığını anımsatan sarık ya da fes türleri ve biraz da kıl yığını ile dindar hacı, hoca görünümüne kavuşmakta zorlanmazlar. Sonra kendilerini kutsal şehri emin, emiri ül mümin gibi güvenirlilik sıfatlarıyla donatıp paralı çalıştırdığı;

Birkaç kişiye de saygınlık protokol davranışları uygulattı mı iş tamamdır. O yobazla görüşmeye gelenlere bakanla görüşecek muamelesi çekilir. Şimdi sizi kabul edecekler teranesinden sonra sıra görüşme şartı olan öncesindeki bağış miktarına gelir. Süreli ödenek aldıkları kişiler için rakam düşük tutulur. Sonra yobazın huzuruna çıkışta başlar film. Eller pençeli, esas duruşta ayakta ya da diz üstünde bekletilir ziyaretçi. Talebi öğrenildikten sonra işi hemen görülmez. Sağılacak hale gelmesi için bir kaç oyun tezgahlanmalı ve bazı ziyaretler önerilmelidir. Maalesef bu şartlatanlara uyan yanına giden, diz çöken politikacı, iş adamı hatta devlet adamı bile çoktur.

Bu yobaz takımının tamamı din düşmanı, Allah karşıtıdır. Çünkü Allah adına hükümsel şeyler söyleyen, yazan uydurukçular medya da ciddi gazetecilerin programlarında bile para karşılığı konuk olabilmişlerdir. Cübbeli gibi…

Allah vardır, yoktur biz Allah adına konusunu yazarken inananların bakış açısına uyması için Allah’ı var kabul ederek yazıyoruz. Benim Ateist olmam gerçeği değiştirmez. Herkesin inancına saygılıyımdır. Hatta inancını anlatabilmesi için yardımcı bile olurum. Ancak işin içine baskı, tehdit vb girdi mi ben yokum ve karşısındayım.

Sonuç olarak yobazlar, mankurt kafalılar, mankafalar vb hepsi bilgisizlikten, okumamaktan kaynaklanan iyiyi kötüden doğruyu yanlıştan ayırt edememek yüzünden seçilen ve kullanılan yollardır. Siz siz olun birine mankafa derken iki kere düşünün.

Şimdi size bütün bunları pratikte özetleyecek bir kıssa aktarayım iyi okuyun

Stalin, hizmetkárlardan birini çağırıp emreder: “Çabuk bana bir tavuk getirin!” Aceleyle bir tavuk kapıp getirir uşaklar… Stalin, adamlarının gözleri önünde tavuğun tüylerini canlı canlı yolmaya başlar. Diktatör, bütün tüyleri yolunup cascavlak kalan tavuğu odanın ortasına salıverir: “Şimdi izleyin bakalım nereye gidecek bu şaşkın tavuk?” Zavallı tavuk içine düştüğü azaptan kaçıp kurtulayım diye aralık kapıdan dışarı kaçar, soğuktan tir tir titrer, dönüp masaların altına girer, köşeli masa ayakları canını yakar, duvar diplerine koşar, tüysüz kanatları yara bere içinde kalır, şömineye yaklaşır, tüysüz derisi kavrulur… Sonunda çaresiz, tüylerini yolan Stalin’in bacakları arasına sığınıp saklanır. O zaman Stalin, cebinden bir avuç yem çıkarıp yolunmuş tavuğun önüne tane tane atar. Yemlenen tavuk bundan sonra, Stalin nereye yönelse peşinden koşar! Ağızları bir karış açık kalan dostlarına bakan Stalin, alaycı bir gülüşle şöyle der: “Gördünüz mü? Halk dediğiniz topluluk bir tavuk gibidir. Tüylerini yolup aldıktan sonra onu serbest bırak. O zaman yönetmek o kadar kolay olur ki…

Lafın sonunu nereye getireceğiz; öyle bir toplum oluşmuş ki ahmaklar / mankafalılar iktidar belirleyebilen, modern toplumun kurallarını yıkabilen virüs bir yapı haline gelmiştir. Bu yapıyı ise siyasiler onlarca yıldır kullanmaktalar. Sayıları milyonları bulan bu tez konusu yapıyı kurtaranın formülü de yoktur.

Hoşçakalın; Gazeteci Yazar/Danışman Dursun Uzun

Yorum ve isteklerinizi dursunuzun33@hotmail.com veya http://gündemarşivi.com adreslerine yazabilirsiniz..

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun