Konfüçyüs

Bu yazımda Çin de bulunan  büyük büyük filozof Konfüçyüs’ü inceleyeceğiz.

Öncelikle, Konfüçyüs bir devlet adamıdır. Ama onun bir farkı vardı, Konfüçyüs kendi döneminde insanlara nasıl bir arada yaşamaları gerektiğini diğer bütün konularda öğüt veren ve Çin de etrafına kitleleri toplayan etkili bir öğretmendi.

Çin, daha o zamanlar oldukça gelişmiş bir politik kültüre sahip siyasal ve toplumsal bir düzen görünümü vermekteydi. Bununla birlikte, bu zengin kültür Konfüçyüs’ün yaşadığı dönemde, büyük bir çalkantı içine girmiş Bundan dolayıdır ki Konfüçyüs öğretleriyle, uyumlu bir topluma giden yolu belirleme ve gözler önüne serme çabası içinde oldu.

Bu dönemde Çin dünyası, Zhou hanedanının idaresi alanda toplam on dört hanedandan meydana gelmekteydi. Herkesin imparatorluğun birliğinin yegâne alternatifinin felaket ve yok oluş olduğunu bildiği böyle politik koşullarda, Konfüçyüs söz konusu birliğin felsefi temellerini geliştirip güçlendirmek için büyük bir mücadele verdi.

Gerçekten de Çin kültürünün temeli aileydi. Durum böyle olmakla birlikte, güç politikası tarafından tahrip edilen aile ve aşındırılan “geleneksel aile değerleri” 500’lü yılların sonlarına doğru gerçek bir tehdit altına girmişti.

Bu yüzden Konfüçyüs’ün felsefesi, sadece toplumsal ve politik meselelerle, doğru ve adil yönetim gibi konularla, aile ve cemaat değerleriyle ilgili oldu.

Konfüçyüs, gerçekten de hep uyumlu ilişkiler, önderlik ve devlet adamlığı üzerine konuştu; kişinin kendisini sorgulamasından, dönüştürmesinden, başkalarına ilham vermesinden ve erdemli biri olmak için sergilemesi gereken çabalardan söz etti.

Bu yüzden, onun kurduğu felsefe geleneği, bir devlete düzeni egemen kılmayı bilen insanın nasıl yetirileceği sorununa çözümler getirirken, erdemi en önemli konu yaptı.

Zira başkalarını yönetmek önce kendini yönetmek demekti ve erdem de onun gözünde, erdemli olmak isteyen insanın her zaman daha çok geliştirmesi gereken bir iç nitelikler bütünüydü.

Bu filozofumuzun esas ilgisi, üstün insan ve iyi düzenlenmiş bir toplumdu. Çünkü, onun zamanında üstün insan demek zengin soylu insanlar için kullanılan bir terimdi.

Konfüçyüs geçmişten radikal bir kopuş içinde, bütünüyle yeni bir ideal; bilge, güçlü ve cesur olan, çıkar duygusunun değil de doğruluk ve adaletin harekete geçirdiği, Yolu ya da Tao’yu bilen, insanları seven üstün insan idealini ortaya koydu.

Söz konusu üstün insan telakkisi, Konfüçyüsçü gelenekte hep olduğu gibi, hiç değişmeden aynen kalmıştır

Bu konuda filozofumuzun ve öğrencisi arasında ki bir kesiti yazmak istiyorum.

Öğrencilerinden birinin manevi varlıklara veya tanrılara hizmet etme ve ölümle ilgili sorusunu, “beşeri varlıkların hizmetinde bulunacak durumda olunmadığı zaman, manevi varlıklara nasıl hizmet edilebilir?.. Hayat hakkında bilgi sahibi değilken, nasıl olup da ölümle ilgili bilgi sahibi olabiliriz?” diye yanıtlayan Konfüçyüs, bununla birlikte üstün insan olmanın nasıl mümkün olduğunu açıklamamıştı. O insanların doğaları itibariyle birbirlerine benzer olduklarını, fakat farklı pratik ya da uygulamalar nedeniyle farklılaştıklarını ima etmişe benzer.

O, tanrı veya tanrıçalardan da söz etmedi; erdem, insani ilişkiler ve iyi toplum dışında hemen hiçbir şeyle ilgilenmeyen Konfüçyüs’ün çıkış noktası, tek tek her insan varlığının hayatının, iyisiyle kötüsüyle ailenin oluşturduğu genel bağlam içinde yaşandığı düşüncesiydi.

Bu yüzden o, kendisini herkesten tecrit etmiş bireye en küçük bir değer vermemekle kalmadı fakat bir yandan da bireyi meydana getiren şeyin esas itibariyle ailesi ve kompleks ilişkileri olduğunu öne sürdü. Toplumsal ilişkilerin oluşturduğu tabakalar yok olup gittiği  zaman, geride birey ya da benlik diye bir şey de kalmıyordu.

Kişinin rolleri ve ilişkilerinden ibaret olduğunu söyleyen Konfüçyüs, yaşamın amacının insanın söz konusu ilişki ve rollere uygun olarak başkalarıyla uyum içinde ve bir bütün olarak dengeli ve ahenkli yaşaması olduğunu öne sürdü. İnsanın hayata geçirmesi gereken ideal olarak denge, düzen ve ahenk ideali bağlamında, Konfüçyüs, dengenin “zevk, kızgınlık, keder, neşe, kendinden geçme benzeri duygulara” kapılmamak olduğunu, ahengin ise “insani duyguların tam zamanında ve gerekli durumlarda zuhur”undan başka bir şey olmadığını söylüyordu.

Denge ve orta yol öğretisini doğru ve iyi yaşanmış bir hayatın reçetesi yapan Konfüçyüs, uyum, ahenk ve adalet düşüncesini siyaset kuramınında merkezine oturtmuştu. O da eski bir inanışı sürdürerek, yeryüzündeki yöneticinin Tanrının vekili olduğunu, barışı ve uyumu sağlamayı başaramazsa, onun elinden bu vekâletin alınmasının kaçınılmaz olduğunu söylüyordu.

Çünkü orta yolun yukarısı fazlalıkta aşırılık, aşağıda ise azlıkta aşırılıktı. Bu aşırılıkların toplamının yarısı, size orta yolu verecektir.

Bütün politik ve toplumsal erdemler, aslında kişinin bireysel erdemlerinin bir uzantısıydı. Buna göre, erdemli kişi her şeyden önce insanlığını ve insancıllığını geliştirmiş, başkalarıyla bir olmayı bilen, insanların sözlerini ölçüp biçerek, onlar karşısında alçakgönüllü olmayı başarabilen kişiydi. Başkalarını gözetecek şekilde insancıllığa ve gerçek iyilikseverliğe ulaşmak isteyen kişinin, ayrıca insan davranışını düzenleyen, ona yol göstermek üzere konmuş kurallara uyması gerekiyordu. Konfüçyüs’e göre, böyle bir kişi bütün eylemlerini iyilik adına yapan kişi olmak durumundaydı.

Konfüçyüs bu felsefesi ile aslında tanrıdan bahsetmemesi, aklınıza bir şey getirmesi gerekir. Ahlaklı olmayı erdemli olmayı dinlere bağlamadı, insan doğası itibari ile zaten bunların farkındadır. Konfüçyüs, bu öğretilerini dinle meşrulaştırmadı. İnsanlar kendilerini iddialarını doğrulamak için insanların tümü demeyelim de bir kısmı tanrı ve dinler aracılığı ile bunu yapıyorlar. Bu aslında, düşüncelerini din ile otoriter hale getirmektir.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun