Korona İle Başladı Her Şey

2020 yılının başlarında -ilk başlarda çok da dikkat çekmeyen- virüs nisan ayına gelindiğinde küresel ölçekte sınırlandırmalara sebep olmuştu bile.

Aynı dönem aşı ve tedavi için de umutlar doğdu.

Eylül ayında ise bambaşka bir gerçeklikle yüz yüze idik: korona geçiren herkesin ciğerleri artık hasarlı idi ve virüs beklendiği üzere ikinci atağını yaptı…

Virüs sürpriz değildi. Hatta 2019 yılında DSÖ öngörülerinde adıyla sanıyla vardı (inanmayanlar buradan bakabilirler). Ölümler, kitlesel önlemler tahmin ediliyordu fakat insanlık iki konuda yayıldı: salaklığın gücü ve akciğerlerdeki kalıcı hasar.

Salaklık sayesinde yayıldı virüs. Salaklığı geçelim zira evrendeki tek sonsuz şey olduğu fikrine katılıyorum fakat akciğerler insanlığı bitirecek şey miydi deseniz herkes gibi ben de: “Hayır” derdim.

Fakat öyle olmadı.

Eylül yıkımla geldi. Korona doğal gelişimi çerçevesinde bir kez daha atak yaptı ve ilk dalgada atlatanlar hasarlı akciğerleri yüzünden çok hızlı şekilde ölmeye başladılar. İşin ilginç kısmı, değişen virüs ilk kez girdiği bedenlerde ilki gibi ağır tablolara yol açmıyor, ağır grip gibi davranıyor ve bizlerle yaşamaya devam ediyordu. Fakat ilk koronadan kurtulanlar bambaşka bir tablo ile karşı karşıya idiler. Zayıf ciğerleri ikinci saldırıyı kaldıramıyordu.

Kasım sonunda bir buçuk milyar insan ölmüştü…

Bu hır gür arasında yine tahmin edilen bir gelişme bir buçuk milyarlık kayıp yüzünden gerilerde kaldı: tabloya hayvanlar da dahil olmuştu.

Şubat ayında dünyanın en büyük beyinleri, başka bir deyişle dünyanın tüm gücü virüsü yenmek için bir araya getirildi. Tüm bilimsel imkanlar ve sınırsız kaynak seferber edildi.

Haziran ayında yenildik (iki bin yirmi bir yılıydı).

Hayvanların canına kasıt eden korona dünyanın dengesini geri dönülemez şekilde bozdu. Memeliler artık düşmanımızdı. Yüz binlerce yıldır gücünden, etinden, sütünden yararlandıklarımız haricinde de geniş bir aile olan memeliler, virüsün türden türe atladığı ve türler arası geçiş yaptığı bir bataklık haline geldiler. Ve sivrisinekler hiç olmadığı kadar büyük sorun haline geldiler…

Dışarıda hafif bir rüzgar var.

Ama artık kuşlar yok.

İki bin yirmiler kuşların görüldüğü son dönemdi. Artık yaşlılar arasında bile gerçek bir kuşu hatırlayan çok az. Çocuklara masal kahramanı gibi anlatılan ama ne kadar anlatılırsa anlatılsın, bir türlü gerçeğinin yanına yaklaşılmaz bir güzelliği vardı kuşların.

İnsanlar kuşları o kadar özlediler ki maket kuşlar yaptılar gökyüzü boş kalmasın diye. En azından klasikleri okuyanlara anlatmaktan daha kolaydı havada yapay da olsa süzülen kanatlı zerafet.

Kuşlar dönmemek üzere gittiler, tıpkı yunuslar gibi…

İki bin otuz sekiz yılındayız ve dünya on sekiz yılda o kadar değişti ki artık sadece arşivlerden tanıyoruz. Yaşlıların anlattığı bir çok canlı çocuklara bir şey ifade etmiyor çünkü uzun süredir yoklar; filmlerde, romanlarda da yoklar çünkü artık.

İnsanlık iki milyar civarına indi çünkü uzun süre hamilelik sayısı çok düşüktü. Küresel kıtlık, dünya ölçeğinde seyahat hatta sokağa çıkma yasağının sonucuydu bu.

Çocuklar aynı ama.

Meraklı, heyecanlı ve neşeliler. İyi ki de öyleler; hayat, çocuklar vasıtasıyla umudu bize anlatmaktan hiç vazgeçmedi çünkü.

Azalan çocuk sayısı sebebiyle gereken ilgi-alaka -hem de doğru şekilde- sunuldu çocuklara. Devletler devamları için çocukları en önemli varlıklar haline getirdiler. Salgının başından beri ciddiye alınan bilim insanları durum artık felakete dönüştüğünde iyice ele almışlardı kontrolü zaten ama sonrasında da bilim baskın halde kaldı. İyi ki de böyle oldu…

Çocuklar konusunda da bilim adamlarını dinledi dünya. Dünyanın geleceği için özenli olmaktan başka şansı yoktu çünkü artık. Korona sonrası dünya, çocuklar için yeniden tasarlandı. Hatta bir adım öteye de gidildi: dünya çocuklar için var edilmişçesine değişti. Bu sonucun ana sebeplerinden biri de internetin getirdiği imkanlardı.

Değişim

Anne-babalar devletlerden daha etkindiler. Öyle vekildi kanundu teklifti komisyondu bekleyecek sabırları yoktu. Alışılmış yollar yerine sosyal medya üzerinden örgütlendiler. Anketler, oylamalar hep internet üzerinden yapıldı ve baş köşede yine bilim adamları vardı fakat bir farkla: kurumlar ve kurullar yerine yine sosyal medya üzerinden herkesi bilgilendiren, otorite iddiası olmayan kişiler öne çıktı.

Zaman içerisinde bu kişiler etrafında toplanan diğerleri sayesinde hesaplar; sosyal medya hesapları oluştu. Hareketi ilk başlatan kişilerin takipçileriyle etkileşimi sayesinde devamlı denetlenen, kendi alanında uzmanlaşan twitter, facebook hesapları baskın hale geldiler. İşin güzel tarafı bilimsel temelde yürüdüğü için komisyonların, meclislerin itiraz edebilmeleri de mümkün olmuyordu.

“Her tapınakta paratoner var.”

Yukarıdaki cümle dünyanın ana sloganı haline geldi 🙂 Tekrarlana tekrarlana ezici bir bitiriciliğe kavuştu.

Çok kişinin maskesi düştü bu süreçte. Çok şirket sarsıldı ve dönüşmek zorunda kaldı ama eskisi gibi “büyük” olamadı çok büyük çoğunluğu. Sebep mi? Bir sonraki başlıkta…

“Bir avuç toprak büyütür.”

Karantinanın, sosyal izolasyonun etkisi insanların evine hapis olmasıydı. Şehirde doğup şehirde büyümüş, hayvanı-bitkiyi-toprağı bilmeyen milyarlarca insan için şoktu bu… Zamanla saksı ile ufak ufak kurulan temas kısa zamanda balkonların üretim merkezleri haline gelmesine yol açtı.

“Bir avuçluk saksı ne çok ürün veriyor…” işte kilidi bunun fark edilmesi kırdı. “Şehirliler” doğal olanın vericiliğini, ilgilenmenin, elle bir şeyler yapmanın mucize gibi iyi gelmesini ve en önemlisi -en önemlisi buydu- lezzetini öğrendiler.

Tabii ki bu arada değişen şartlar da kolaylaştırdı bu değişimi. Artık eskisi gibi kolay değildi dünyanın her yerine her yerden devamlı bir şeyler gelip gitmesi. İlk etkisi tahmin edildiği üzere besin konusunda oldu her şey ertelenebilirdi ama yemeden içmeden olmuyordu…

“Yüz Yüze İnsan İnsana”

İkinci etkisi ise “insanlığımızla” alakalıydı. Raftaki ürünler üreticiyle bağımızı koparmıştı, sanki o rafta yetişiyor gibiydi domates. Oysa uluslararası tedarik zinciri kırılınca herkes “yüz yüze” doğrudan üreticiden almak zorunda kaldı. Devletler ve büyük çok kocaman şirketler ses edemediler çünkü açlık söz dinlemez (ki sofuları da bozdu zaten :). En yakın en kolay olandı zira.

Migros’un, A101’in falan o soğuk logolarından çok daha sıcaktı Ali Emmi’nin çatlak elleri mesela. Ya da Hafize Hanımın göbeğini oynata oynata gülmesi en renkli ambalajdan daha neşe vericiydi.

Pestisit, kimyasal gübre zaten bulunmaz olmuştu da, yav bunlar ne de tatsızlaştırıyormuş her şeyi gerçekten. Böyle de oluyormuş, hatta daha iyi oluyormuş derken ihtiyaç bir kez daha icadın anası oldu ve kooperatifçilik yeni nesil teknolojilerle yeniden -ama bu defa çok daha güçlü- geri geldi.

Ufak ufak yavaş yavaş oldu her şey. Üreticiler whatsapp gruplarından yazışıp tek arabayla gitmeye başladılar önce. Sonra işin içine teknolojinin diğer imkanları girdi. Takip, planlama, iletişimin gücü derken merkezsiz, seçilmişsiz sistemler kullanılmaya başladı sakin sakin.

Meğer başımıza birilerini getirmeden de yapabiliyormuşuz

Zurnanın zart dediği yer işte bu başlıkta ortaya çıktı. Bir süre, eski alışkanlıklardan olsa gerek, internet üzerinden sipariş verip yerel şeyler aldık. Sonra baktık ki aynısı dibimizde de var? O zaman da daha az kalabalık, hatta kalabalık olmadan yerel ölçekte her şeyi çözebildiğimizi fark ettik. Bir de belediyenin gücünü…

Yerelde derdimizi belediye çözüyordu zaar… Ve belediye halkla doğrudan temas ettiği için gizli de kalmıyordu, yokuş da kolay çıkılıyordu. Kooperatifler belediyeye, belediye kooperatiflere muhtaç halde iken inat da pek uzun sürmüyordu tabii ki.

Bu yeni ama çok verimli gerçeklik algımızı da hızla değiştirdi. Ve dünyada olduğu gibi bizde de büyük şirketlere gerek kalmadı… Para gücü hala vardı büyük şirketlerin ama eskisi kadar paraya ihtiyaç da yoktu ki? Meğer eskiden her şey ne pahalı imiş…

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun