Joker… Çılgın ve umarsız bir umut fişeği

“Lanet hayatımda bir an bile mutluluk nedir bilmedim Komik olan nedir biliyor musunuz? Beni ne güldürüyor? Eskiden hayatımın bir trajedi olduğunu düşünürdüm. Ama artık lanet bir komedi olduğunu anladım!”

İstenmediği bir dünyanın içine doğmasının ağır bedelini geçirdiği fiziksel ve ruhsal travmalarla ödemek zorunda kalan ve bu sebepledir ki bütünüyle “kaos”tan ve “kötücül zihniyetten” ibaret acımasız bir toplumda tutunamamasının ve dışlanmasının tedavisini gerçeklikten rahatlıkla koparak gerçekleştirmeye çalışan Arthur Fleck’in, başarısız bir komedyenlikten karizmatik direniş liderliğine evrilmesinin gösterişli bir hikayesini izledim “Joker” filminde.

Başarılı aktör Joaquin Phoenix’in bu film uğruna vedalaştığı fazla kilolarının ardından “bir deri – bir kemik” ve “bir sinir!” kalarak gerçek manada “Joker”e dönüştüğü ve gerek özel hayatındaki gerekse de toplumsal bazdaki problemlerini spontane verdiği kanlı tepkilerle sadeleştirdiği kaos dolu bir hikayenin beni böylesine etkileyebileceğini ve Fleck’le empati kurmaktan ziyade film ilerledikçe ona ve yaptıklarına sempati duymaya bile başlayacağımı az çok tahmin ediyordum aslında. Zira filmin vizyona girmesiyle birlikte tüm ham maddesini ucu bucağı olmayan kumlardan alan kusursuz bir çöl fırtınası gibi tüm sanatsal ve kültürel gözenekleri hakkındaki olumlu eleştirilerle ve övgülerle kaplayan böylesine gösterişli ve başarılı bir şölenden; insanı hayretler içerisinde bırakan nefis bir aktörlük performansından haberdar olmamamın elbette imkanı yoktu.

Aslına bakarsanız bir çizgi roman kahramanı olarak doğan ve bu filme kadar da konu edildiği tüm filmlerde zamanla kendisinin bir karikatürü haline dönüşen Joker’in, başta Gotham şehrini yöneten; daha doğrusu yönetemeyip “sık boğaz” eden ve bununla da yetinmeyerek halkı sürekli olarak aşağılayan arsız politikacılara ve toplumsal adaletsizliklere karşı bir “umut fişeğine” dönüşmesinin tartışılacak çok yönü var.

Bu yönüyle oldukça masum ve haklı görünen bir isyan hareketinin zamanla önü alınamayan bir yağma ve suç kalkışmasına evrilmesi elbette bu fişeğin masumiyetini oldukça tartışmalı hale getiriyor ki, film boyunca kendinizi hangi tarafta konumlayacağınıza dair kendi içimizde şiddetli bir tartışma yaşıyorsunuz. Sadık bir evcil hayvan gibi yanıbaşınızdan bir saniye bile ayrılmayan o müthiş müzikler eşliğinde safımızı seçmeye çabalarken, bize yardımcı olmasını beklediğimiz ya da çaresizce umduğumuz yönetmenden gerekli desteği alamadığımız gibi; Arthur Fleck’in tam manasıyla kötülüğün ve çaresizliğin içine doğmuş olmasını aklımızın bir kenarında sürekli olarak tutmamızın nasihati veriliyor bizlere.

Bu sebepledir ki fırtınalı havada azgın denizlere açılan savunmasız, küçük bir taka misali film boyunca oradan oraya savruluyor; aldığımız sanatsal hazza huzursuzluğumuzun inatçı kaygılarının karışmasını bir türlü engelleyemiyoruz.. Kamera arkasında, imza attığı vasat komedi filmleriyle tanınan Todd Phillips’in olduğu ve Joaquin Phoenix’in uzun yıllar boyunca konuşulacak performansı sayesinde diğer kast seçimlerinin hiçbir önemi olmadığı bu nefis şölenin ve “çelişkinin” bir tanığı olmadıysanız hala, bence çok ama çok şey kaybetmişsiniz demektir. Hayatı trajediden hızla komediye evrilen Joker’in aksine hayatımızın bütünüyle bir trajediye dönüştüğü şu sancılı dönemlerde tartışmalı da olsa böylesine “çılgın ve umarsız” bir umut fişeğine “selam çakmak” yaralı olan toplumsal ruhumuzu bir nebze de olsa iyileştirecektir kanımca.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun