Leyla’ya Küçük Bir Değini

LEYLA’YA KÜÇÜK BİR DEĞİNİ

(Leyla Türk Edebiyatının her daim imgesidir. Divandan bu yana akar gelir. Aşık Mecnun’dur, Maşuk Leyla. Leyla’yı düşlemenin ezgisi de güzeldir, sezgisi de. Leyla Aşık’ın içini – aklını açar, sesine – sözüne yol verir. ‘Su ver Leyla’m’ diyenlere saygıyla.)

Leyla yaşamın gergefi!
Nakış oldum her yanına.
Yaşadıklarım yaşıma kondu.
Bir elim arş, bir elim arz, aklım hafif,
gönlüm her yerine kondu.
Sonrasında Leyla’yı sevmek derin bir boşluktu.
Ağır ağır ölmek!
Ne kadar öldüm bilmiyorum.

Geçen gün bahçeyi belliyordum, mahalleden bildiğim saf’ın (genç) biri geldi. Selam verdi beli elimden aldı. Başladık hem konuşmaya hem de bahçeyi bellemeye; ‘abi sen benim pirimsin. Bundan kelli bahçeni her daim ben bellerim’ dedi. ‘Niye ki?’ dedim merakla. Başladı anlatmaya… Leyla ile konuşmuş. Anası yaşında olsa da, hala içi geçer gençlerin Leyla’ya.

Demek ki biraz geniş anlatmış, saf içlenmiş, ateşle düşmüş yanıma. Anlattığı yetmemiş gibi, bir de ağır söz etmiş.

‘O beni sever, ardımdan laf ettirmez’ demiş. Dinleyen de sormuş saf saf; ‘niye ki?’ diye. Leyla devam etmiş sözüne. ‘Ben onun anılarıyım. Bensiz anlatacağı hiç bir söz kesip attığım tırnak etmez’. Dinleyen yine sormuş saf safına bir daha; ‘niye ki?’ diye. ‘İçinden ve sözünden geçecek gençlik ve aşk anılarının mahremi benim. Gayrı yüz yıl yaşasa beni anlatır o,’ demiş.

Safın ateşi toprağa, sözün ateşi bana. İçimin derinindeki ıssız yerler kabardı, yarıldı, her yerden atıldı Leyla’lı anılar. ‘Get lan,’ dedim içime, saf kendine aldı. ‘Efendim abi,’ dedi.

İçimde Leyla’nın dili, nefesi, dişi kulaklarımda gezinirken ‘demek öyle dedi ha’ dedim. ‘He abi, öyle dedi’ dedi saf. ‘Elli ayrı aşk masalı yazmışsınız abi’ dedi, üstüne üstlük. Bilmez ki saf, Leyla’nın bütün halleri ben de. Gece yarısı denize çıplak girerdi, sanki ateş de girerdi denize. Gün doğarken yorgun çıkardı denizden, benimse iliklerim boş. Dağ da, dere de, ova da, tepe de nasıl olduğunu geç, ağaç da, mağara da neler yaptığını bilirim Leyla’nın.

‘Eee,’ dedim safa. ‘Daha neler dedi’ dedim, bahçe ocağının üstündeki demlikten doldurduğum çayı uzatırken. ‘Sabah güneşini elinizden dünyaya salarmışsınız abi’ dedi, aldığı çayı karıştırırken. Birbirimizin teninden alev toplar, taşa toprağa bulutüstü sesle fısıldardık. Börtü böcek de bir olurdu zaar. Kısık kıkırtılarının her anlamını bilirim Leyla’nın.

‘Onunla her mevsim güzeldi’ dedi, çayın ilk yudumunu alan saf. Sokulmalarıma ve dokunmalarıma yaz bahar derdi Leyla. İçine yağmalarıma kışın her halini yaşardı; dolu, yağmur, kar, sayının her hali ayrı betim. Yanından uzaklaşmam ise sonbahar.
‘Birlikte beş yüz kitap okumuşsunuz abi’ dedi. İlk gençlikte okuduğum kitapların hepsini okumuştur Leyla. Az gelmiş, siparişler vermiş, nice kitaplar almışımdır… Yatak odasının yarısı kitaplıktır Leyla’nın. Bir yanı Leyla’nın lavanta, ful, karanfil kokulu çamaşırları, öte yanı bin bir yaşamın kumbarası. Çoğunu yaşamıştır Leyla.

‘Birlikte şiir de yazmışsınız’ dedi saf, içinin saflığı ile bütün erişilmezlikleri adına. Sesindeki tını ağırdı. Geçmişin Leyla’sı, çağın Leyla’larına bin basar gibi bir his. Böyle bir ses tınısına nasıl gelirdi insan. Söylesem söz ağır gelir, söylemesem bir yanılgı bin yalana kartopu olur. ‘Hep aşk’ı yazmışsınız’ dedi. Yüreğime doğru akan hücrelerimde bir sızı kendine kıvrıldı gitti. Sayıları ne de çokmuş. Elimi – tenimi hafif yakardı, hiç acımazdı. Sonra da krem olsun der, okşar öperdi.

‘Gurbeti sevmezmiş, ona da tek gurbet senmişsin’ dedi. Leyla’nın burada kimi kimsesi yok. Batan gemide boğulan kocasının da! Giresun’danmış derlerdi kocasına. Kendi de Rizeli. Her yanı gurbet olan biri böyle der mi? Leyla burası benim cennetim derdi. Önceleri arada bir akrabaları gelirdi Giresun’dan Rize’den, sonradan ayakları kesildi. Bildiğim memleket de bir abisi kalmıştı. Ona da evlendiğinden beri yüreği kırgın. İstemeden varmış Ziya Kaptan’a. Üç sokak bizim ötemizde otururlar. Tesadüf, ilk taşındıklarında ekmek almıştık onlara, yanlarında oturan arkadaşımla birlikte. Biz lise yaşları, o yirmi beş. Günlük gazete, haftalık mecmua okur. Çocukluktan severmiş okumayı.

Öksürüyordu, su verdim içmedi. Hastaymış’ dedi. ‘İki senedir doktora da gitmemiş’ dedi. Hastayım sana derdi. İlacım gelmelerin, gelmezsen ölürüm derdi. Kibrit kutularının, gecenin, yolların dili yok ki, konuşsun. Aşk başımıza akşam evden çıkar denize giderdik. Benim bahanem akıllı yalanlar olurken, o kendine buyruk. Adana – Mersin sahillerini bilirim o yüzden. Çevremizin gitmediği yaylalardan her yaz ev kiralardı. Dağların bulutu başımızdan eksik kalırdı. Hafta sonları her yerde anılar bırakırdık.

‘Sigarayı da bırakmış, üç aydır içmiyormuş’ dedi, alnında çoğalan teri silerken. Terimizi soğuturken sigarasını ben yakardım. Sigarayı tutarak ben buyum derdi. Ateşi de göstererek sen de busun. İkimizin kaderi bu derdi, içine çektiği dumanı üfürürken. Ne kadar çok şey derdi içimi açan. O konuştukça hem dinler hem okşardım gül tenini. Aklım açılır, büyür, büyür, büyürdü aklım başım.

‘Her şeye kapatmış kendini, aşa ekmeğe bile’ dedi, gözlerinde derin bir hüzünle. Saf tatmadığı aşkın buğusuna yanıyordu. Bilmem, içinde beni nereye koyar. Bilmez ki on yedi yıl öncesinde bırakmışım Leyla’yı. Kötü tesadüf dedikleri, felaketim oldu. Denizi bilmeyen babam karşımıza çıktı sahildeki balık lokantasında. Masa da rakı – balık, Leyla ile ben hafiften hafif. Evde annemin dilleri… Sonrasında evlenmedim, bulunanları beğenmedim, Leyla da dert oldu bizimkilere, kazık kaktım dünyaya. Yaş elli oldu, Leyla altmışa dayandı sanırım.

Saf konuşmaya devam ediyordu, bense içimin pazarında şaşkın, dedikleri anlamsız yabancı bir dildi sanırım. Caminin hoparlör sesi üstümüze yığıldı. Saf da sessizleşti bana uyarak. Sala bitti. Hocanın sesi karabasan gibi çöktü üstüme; Mahalle sakinlerimizden Giresunlu Ziya Kaptanın eşi Leyla…

Ayaküstü duramadım yığılır gibi sandalyeye çöktüm. Safın aklı gözü ben olmuş. İçimse tek satıra konmuş, ‘Leyla bin dala serpilmiş gül, her dalına kendimi astım’.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun