Kahrolsun Yasaklı!

Giydikleri pahalı kıyafetlerin içerisinde, omuzları ile boyunları arasındaki mesafeyi daha da artıran kibirleri ve çevresine hep küçümseyici bir şekilde bakan gözleriyle bir takım adamlar, oturmuşlardı yuvarlak bir masanın etrafına. Kendinden emin bir şekilde kurulmuşlardı, rahat olduğu kadar geniş ve yüksek olan sandalyelere.

Hepsi de kariyer sahibi, ülkede hemen hemen herkes tarafından tanınan, nedense ‘saygın’ olarak bilinen insanlardı.

Etrafında toplandıkları büyük ve geniş masa tıpkı yüzlerce yıl önce asil soyluların toplandıkları masayı andırıyordu.

Masada çeşit çeşit etler, yemekler, içecekler, tatlılar, meyveler…

Masanın çeşitli yerlerinde özel tasarım olduğu her halinden belli olan altın varak şamdanlara, yine altın varak yemek takımları eşlik ediyordu. Masanın tam üstünde tavanda devasa boyuttaki avize ortamı loş bir şekilde aydınlatıyordu. Duvarlarda çeşitli ressamlara ait resimler adeta bir resim sergisini andırıyordu.

Yerde basıldığında kadifemsi yumuşaklık hissi veren İran işi halılar odaya ayrı bir ambiyans katmıştı.

Hizmetliler bu ağır misafirleri memnun etmek için adeta hazır ol da bekliyor, saygıda ve hizmette kusur etmiyorlardı.

Önündeki eti özenle bir parça kesip, yavaşça çiğnedikten sonra muhabbeti devam ettirdi, en çok satılan gazetelerden birinin genel yayın yönetmeni olan kişi:
“Adalet dediğiniz şey herkesi kapsamadıktan sonra ne önem arz eder ki?”
diye cevap beklemeden sordu.

Sonra önündeki etten bir parça daha özenle kesmeye başladı.

Konu Adalet olunca, ülkenin saygın hukuk profesörü kendinde cevap hakkı bularak :
“Adaletin toplumun her kesimine ulaşması, tüm toplum tarafından benimsenmesi ve halkın, burada parantez açıyorum -sadece halkın değil bu topraklarda yaşayan her canlının- her bir ferdine uygulanması gerekir.”
diyerek sözlerini bitirdi.

Sonra önündeki enfes içecekten bir yudum aldı.

Yazar olarak bilinen kişi, (en son yazdığı “Büyük Liderin Büyük Hedefi” kitabı çok satılmasa da Büyük Lider tarafından memnuniyetle karşılanmıştı):
“Biz yazarlara büyük ödevler düşüyor, sürekli yazmalıyız, anlatmalıyız. Herkese adalet olgusunu öğretmeliyiz. Bunun için toplumda her kesimin birbirine saygılı olmasını sağlamalı, kimsenin görüşünden, düşüncesinden ve yaşantısından ötürü dışlanmasının önüne geçmeliyiz. Kimsenin düşüncelerinden ya da siyasi tercihlerinden ötürü düşman ilan edilmesine müsade etmemeliyiz. Ben bu uğurda mürekkebim kurusa, mürekkep bulamasam dahi kanımı mürekkep yapar öyle yazar, yine de bu konuda üzerime düşen ödevi yerine getiririm.” dedi.

Masadakilerin hoşuna gitmişti bu coşkulu konuşma. Nazikçe alkışladılar. Gururla alkışları üzerine aldı ve teşekkür ederek yemeğine kaldığı yerden devam etti, yazar olarak bilinen kişi.

Emekli hakim (aynı zamanda ekranlarda hukuk konularında görüş bildiren) mendili ile ağzını sildikten sonra:
“Adalet… Adalet öyle bir şeydir ki, bir ülkenin temelidir. Toplumun kardeşçe yaşaması, huzur ve refaha ulaşması için adalete ekmek kadar, su kadar muhtacız.”
Sözlerini daha bitirmeden yarım kalan yemeğini yemeye devam etti.

Ülkenin ekonomi uzmanı önce boğazını temizledikten sonra,:
” ıhı ıhı, ıhı ıhı… Şimdi dostlarım! Halkın adalet, sosyal haklar, eşitlik gibi konuları irdelemesi ve bunu benimsemesi için öncelikle çalışma koşullarının iyileşmesi gerekir. Günlük -işe gidiş geliş vaktini de sayarsak- yaklaşık 12 saati iş için geçiriyorlar. Düşünmeye, yeni fikirler üretmeye, hakkı olanı talep etmeye vakitleri kalmıyor ki! Bu yüzden önce insanların temel ihtiyaçlarının devletçe karşılanması gerekir. Temel ihtiyaçları karşılanan kişi, temel ihtiyaçlarını karşılamak için fazladan çalışmaya gerek duymayacağından, bu tasarruf ettiği zamanı; okumaya, düşünmeye, sorgulamaya adayacaktır. “
devam edecek gibi oldu ancak konuşmasını bitirerek, halkın büyük kesiminin adını dahi daha önce hiç duymadığı tatlıdan bir parça kesip yemeye başladı.

“Haklısınız azizim!” diyerek yazarın kaldığı yerden devam etti sanatçı olarak tanınan kişi:
“Toplumdaki sınıflandırmalara son verilmesi, fakir ile zengin arasındaki uçurumun ortadan kalkması gerekiyor. Sanat sanat için midir? Toplum için midir? Sorusuna vereceğim tek yanıt; benim de yıllarca inançla yaptığım gibi toplum içindir. Biz sanatçılara düşen; toplumun ufkunu açacak, zihinlerinin kapalı odalarında pas tutmuş sandıkların açılmasını sağlayacak eserler ortaya koyarak, hep aynı düşüncenin etrafında ayin yapar gibi dönmelerinin önüne geçmeliyiz.”
alkış bekler gibi etrafına bakındı ancak herkesin önündeki enfes yemeklere aşk dolu bakışlarını görünce kendisi de yemeğe devam etti.

Sanatçının “ayin” kelimesini yüksekçe vurgulayarak söylediği sırada uyuklamakta olan ülkenin güvenlik uzmanı, aniden irkilerek; “Ne! Ne! Ayin mi? Ne ayini? Bakın beyler! Ben korkarım böyle şeylerden!” diyerek sitem etti.

Salondaki herkes katıla katıla gülmeye başladılar. O derece hoşlarına gitmişti ki bu tepki, göbekleri gülmenin etkisi ile kalkıp inmekten masayı devirecekti.

Ortamdaki alayı fark eden güvenlik uzmanı, yanlış anladığını fark ederek, durumu düzeltmeye çalışarak:
“Şaka yapıyorum dostlarım, yüzünüzdeki gerginliğin ortadan kalkması için bir latife etmek istedim. Görüyorum ki başarılı olmuşum. Tabi ki konunun adalet, sosyal haklar olduğunu biliyorum. Bunun için de toplumun her ferdinin kendini, canını, malını ve sevdiklerini güvende hissetmesi gerekir. Bunun için ülkemizin güvenlik güçleri Büyük Liderimizin de katkılarıyla gece gündüz, yaz, kış demeden çalışmakta, halkımızın güvenliği için mesai harcamaktadır. Öyle değil mi beyler?”

Son sorduğu “Öyle değil mi beyler?” sorusunu adera tehdit eder gibi söylemişti. Az önce kendisi ile alay eden bu adamlardan intikam almak istemişti. Başarılı olmuştu da. Bu soru karşısında hepsi birden yerlerinden doğrularak hep bir ağızdan, hatta emekli hakim ağzındaki lokmanın dahi bitmesini beklemeden:
“Tabi canım, tabi ki öyle…” diyerek homurdandılar.

Dudağın üzerinden belli belirsiz bir gülümsemeyle bu halleriyle dalga geçiyordu güvenlik uzmanı.
İçten içe kahkaha atıyordu.

Ne iş yaptığı kimse tarafından pek bilinmeyen ancak bilgisi olmadığı her konuda mutlaka bir fikri olan siyasi programların vazgeçilmez yüzü olan kişi:
“Şimdi beni dinleyin. Ben diyorum ki, yani şöyle düşünüyorum. Bilmediğim konularda konuşmayı sevmem bilirsiniz. Bildiğim konularda da konuşmaktan geri durmam. Misal ben bir hukukçu değilim ama bu hukuku bilmediğim anlamına gelir mi? Yani hem gelir hem gelmez. Misal yazar olmak için illa bir şeyler mi yazmak lazım? Belki de evet. Bu yüzden ben diyorum ki “sadakat, sadakat, sadakat!” Büyük Liderimize sadakat!”

Konuşmasını bu şekilde bitirdi. Masadaki herkes anlattığından bir şey anlamamıştı.
Sadece yazar olan kişi cevap verme ihtiyacı duyarak:
“Evet evet haklısınız!” şeklinde yanıt verdi.

Bir süre bu anlamsız sözlerden sonra sessizlik oldu masada.

Tüm konuşulanları sessizce dinleyen siyasetçi olan kişi sessizliği bozarak:
“Hepimiz bu toprakların içerisinde yaşıyoruz. Biz siyasetçiler halkın içinde olan/olması gereken kişileriz. Halk gibi yaşamadan, halk gibi düşünemeyiz. Bizler haddi zatında toplumun üst kesiminde duran insanlar halk ile kıyaslandığında bir avuç kalırız. Koca halkın bir avuç insanın varlığının devamı için çalışması, tüm enerjisini buna harcaması takdir edersiniz ki pek de makul bir durum olmayacaktır. Bizler halk için varız. Halk olmazsa bizler de olmayız. Bu yüzden halkımız için ne gerekiyorsa kim üzerine ne düşüyorsa yapmalı, yapmak zorunda!”
zorunda kelimesini adeta emredici bir tonda söylemişti.

Bilgisi olmadığı her konuda mutlaka bir fikri olan kişi kikir kikir gülürek:
“hi, kendimi siyasi mitingte zannettim yahu hi hi…” masadaki herkes aynı şeyi düşünmüş ve
bu cevaba gülmek istemişlerdi; ancak siyasetçinin hala partide aktif olması ve
Büyük Lidere yakınlık ölçüsünün ne derece olduğunu tam bilmemeleri
nedeniyle gülmemeyi tercih ettiler.

Siyasetçi bu densiz şaka karşısında kaşlarını çatıp bir süre tehditkâr bakış attıktan sonra,
yemeğini yemeye devam etti.

Yemekler yendi, tatlılar yeni bittiğinden, meyve tabaklarına yöneldikleri sırada, genel yayın yönetmeni olan kişi:
“Dostlar tüm konuşulanları can kulağıyla dinledim. Hepiniz bu toplum için kendini fedaya etmeye hazır, bulunduğu konumu halkın menfaati için kullanan, toplumun daha da iyiye gitmesi için çabalayan insanlarsınız. Toplum adına sizlere teşekkür ederim.”
Herkesi yüzüne teker teker baktı, herkes memnundu bu iltifattan.
“Herkes aynı şeyleri düşünmek zorunda değil. Biz her bilgiye, düşünceye, fikre, yaşantıya saygılı olmak zorundayız. Bunu toplumun her kesimine yaymak hepimizin ortak görüşü olduğunu biliyorum. Bunlar için neler yapmalıyız? İnsanların düşüncelerini nasıl daha rahatça söyleyeceği bir ortama sahip oluruz? Kimsenin kimseden çekinmediği, herkesin aynı renge bürünmediği, gökkuşağı gibi rengarenk görüntüsü ile huzur verdiği bir toplumu nasıl inşa edebilriz? Bunları konuşup, bunların üzerinde durmalıyız.”

Herkes hep bir ağızdan; “Evet, sonuna kadar katılıyoruz, bunun üzerine konuşmalıyız.” dediler.

Tam siyasetçi konuşacaktı ki, önemli haberler için kullandığı telefonu çaldı. Büyük bir dikkatle telefonun diğer tarafındaki kişiyi dinledi. Konuşma sürdükçe siyasetçinin yüzünün rengi değişiyordu. Konuşma boyunca
“Tamam efendim, anladım efendim, tabi efendim, iletirim efendim, oldu efendim…”
diyordu.

Masadaki herkes gerilmişti. Hepsi nefeslerini tutmuş konuşmadan bir anlam çıkarmaya çalışıyorlardı.
Ama hiç biri bunda başarılı olamadı. Telefonu kapattı siyasetçi. Kendini toparlayarak:

“Evet arkadaşlar! Büyük Liderimiz, bugünden itibaren beyaz rengi yasakladı.
Bundan sonra beyaz renk yoktur!
Artık beyaz renk kullanmak, beyaz renge beyaz renk demek yasak!
Bundan sonra ‘beyaz rengin’ adı ‘yasaklı’ olacak!
Bu düşüncede olan herkes hain!
Bunda ısrar eden cezalandırılacak!
Beyaz renge gönül verenler, bugünden itibaren tutuklanacak!”

Herkes donmuş kaldı. Bazıları beyaz gömleklerini çıkarmaya bile başlamıştı.
Telefonlarından da beyaz ile alakalı ne varsa silmeye başladılar.

Genel yayın yönetmeni, “Hemen yayınları buna göre ayarlamam gerek!” diyerek,

Hukuk Profesörü, “Hemen bu durumun hukuki zeminini oluşturmak için çalışmalar yapmam gerek!” diyerek,

Emekli Hakim, “Hemen genç hakimlere yol göstermeliyim!” diyerek,

Yazar, “Hemen gidip bununla alakalı yazılar hazırlamalıyım!” diyerek,

Ekonomi uzmanı, “Bu geceden bu durumun ekonomiye etkisini en aza indirmek için çalışmam gerek!” diyerek,

Sanatçı, “Bu konuda sanat camiası ile çalışmalar yapmalıyız!” diyerek,

Güvenlik Uzmanı, “Derhal gidip güvenlik önlemleri üzerinde çalışmalar yapmalıyım!” diyerek,

Bilgisi olmadığı her konuda mutlaka bir fikri olan ekran yüzü, “Halka bunu nasıl izah ederiz bunun üzerine çalışmalıyım!” diyerek,

Hep birlikte çil yavrusu gibi dağılarak, bulundukları binayı terk ettiler.

İşte, Demiristan ülkesinin üst tabakasındaki bu adamların tüm söyledikleri bir emir ile adeta buhar olup uçmuştu…

Yaşasın Büyük Lider!

Yaşasın Siyah!

Kahrolsun ‘Yasaklı’!

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun