Kozmolojide Keşiflerimiz (5)

Erostetenes’in keşifleri sonrasında, coğrafi keşifler birçok insanın çabasıyla devam etti, misal Çin ve Polinezya gibi yerler de keşfedilmişti. Evet bunlardan sonra ismini hepimizin duyduğu ve çok önemli bir adamın keşfi, belki de en çok dikkate alınan kaşifti. Bu adam Amerikan Kıta’sını  keşfeden Kristof Kolomb olacaktır. Ancak unutmayalım ki Kristof Kolomb, bu keşiflerinin Mısır’ın İskendireye’de yaşamış olan Eratostenes’in yaptığı hesaplamalar sayesinde ilerleme kaydedebilmişti.

Kristof Kolomb «Hindistan’lar Serüveni» adını verdiği Afrika kıyılarını gıdım gıdım izleyip doğuya doğru yelken açarak değil de, batıdaki meçhul okyanusa cesaretle açılmak suretiyle Japonya’ya, Çin’e ve Hindistan’a ulaşmayı öngören tasarımının coşkusuyla yanıp tutuşuyordu. Eratostenes de bu yolculuk için bilimsel diyebileceğimiz bir bilgiye dayanarak «Iberya’dan Hindistan’a geçiş» deyimini kullanmıştı

Kristof Kolomb, haritalarla epey haşır neşir olan ve bunları kullanarak denizlerde bir hayli dolaşan biriydi. Ayrıca Eratostenes, Strabo ve Batlamyus gibi eski coğrafyacılar tarafından yazılan kitapları okurdu. Bu coğrafyacılara ilişkin olarak yazılan kitaplarla da ilgilenirdi. Fakat «Hindistan’lar Serüveni»nin gerçekleştirilebilmesi için, teknelerle mürettebatın bu uzun yolculuğa dayanabilmesi, yerkürenin Eratostenes’in tahmin ettiğinden daha küçük olmasıyla mümkün olur ancak, diye düşündü. Bu nedenle Kristof Kolomb, yolculuğunun hesaplarında hile yaptı. Nitekim daha sonraki tarihlerde Salamanka Üniversitesi’nin yetkili fakültesi bu projeyi incelediğinde, Kristof Kolomb’un yanlış verilere dayanarak hareket ettiğini ortaya koymuştur. Kristof Kolomb, yerküre çevresini en küçük ve Asya’yı doğuya doğru genişlemiş gösteren haritalar kullanmaya özen gösterdikten başka, bunları da keşif ihtirasına denk düşecek biçimde abartmıştı. Eğer yolu üzerinde Amerika Kıta’sını bulmasaydı, Kristof Kolomb’un serüveni herhalde çok kötü sonuçlanırdı.

Bu keşifler, öyle bir hızla devam etti ki bütün kıtalar keşfedildi. Bu keşiflerden sonra insanlar artık, uzaya yani dünyanın dışına çıkmak için teknolojiler geliştirdiler. Bundan sonra kaşiflerimiz ve keşiflerimiz uzay üzerine olacaktır. Yeni gezegenler yeni yapılar ve yeni dünyalar yaşam için ideal bir gezegen arayışındayız.

Eratostenes’in tahmin ettiği boyutlardaki küreyi ve kıtaları gözleyebiliyoruz. Böylece eski nü; acıların gerçekten yetenekli kişiler olduğunu da anlıyoruz. Bu tür bir görüntü Eratostenes’e ve İskenderiye’li öteki coğrafyacılara kim bilir ne büyük haz verirdi.

MÖ 3. yüzyıldan itibaren altı yüzyıllık bir süre boyunca insanların İskenderiye’de başlattığı bu düşünsel serüven, bizi uzay kıyılarına götürmüştür. Ne yazık ki, o şan dolu mermerli kentten hiçbir şey kalmamıştır. Zulüm, baskı ve öğrenmeden korku, eski İskenderiye’ye ait izlerin hemen tümünü silip süpürmüştür. Kent halkı şaşılacak kadar değişik köktendi; önce Makedonya’lılar, sonra Roma’lı askerler, Mısır’lı rahip!.. Yunan aristokratları, Finike’li denizciler, Yahudi tacirler, Hindistan’dan ve Güney Sahra’dan gelme ziyaretçiler kalabalık bir nüfus oluşturan köleler dışında herkes, İskenderiye’nin parlak döneminde büyük bir uyum ve anlayış havası içinde yaşamıştı.

Şimdi Büyük İskender’in bir tane olayını sizlere aktarayım.

Bir söylentiye göre gerçek olup olmaması önem taşımaz. Büyük Iskender dünyanın ilk denizaltısıyla Kızıldeniz’in dibine inmiştir. Generallerini Pers ve Hint kadınlarıyla evlenmeye teşvik etmiştir. Öteki ulusların Tanrılarına karşı saygılıydı.

Gittiği yörelerden ismi cismi bilinmeyen hayvan başları edinirdi. İçi doldurulmuş bir fil başını da hocası Aristo’ya armağan olarak getirmişti. Adını verdiği kenti, dünyanın ticaret, kültür ve eğitim merkezi olmak üzere harcamaları geniş tutarak inşa ettirmişti. Otuz metreyi bulan caddeler, seçkin bir mimari ve güzel heykeller bu kenti süslerdi.

İskender’in anıtsal bir mezarı da buradaydı. Yaptırdığı Faros Feneri ise eski dünyanın yedi harikasından biri olarak bilinir. Fakat İskenderiye’nin harika denebilecek asıl yeri, kitaplığı ve ona bağlı müzesiydi.

O efsanevi kitaplıktan bugün geriye kalan bir mahzenden başka bir şey değildir. Mahzende belli belirsiz hâlâ duran birkaç raf, bu eski kitaplıktan arta kalan tek tük eşyadır. Oysa burası gezegenin o zamanki en büyük kentinin şan şeref ve düşünce merkeziydi. Dünya tarihinde ilk gerçek araştırma enstitüsünü oluşturuyordu.

Bu kitaplığa gelip giden bilgeler evrenin uyumu anlamına gelen Kozmos’u inceliyorlardı. Buranın sakinleri düşünürler, icata meraklı fizikçiler, edebiyatçılar, tıp uzmanları, astronomi bilginleri, coğrafyacılar, filozoflar, matematikçiler, biyologlar ve mühendislerdi. Bilim ve düşünce ürünleri burada çiçek açmıştı.

Dehaların tomurcuklandığı yerdi. İskenderiye Kitaplığı, biz insanların, dünyamıza ilişkin bilgiyi ilk olarak sistematik ve ciddi biçimde devşirebildikleri merkezdir. Eratostenes’in yanı sıra, Hipparkus adında bir astronomi bilgini yıldız kümelerinin haritasını çıkarıp yıldızların parlaklık dereceleri üzerine tahminler yürütmüştü. Sonra zorlu bir matematik problemi karşısında bocalayan Kral’a, «Geometri alanında krallara mahsus bir özel yol yoktur,» diyen geometri ustası Euklid’e rastlıyoruz.

Euklid’in geometri alanındaki başarısını dil alanında göstererek gramer kurallarını tanımlayan Trakya’lı Dionisos da bu kitaplığın üyelerindendi. Aklın merkezi olarak kalbi reddeden ve beyni kesin olarak saptayan fizyolog Herophilus da buradandı. Dişlileri ve buhar makinesini icat eden, aynı zamanda robotlar hakkında ilk kitap olan Automata’nın yazan İskenderiye’n Heron’dur. Elips, parabol, hiperbol gibi konik dilim  şekillerini kanıtlayan Bergama’lı matematikçi Apollonius bu kitaplığın gediklisiydi.

Yukarıda sözü geçen eğrilerin, gezegenlerin, kuyruklu yıldızların ve yıldızların izledikleri yörüngeler olduğu günümüzde artık biliniyor. Leonardo da Vinci’ye gelinceye dek, makineler alanında rastlanan en büyük deha Arşimet ve bugün için gerçek astroloji bilimine ters düşmekle birlikte bu alandaki birçok bilgiyi toplayan Batlamyus da İskenderiye Okulu’ndandır.

Batlamyus’un yerküremizi evrenin merkezi sayan görüşü 1500 yıl süreyle geçerliliğini korumuştur. Buysa, bilimsel çalışmaya girişenlerin ortaya attığı görüşlerin tümüyle yanlış olabileceğini bize gösteren bir hatırlatma yerine geçer. Adı geçen büyük adamlar arasında matematikçi ve astronomi bilgini olan bir kadın da vardı. Adı Hypatia’ydı. İskenderiye Kitaplığından saçılan aydınlığın son ışığıydı o. Bu kadının paramparça edilerek öldürülüşü, kuruluşundan yedi yüzyıl sonra kitaplığın yok edilişiyle ilişkilidir.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun