KARANLIK mı? KADER mi?

Beklediğimiz istasyonda hayallere dalınca, treni kaçırdım. O son vagonun son penceresinde seni el sallarken gördüm. Gecenin karanlığı lokomotiflerin sesleri ile yarılırken çığlık çığlığa, biten gecenin ardından doğdu Güneş.

Yeni treni bekleyip sana yetişmek istiyordum, yakalarsam ne yaparım, nasıl davranırım diye düşünürken, kaçırdığım trenin çöken bir köprüden uçuruma yuvarlandığı haberi ile sarsıldım. Kendi adıma hayatta olma şansıma sevinmek bir yana, yok olup giden sana ve kaybolan sevda duygularıma üzülmek başka bir yana dağıldı. Sanki yeniden çökmüştü karanlık. “Ben bu dünyanın içine edeyim!” diye bir türkü tutturup sevinmekle üzülmek arasında kalan bir çizgide yürüdüm yeni karanlıklara…

Madem öyle karanlığın en koyusunu bulmalıydım. Daha ötesini, belki de olmayanı görmeliydim.

Karanlık neydi? İnsanın görebileceği için en koyu karanlık ne olabilirdi?

Güneşli pırıltılı bir gündüzü yaşamak nasıl karanlık olabilirdi?

Çılgınca nefes nefese yürüdüğüm o yolda, tarlasında oturmuş su içen yaşlı adam bana seslendi:

-Evlat nereye gidiyorsun böyle acele ile. Sen yorulur kalırsın, yol bitmez hele bir nefes al.

Sesin geldiği yere döndüm:

-Şu karşı dağların en tepesine kadar, en karanlık noktasına gidiyorum. Bildiğin daha karanlık bir yer var mı?

-İçinde olanı başka yerde arama evlat. Dedi.

-O ne demek, içimde nasıl bir karanlık olabilir?

-Gel otur şöyle anlatayım.

Aradığım şeyi bulma ümidi ve çöken yorgunluğun acıttığı göğüs kafesimin yalvarışı ile oturdum yanına.

-Önce sen bir anlat bakayım, seni karanlığa çeken ne? Bulunca ne yapacaksın?

O gece ve ardından gün içinde yaşadıklarımı tek tek anlattım, sessizce dinledi, elindeki kuru dal gövdesi ile önündeki toprağa bir şeyler karaladı ve hiç ses etmedi, soru da sormadı.

Konuşmam bittiğinde daha da rahatlamıştım, nefesim düzelmiş, yüzümdeki yangın gitmişti. Merak içerisinde uzunca bir süre bana karanlığı anlatacak olan adamın yüzüne baktım. Ne anlatacak ne zaman anlatacaksın dercesine beden dilimi kullanarak bekledim.

Ayağa kalktı ve gel benimle, dedi.

Ardı sıra koyuldum yola, karanlığı bulma hevesiyle düştüm peşine.

Üst üste rastgele dizilmiş taşlardan yapılmış, yapıştırma harcı olarak kullanılan çamurları dökülmeye yüz tutmuş, camları; pencereyim ben demekten utanırcasına yorgun ve çatlak, malzeme yetersizliğinden omuz hizama gelen yükseklikte yapılmış gıcırtılı bir kapıdan iki büklüm olarak bir eve girdik.

Orta çağ desem değil, taş devri hiç değil. İki çağın karışımı son derece ilkel bir yapı.

Orta yerde teneke bidondan bozma eski bir soba, toprak zemine atılmış, renkleri halen canlı bir kilim ve duvar boyası yerine çakılmış duvar halıları ve resimler arasında yine çamur ve taş kullanılarak yapılmış iki adet sedir vardı. Mutfağın rafları bile duvar sıvası olan çamur oyularak yapılmıştı. Lavabo üzerinde musluk görmedim.

Karanlığın kapısından girmiş, içeri süzülen ışığın da kapanması ile karanlığa ulaşacağımı düşünmeye başlamıştım ki, bir başka ses, bir inleme sesinin geldiği yere doğru döndüm.

Daha acı bir hikâye ile karşılaşacağımı ve daha karanlık günlerin anlatılacağını hissettim o an.

– Otur evlat, ben kır çiçeğimin ilaçlarını ve suyunu vereyim, çay da demleniyor zaten, konuşuruz. Dedi ve ekledi.

– Gördüğün karanlığı yaşadığın karanlıkla karıştırma. Aradığın şey gördüğün değil, yaşadığındır. O da çok uzaklarda değil zaten içindedir, dedi ve kır çiçeğim dediği hasta yatağındaki karısına doğru adımlarını yönlendirdi.

Onun ilaçlarını ve suyunu verip, yanıma oturdu.

Bak evlat, gecenin karanlığı ve gündüzün ışığı güneştir. Yüzünü diğer yana çevirince göremediğimiz her şey karanlıktır. Karanlık aslında kaybolup giden ışıktır. Ama o karanlıkta bile kendi iç ışıkları ile mutlu olmayı başaran çok insan tanırım. Örneğin kır çiçeğimle ben, dedi ve 55 yıllık evlilik yaşamını uzun uzun anlattı.

Acı bir hikâye beklerken bu sıcak ifadeler ile sarsıldım, o ise devam etti.

– Etrafında büyük bir yokluk, hastalık ve çaresizlik görüyorsun ve ne kadar karanlık bir yaşamın içerisinde olduğumuzu düşünüyorsun, sana acıklı bir hikâye ile karanlıkların en karanlığını anlatacağımı düşündün değil mi? Aslında düşüncen karanlığın tarifi açısından doğruydu. Sen karanlığı eşyalar, olmayan ışık ve yokluk ile kısacası tüm gördüklerinle değerlendirdin. Oysa benim yanıma oturduğunda anlattığın karanlık, yaşadığın acı, içinde esen isyan fırtınası, kadere küsmüş bir yürek ve yumrukları sıkılı bir adamın yaşadığı acıydı. Karanlık içine çökmüştü. Beyninde ışık kalmamıştı. Senin güneşin yüreğindir evlat. Ne zaman sevgiye kapanırsa o zaman batar. Beynin karanlıklara dalar, seni yollara vurur. O karanlığına başka karanlıklar ekler. Sarmal gibidir, birbirini çeke çeke götürür, bataklık gibidir, debelendikçe batırır nefesini de tüketir. Biz o karanlıkların bataklıklarına düşmemek için çabalarız. Değiştiremediğimiz geri getiremediğimiz sevdiklerimiz olur, anlık yaşadığımız acılarımız olur, göz yaşlarımız, ağıtlarımız bile çare olmaz. O yüzden kader deriz. Tek tesellimiz budur. Sen ne dersen, istersen şans de, istersen kader de. Giden gitmiştir, olan olmuştur. Karnımızı doyurmak için onca emek verdiğimiz ekinleri don alır, sel alır, hastalık alır. Bütün hayallerimiz gider, açlık vurur evimizi. Geri getiremeyiz, diriltemeyiz. Diyeceksin ki yolu var yöntemi var, tedbiri var. Haklısın ama imkanlarımız bilgimiz bu kadar. Kader diyemez isek yaşayamayız. Elbette ki bu kelime çok da tehlikeli. Her türlü başarısızlığın acısını buna bağlayarak yaşamak da tembelliğin, aşırı kabullenmenin ve en kısa sürede yok olup gitmenin de önünü açar. Yine de evlat, bildiğimiz daha yerinde bir kelime yok. Alıştığımız öğrendiğimiz bu, varsa yerine koyacak daha güzel bir kelime sen söyle, birlikte aşalım tüm karanlıkları. Şimdi çek şu yüreğinin önündeki kara bulutları, beynine ışık gitsin, sıcaklık gitsin.

Dertlerin kalkınca şaha,

Bir sitem yolla Allah’a

Görecek günler var daha…

dizeleri kapladı beynimi…

Yüreği yani güneşini batırmadan insanın kendisini çeken, kendisine yaşatılan karanlıklara direnmesi, ancak bu kadar güzel ifade edilirdi. Bu muhteşem bir savaşın, umutlu bir direnişin söylemiydi.

İçimizde yaşadığımız karanlıkları daha koyu karanlıklara çevirmeden durdurmanın yolunun kader olarak kabullenmesi, ancak her şeyin kader olarak görülmesinin insan yaşamı açısından tehlikeli durumlar yaratacağını anlamış oldum. Acıyı bal eylemiş bu insanların, kendilerine saray olmuş evlerinden ayrılırken dönüp bir kez daha baktım. Taş yoktu, çamur yoktu. Pencere camları artık benden utanmıyordu. Ben ise en koyu karanlığı anlamış ve güneşime yeniden kavuşmuştum.

Kendi galaksimde yüreğimin güneş, beynimin dünya olduğunu öğrenmiş olmak ise; beni çok mutlu etti.

O yüzden mi yüreklerin sıcaklığında bahseden insanlar vardı, şiirler vardı. Bilerek mi yazıyorlardı o sıcaklığı acaba?

NOT: Bu yazı Twitter kullanıcısı @umutmu25 rumuzlu Emine Karahaliloğlu isimli bir anneye ithaf edilmiştir.

 

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun