Koku

Aslında her insanın bir takıntısı vardır. Herkes, hayatının bir döneminde bir bağımlılık geliştirir. Kimisi sigara, kimisi alkol, kimisi birisi, ama illaki bir noktada herkes bilinçsiz bir seçim yapar ve hayatının sonuna kadar taşıyacağı ve ona zarar verse de terk etmeyeceği bir alışkanlık edinir. Demek ki insanda, tanrı ihtiyacı kadar net bir başka ihtiyaç varsa o da takıntılı olma ihtiyacıdır.

Kokuya takmış bir insan tanımıştı, mesela bir ara. İnsanların, duyguların, sevginin; insana ait her şeyin kokusu olduğu söylemişti ona. İnsanlar değişince kokularının da değiştiğini söylemiş ve hemen arkasından belirli bir yaştan sonra erkeklerin sevişince koktuğunu da eklemişti. Neyse konumuza dönelim demiş ve “kokusuz” adama rastladığı günü anlatmıştı.

Yolda yürürken keskin bir koku duymuştu önce, hızlıca geçtiği için yanından, tam anlayamamıştı ama keder, hayır hayır keder böyle kokmazdı, nefret ama yıllanmış, çürümüş bir nefret olmalıydı ya da tehlike yaratacak bir şeylerin kokusu. Başını çevirip bakmaya çekinmişti. Hani bazen normalde izin vermeyeceğiniz veya müdahale etmeden geçmeyeceğiniz bir şey görürsünüz de kendinize yabancılaşıp devam edersiniz, görmemeyi seçersiniz, işte öyle yapmıştı. İnsansı, ama yine de insanlığa ters o kokuyu görmemeyi seçmişti. Belki bu seçimi yüzünden, belki de sıradakini güçlendirmek için yapar arada bunu hayat, sonrakini fark edebilmen için zıtlıkla, park çıkmıştı karşısına ve oturmuştu bir banka.

Oturduğu banktaki adamın kokusuzluğunu fark edince düpedüz korkmuştu. Yanındaki adam kokusuzdu. Nasıl olur? Taşın bile kokusu var! Bir insan nasıl bu kadar, bu kadar, bu kadar kokusuz olur? Korkusu empati denen yetenek yüzünden doğmuştu. Kendisini öyle düşündü bilinçaltında, korktu. Zira, bu derece boşalabilir mi bir insanın içi? Bu derece içi boş birisi nelerden vazgeçebilir, hatta vazgeçebilir mi her şeyden? Sonra, bir olgu daha fark etti. Bu boşluğu dengeleyen ama yine sıra dışı olan bir şey; kokusuz adam sakindi. Bu aslında ilk durumu daha da acıtıcı yapan, daha insanlık dışı hale getiren bir durumdu. Acıyı kabulleniş gibi, öğrenilmiş çaresizlik kadar acıydı. İşte en çok bu tür zıtlıklardan korkardı; birbirini dengeleyen ama aslında dumuru daha da arttırarak dengeyi kuran birliktelikler.

Kokusuzluk ve sükunet.

Adam, ona bakıp bir şey söylemek istedi. Bunu, yüzünden anlayabiliyordu adamın, hem de çok söylemek istiyordu, ama acısı o kadar derindi ki bunun yerine burun deliklerini oynatabildi sadece adam. Sonra, yine o sakinlikle ağlamaya koyuldu. Bir süre sonra usulca: “Bir anlamı var mı bilmiyorum ama madem yanıma oturdunuz, o halde size söylemem gerek.” Dedi adam: “Nefret, çürümüş sevgidir…”

O kadar alışılmadık bir şeydi ki bu, anlamamıştı. Hele biraz önceki adamla zıt bu adam? Adama kilitlenmiş, kokusuzluk bir yandan, öyle bir kelam etmişti ki adam, şoka girmişti. Kendi halinin kokusunu almıştı. Daha önce duymadığı bir kokuydu bu. Zira daha önce hiç böyle hissetmemişti. Adama baka kalmıştı. Bir şeyler söylemek istedi. Fakat, tam o anda vazgeçti. O kadar üzüldü ki adamın sessiz ızdırabına, Mevlana’nın “Etme” şiirini hatırladı. Tam bir şeyler diyecekken yavaşça kalktı kokusuz adam… “Ama ben nefret edemiyorum” dedi. “Yirmi yedi yıl oldu, iki çocuğum, güzel bir hayatım, bir sürü başarım oldu;” dedi, durakladı. Çenesi büzüştü, bilmiyorum der gibi büzüldü, acının kokusu geldi, “ama hala, onun nasıl olduğunu merak ediyorum. Ediyorum işte!..” Deyiverdi, bir çocuk kırılmışlığıyla…

Kokusuz adamdan bir sürü koku boşandı. Her biri yıllanmış, her biri birbirinden farklı, her biri birbirinden acı, birbirinden güçlü onca koku. Tek yapabildiğim elimi bacağımdan kaldırarak biraz yana, bankın üstüne koyabilmek oldu. Belki düşmemek için, belki adama bankta bir yer göstermek için. Adam, eline baktı onun ve ilişti tekrar banka. Her şey o kadar kendiliğinden oluyordu ki, o kadar doğaldı ki, benliklerinden sıyrılmış sadece olması gerekeni yapıyorlardı.

Anlatın dedim, yapılabilecek tek anlamlı şey oydu.

Tekrar yaşadım dedi adam. Başka yolum yoktu. Bir kaç kez aşık oldum ben. Ama bir kez çok içten sevdim. Bir ömürlük misafir olur mu? Olmaz. Ama bir ömürlük sevgi olur mu dersen, olurmuş. Böylesine sevmek için ona ihtiyaç var mı? Yokmuş. Bilmem kaç ömürdür, yanımda yok, ama hala seviyorum onu. O kadar uzun zaman geçti ki, hakkında hiç bir bilgim yok artık. Nerededir? Ne yapar, nasıl yaşlandı? Kaç çocuğu oldu? Mutlu mu? Ağlıyor mu hala geceleri? Onu koruyan birini buldu mu? Yoksa evinde yine yalnız mı, yanlış mı? Gülümsedi mi hiç? Hiçbirini bilmiyorum. Oysa bilmem gerekirdi diye hissediyorum. Yanında olmam gerekirdi, diye düşünüyorum hep. Hala arada kulaklarım çınlar, hala ona yorarım biliyor musunuz? Sanki benim işimdi o, benim görevimdi onu korumak. Kendini güvende hissetmesini sağlamak, ondan yaratılmıştım ben. Ne kadar üzse de beni, ne kadar yormuş olsa da beni, onun yanında uyuyunca sabahları huzurla kalkardım. Gülümseyerek uyanırdım. Hayatımda iki şeye söz geçiremedim ben. Birisi sigara, birisi de onu sevişim. Sigara beni bırakmadı, sevgisini de ben. Çünkü onu sevmek beni ben yapan bir hareketti. O yokken bile onu sevmek, beni tam hissettirir hala. Beni ben hissettirir. Ondan ayrıldıktan sonra bacaklarımın arasına yastık koymadan uyuyamadım hiç. Hani organlarını kaybedenler arada organları yitirmemiş gibi hissederlermiş ya, üşürmüş ya da yanarmış mesela kopan bacakları; bu da öyle bir şey. O yok, ama ben hep çok güçlü hissettim varlığını. İlginçtir, gelseydi bunca zamanda ister miydim, kesin bir cevap veremem. Tekrar geliyorsak dünyaya, bu defa onu ben bulurdum sanırım; geçen defa o bulmuştu, ama yine de başaramazdık gibi gelmiştir bana hep. Biz bir arada olmak için değil, birbirimizi aramak için yaratılmışız gibi sanki.

Eşime, evlatlarıma sorsan, ben iyi bir babayım. Çevreme ya da iş arkadaşlarıma sorsan, pırlanta gibi adamım. Oysa hepsi koca bir resim. Bir yalan. Hiç birisi bunca yıldır içimde taşıdığım bu sevgiyi bilmezler. Onun yerine hayatım dedikleri şeyi ben inşa ettim, bu hüznü yalnız taşımak için. Aldattım mı onları? Belki de? Belki de değil. Artık ne gerçek ne anlamlı bilmiyorum zaten çok uzun bir süredir. Bir gün bana benimle karşılaşmasaydın dağa çıkardın demişti, haklıydı; çıkacaktım. Onun yerine kendimi rafa kaldırdım…

Karşılaştığımızda o kadar yıpranmıştı ki yaşamamız gereken hemen hiç bir şeyi tam yaşayamadık. Sevemedik bile adam gibi birbirimizi, sevişemedik hatta bir kez bile ağız tadıyla. Birbirimizin gözleri içine bakamadık doyasıya. Diyeceksin ki, e hiç bir şey yaşamamışsınız neyini özlersin? Bu kadarı da yetti, böyle olmama. Belki, bir başka hayatta der gülümserim. Yine de geceleri uyku akar gözümden, uyumam, bana öyle gelir ki o vakitlerde uyumamak, onu hissetmek demek. Ellerini görür gibi olurum. Yüzünü okşar gibi olurum. Tuvalete oturduğunda onu izler gibi olurum. Bana güldüğünü görür gibi olurdum. Her şeyden vazgeçmiştim onunla olmak için, hiç bilmedi, bilmemeliydi de zaten, ama ellerinden geçemedim. Elleri cennet gibiydi… Neden dersen bu kadar sevdin, bilemem. Öyle temiz bir sevgi ki bu, kendime yabancı gelmiştir çokça, seven benimdir ama şaşarım, çünkü ben bile o kadar temiz değilimdir. Dönüp bakıyorum da, onca sıkıntıya rağmen hayatımın en anlamlı anları, en parıltılı anıları, hep onunla geçen zamanlar olmuştur. O kadar canlılar ki hatıratımda, hiç geçmemiş gibiler. Ben ömrümde bu kadar zamandan bağımsız bu radde mekandan varlıktan öte bir şey görmedim, duyumsamadım.

Çok şey yaptım ben, ama gurur duyduğun nedir deseler, onu sevmiş olmak derim; başka da bir şey demem. Bunu var mıdır benden gayrı bilen? Yoktur, ama bilmesine de gerek yoktur. Birisini bu kadar sevebilmiş olmak, geçen onca zamana, beraberken çektiğim onca acıya rağmen o zaman da, şimdi de hala sevebiliyor olmak, benim için tek gerçek başarımdır. Ben de güzel, iyi bir şeyler varsa, bu sevişimdir…

Bir de tek bir şey daha dönüp durur kafamda: Parfümünü değiştirdi mi?.. Benden sonra değiştirmeliydi diye düşünmüşümdür hep…

O adamı hiç bir zaman unutmadım diye devam etti. Hepimiz bize anlatılanı yaşıyoruz. Hayatımızı belirlemekten çok bize biçilen rollere uyuyoruz. Bir ara çok dilimdeydi, yaşamıyoruz, maruz kalıyoruz, bunu da mazur görüyoruz… Cesaretimiz yok. Çalışmalıyız diye sömürülmekle, eğleniyoruz diye ticari müzikleri dinlemekle, moda diye hiç ihtiyacımız olmayan bir sürü nesneyi, fikri almakla o kadar meşgulüz ki tv bombardımanı altında biz neyi isterdik sorusunu hiç sormuyoruz bile. Çok merak etmişimdir hep, acaba kendimiz olabilseydik neler yapardık? Güvenlik için sigorta, yaşlılık için birikim, aman bir evimiz olsun da… Nasıl bir dünyada yaşadığımızın farkında mıyız biz? Dünya gerçekten bu kadar kötü, amansız, acımasız bir yer olabilir mi gerçekten? Ben gülümsediğim herkesten olumlu tepkiler alıyorsam bu insanlar mı bana bu kadar kötü davranacaklar? Gerçek olmayan korkuları yaşıyoruz galiba çoklukla. Farkında mıyız bilmiyorum, ama bizi o kadar kötü aldatıyorlar ki hiç birimiz diğerine güvenemiyor. Sevdiğimiz insana bile açılamıyoruz ne insanlık dışı. Seksi beceriyoruz, ama ayrı ayrı evlerde uyuyoruz mesela. Gözlerimiz açık birbirimizin içine içine baka baka sevişemiyoruz, hatta götümüz görünecek, selülitlerimiz ortaya çıkacak, güzel bulunmayacağız diye ışığı kapar mısın bir tanem diyoruz… Özgürlük özgürlük diye diye bizi insanlığa yabancılaştırdılar. Kendimize yabancıyız artık. Vaktimiz hele, hiç yok. Birisiyle ilgilenmeye zamanımız kalmadı artık. Bir şeyi alıp parasını ödeyebilince mutlu olabilirsin, tek seçeneğin bu, ama özgürsün. Oysa birisiyle gerçekten konuşmayalı uzun zaman oldu. Birisiyle onun hayallerinden, istediklerinden bahsetmeyeli ne kadar oldu? Tanıdıklarımız hatta arkadaşlarımızla nasıl gidiyordan başka konuşacak neyimiz var? Iki kişi bir araya geldiğimizde de birbirimizden değil de falancanın rezilliklerinden konuşuyoruz çokça. Oysa kendimizi anlatmaya kadar çok ihtiyacımız var ki. Birisini dinlemeye o kadar çok ihtiyacımız var ki… Özgür ortam dediğimiz internet çimenler kadar güzel kokabilir mi? Dost çayı kadar güzel olabilir mi rengi internetin? Islak toprak kadar yumuşak olabilir mi internet?

Bence insanlık bir ara tekrar birbirini bulmalı, ne dersiniz?

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun