Küçük Şeyler

Haziranının ortası da geçti güzel dostlar. Üç aydır hiç alışık olmadığımız günler geçirdik, sevdiklerimizden  uzakta, içimize kapandık. Evlerde kendi kendimize yetmeye çalıştık… Bizler sevgisini sarılarak gösteren insanlarız, dokunmaya korkar olduk, mesafeler koyduk aramıza. Bu durumda “Bayram bizim neyimize” demedik milli, dini bayramları bile geçirdik “özgürlüğün” ne kadar kıymetli olduğunun daha da farkına vararak.

Sonra muktedirler “yeni normal” diye bir kavramla normalleşme zamanının geldiğine karar verdiler ve kısıtlamaları kaldırdılar. Neyi, niçin yaptıklarından sual olunmaz; biz elimizden gelen tüm kurallara uyduk. Evde kal dediler kaldık, maskesiz çıkmayın dediler kendi maskemizi kendimiz yaptık, taktık, sosyal mesafe dediler uyduk… Şimdi çıkabilirsiniz dedikleri için yavaş yavaş çıkmaya başladık, ki ne görelim “yeni normal” diye bir şey yok, her şey amiyane tabirle “eski tas, eski hamam”.

Biz neredeyse bir aydır yazlığımıza geçtik. Mersin’deyiz dostlar ve bu bölge sanırım Ege, Marmara ve Karadeniz Bölgesi hariç diğer bölgeler de yaşayanların yazları bir araya geldiği sayfiye yeri oluyor. Henüz denize girme faslına geçmesek de akşamüzeri yürüyüş yapma şansımız oluyor, fazla kalabalık da değil.  Ancak her zaman tanık olduğumuz şeylere karşı daha da duyarlı oldum bu süreçte. Sizlerin de bana katılacağınızı düşünüyorum. Hemen ilk dönemde okullar da bir zamanlar olduğu gibi “Adab-ı Muaşeret” dersleri okutulmaya başlanmalı.

‘Adap’ edep kelimesinin çoğulu imiş, muaşeret ise; birlikte yaşayan insanların iyi ilişkiler içinde olmalarını, nazik ve kibar davranmalarını sağlayan bilgilermiş. Günümüzdeki kullanımıyla söylersek “görgü kuralları”. Özellikle uyanları tenzih ederek soruyorum; hepimiz bu kadar mükemmel olduğumuzu düşünürken bu çevremdeki olumsuz şeyleri yapanlar,  adapsızca davrananlar kimler? Yürüdüğümüz sahil yolu ve denize girilen kumsallar ambalaj kağıtları, pet ve cam şişeler, kola kutuları, en çok sigara izmaritleri, çerez kabukları, saygısızca atılmış çöp poşetleri, hatta kullanıp atılmış maskelerle dolu. Biliyorum ki kimin evine misafir olsak evlerin içi çok temiz ve ev sahipleri bizi rahat  ettirmek için ne mümkünse yaparlar geleneksel misafirperverliğimizle. Peki  neden sokaklarımıza, çevremize aynı hassasiyetle yaklaşmıyoruz. Buraları temizleyen görevlilerle empati kurmuyor, kendimizle beraber tüm ortak mahalleri kullananları bu çöplere maruz bırakıyoruz. İkaz etmek hiçbir şeye yaramıyor bizzat yaşadım. Doğru davranış biçimleri erken öğrenilip, içselleştirilmeyince yanlışlar yerleşiyor alışkanlıklara.

Sosyal alanlarda sanki evlerindeymiş gibi yüksek sesle telefon konuşmaları yapanlara sizler de denk gelmişsinizdir. En özel şeylerini bile uzun uzun, bağıra çağıra toplum içinde seslendirenler kulaklarımızı kanatıyor bazen. Telefonla konuşmanın bile ne kuralları var. Telefon açan önce kendini tanıtmalı sonra kiminle görüşmek istediğini belirtmeli, açanda söze efendim diye başlamalıymış. Olmadık zamanlarda kimseye telefon edilmemeli, meramımızı açıkladıktan sonra laf fazla uzatılmadan kapatılmalıymış. Resmi konuşmalar için çok farklı normlar var. Hepsini yazmak sayfalar alır da kimsenin bunlardan haberi yok a dostlar. Özellikle cep telefonları sohbet amaçlı kullanılınca, Adana-Mersin arası yapılan tren yolculuklarında ve tüm toplu ulaşım araçlarında yolcuların yüksek sesle yol boyunca yaptıkları görüşmelere tanık olmak zorunda kalır mıydım?

Marketlere, pazar yerlerine alışverişe gidince maskesi çene altına inmiş, öksürürken bile ağzını kapamayan kişilerle karşılaşıyoruz. Yolda yürürken kenara yanaşmak zahmetine girmeyenler, üzerinize doğru yürüyenler, sigara dumanını yüzünüze üfleyenler, sakızını ağzına paketini yere atanlar çok alışıldık. Evlerde astığınız çamaşırların üstüne bir şeyler silkenler, geç saatlerde balkonlarda müziğin sesini sonuna kadar açanlar, kapılarının önüne çöp torbalarını suyu akar şekilde bırakanlar, ayakkabılarını dışarıda çıkarıp içeri almayanlar ve daha neler, neler…

Şimdi bir de “kişilikli” çocuk yetiştiren ebeveynlerimiz var ki onları ayrıca kutlamalı mıyız? Çocuklarına hiçbir sınır koymadan, her hallerini hoş görenler. Bazılarının terbiyesini sorgulamaktan vazgeçtik, sokak hayvanlarına eziyet edenler, yeni dikilmiş fidanları kırmaya çalışanlar, çiçekleri kökleriyle sökenler… Bu gözler nelere tanık oluyor inanamıyorum. Bir zamanlar müsaade alınmadan ayak ayak üstüne bile atılmadığı zamanlardan, çocuklar istemezse büyüklerin bile ziyaret edilemediği zamanlara geldik. Şimdi tam zamanı söylemenin; “Nereden, nereye?” Elbette bencillik bir tek çocuklarda hoş görülebilir ancak onları büyütenlerin doğruyu öğretmek ve örnek olmak gibi görevleri olmalı.

Üniversiteyi Ankara’da okudum. Ankaralıların o günlerde bile dikkatimi çeken  sevdiğim özelliği  dolmuş, otobüs fark etmez gerekirse hemen sıraya girerler. Bu kendinden önce gelene bir saygıdır tabii insanın önce kendisine duyması gereken. Artık araçlarda küçüklerin yer vermesini de beklemiyor büyükler. Onlarda yorgun işlerinden, okullarından geliyorlar. Sanırım hayat şartları bizi daha dayanıklı yaptı. Yinede sırayı, sekiyi bilmek güzel şey vesselam.

İranlı bir alim olan Anoonshiran Minandji öğrencilerine “Ben nezaketi bir ağaçtan öğrendim. Ona tekme attım, o tepemden çiçek yağdırdı. O utanç bana ibretlik ders olarak yetti” demiş. Çevremize ve çevremizdekilere nasıl davranırsak bize dönüşü aynı şekilde olur ve biz çok daha iyisine layığız. “Bu dünyada güzellik bir hayal, sezgi bir efsane, asalet ve zarafet insanın üstünde hafif bir cilaydı” olmasın. Çevrecilerin, geri  dönüşümcülerin, adap bilenlerin ve zarafeti üstüne bir şal gibi örtenlerin çoğalması dileğiyle hoşça kalın, sağlıklı kalın.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun