Kadın Düşmanlığı Ve Kadının Toplumda Yeri

Her sabah güne bir kadın cinayeti ya da kadına şiddet haberi ile başlıyoruz. Bu ciğerimizi dağlarken aynı zamanda; kadınların toplumda nasıl davranıp, nasıl giyinip, neleri yapması gerektiği gibi hayatımızın her alanına karışan erkeklerin “fetvalarını” duyuyoruz.

Biz kadınlar sanki; ikinci sınıf varlıklarmışız da erkekler tarafından idare edilmeye ve yönlendirilmeye muhtaçmışız gibi durumları bahane ederek, yanlış davranışlarına maruz kalıyoruz.

Tarihin başlangıcından bu yana insanlığın bir yarısının, diğer yarısını baskı altında tutması, insanlık onurunu elinden almak istemesi; nasıl açıklanır?

Antik çağlardaki mitolojik hikayeler, dini kitaplara da referans alınmış ve kadınları şeytanlaştırıp tüm kötülüklerin, özellikle de erkekler tarafından yapılan kötülüklerin  odak noktasıymışlar gibi bir algıya neden olmuştur. Cennetten kovulmaya bile bir kadını neden olduğu kabul edilirse; kadınlara karşı toplumun ön yargılı olması için ilk neden ortaya çıkmış demektir. Ortaçağ döneminde Avrupa’da cadı avları ile kadınların yakılıp yok edilmeleri, kadın cinayetlerinin toplumca meşru görülmesinin örneklerindendir.

Dinler, eril politikalar, aileler, kadınlar üzerinden namus anlayışı; bazen bilim ve sanat eliyle bile kadına şiddeti tetikliyor.

Kadınların erkeler tarafından sahiplenilmesi (baba, amca, dayı, abi, erkek evlat) ve bu konudaki söylemlerin toplumca kabul görmesi fikirlerdeki çarpıklığa en güzel örnek. Bazı toplumlarda kocası ölen kadının yakılması, doğan kız bebeklerin öldürülmesi, kız çocuklarına yapılan sünnet gibi eylemler, sadece gelenekler içinde açıklanabilir mi? Kadın kimlikleri yok sayılıp, kadın cinayetleri sayılara indirgenip olağanlaştırılmakta. Burada doğrudan kadın düşmanlığından (mizojini) söz edebiliriz.

Kadınlar ikinci sınıf varlıklar gibi kabul edilip de hayatı paylaşamadıklarında, erkeklerde görülen nefret ve alttan alta duyulan kuvvetli arzu şiddeti oluşturuyor. Toplumun kendine biçtiği rolü kabul etmeyen, direnen kadınlar şeytanlaştırılıyor ve hedef tahtasına konuyor.

Ataerkil toplumlarda kadınlar anne olarak bir paye sahibi olabiliyor ve erkek çocuk sahibi olmak da adeta kutsallaştırılıyor. Erkek ve kız çocuklara farklı davranılması kız çocuklarında “öğrenilmiş çaresizlik” duygusunu yerleştiriyor. Geleneksel sosyalleşme koşullarında erkek çocuklara daha iyi eğitim verilip, onun yaşama daha iyi koşullarda başlaması amaçlanırken, kız çocuklarının eğitimi engellenip evlerinde oturmaları, ev ileriyle ilgilenmeleri, evlenip çocuk sahibi olmaları öngörülüyor. Daha iyi eğitim alan erkekler hayata 1-0 önde başlıyorlar. Eğitim alan, iş hayatına atılan kadınlar da ayrımcılıktan nasiplerini alıyorlar. Aynı koşullarda emek veren, aynı nitelikteki çalışanlar arasında bile kadınlar ötekileştirilip daha az ücret alıyorlar. Terfi durumlarında üst düzeyler için erkekler tercih ediliyor. İşten çıkarmalarda ise kadınlar ilk önce kapıya konulanlar oluyor maalesef. Toplumda tüm bu olumsuz yaklaşımlar kadının statüsünün hep daha düşük kalmasına neden oluyor.

Erkek egemen, kadınların ikinci sınıf insan olarak yer aldığı toplumlarda kadınlar arası dayanışma kadınların bir nebze olsun rahat nefes almasını sağlıyor. Bu topluma “birlikte güçlüyüz” mesajı veriyor; ancak bu toplumda erki elinde bulunduran kesimi rahatsız ediyor ve kendileri tarafından yönlendirilen kadınlar tarafından “kadınların birbirine düşman olduğu” konusu gündeme getiriliyor. Bazı kadınlar gerçekten hemcinslerine karşı giyim – kuşam, hayat tarzı, güzellik – çirkinlik, zayıflık – şişmanlık, inançlar üzerinden kindarca hareket edebiliyorlar.

Bazen de kadının kadına düşmanlığı; daha çocukluk çağlarında yaşanan babaya aşırı düşkünlük ve annenin kendine rakip görülmesi gibi daha farklı psikolojik sebeplere bağlı olabiliyor. Eğer çocukluktan ergenliğe ve yetişkinliğe geçerken ebeveynlerle sağlıklı ilişkiler geliştirilmemişse, bu sorunlar sağaltılamıyor ve düşmanlık devam ediyor. Bu düşmanlık söylemini çok görünür kılmak bazılarının işine geliyor. “Böl ve yönet” düsturu ile kadın dayanışmasını zayıflatıp, kadınların kendilerine biçilen rolleri sorgusuzca kabul etmeleri isteniyor. Buna karşı çıkarak kadınlar arası dayanışmayı en üst seviyelere çıkarmalı, toplumda hak ettiğimiz yere gelmek, hak ettiğimiz saygıyı görmek için el ele vermeliyiz.

“Bir topluluk, bir ulus, erkek ve kadın olmak üzere iki ayrı cins insandan oluşur. Bir toplumun bir bölümünü geliştirip diğer bölümünü geliştirmeden bir ulusun gelişmesi olanaksızdır. Bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer yarısının göklere yükselmesi mümkün müdür?”

Mustafa Kemal Atatürk

Erkek veya kadın olmaktan bağımsız, sadece “insan” olsak ve insan olmanın gereklerini yerine getirebilsek…

Toplumun ayrımcılık yaptığı yerde hep beraber; doğru ahlak anlayışıyla, doğrunun yanında durabilsek, yaşanılası bir ülkeye sahip oluruz.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun