‘İzafiyet’te Beklemek

“Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme, artık neye yarar?”

Necip Fazıl Kısakürek

Ne soğuk bir bekleyiş! İntikam dolu ve acımasız…

‘Gelme artık neye yarar’ diye bitiriyor şair; nasıl bir can yakma isteğiyse bu!!!

Sevdiğinin yüreğine bir bıçak saplamak, kanatmak, hatta dağlamak istercesine…

Necip Fazıl’ın bu şiirini ne zaman bir yerlerde duysam ya da okusam, içim ürperir.

‘Gelme artık neye yarar’

‘Sevdiğim kapıma gelsin de canını acıtarak ağlatarak onu kapımdan kovayım.’, ‘Bu bekleyişin bedelini ödeteyim.’ der gibi. İnsan sevdiğini üzmek için geleceği günü bekler mi?

Ona sarılacağını, kokusunu içine çekeceğini, gözyaşlarını sileceğini, saçını okşayacağını hayal eder de; canını acıtmak isteyeceği anı hayal eder mi?

İnsan aşkla, coşkuyla, sevgiyle, belki hüzünle, belki umutsuzluktan aldığı hazla bekler sevdiğini…

Belki de asla gelmeyeceğini bile bile… O, asla olmayacak olan kavuşma anını düşleyerek.

Günlerce gecelerce her anı içine çeke çeke, zamanın ne kadar yavaş aktığını fark ederek bekler..

Güneşin doğduğunu, yağmurun yağdığını fark etmeden bekler.

Ya da Özdemir Asaf’ın dediği gibi;

“Bekle dedi gitti,
Ben beklemedim, o da gelmedi…
Ölüm gibi bir şey oldu,
Ama kimse ölmedi…”

Bekle deyip beklememek…

Gerçekten beklemedi mi, yoksa beklediğini kimselere söyleyemedi mi?

Kendisinden bile gizlediği bir bekleyiş miydi?

Kim bilir belki de beklediğini unutmak için hayat telaşının peşine düştü. İşe gitti, kitap okudu, çiçeklerini suladı, anlamsız boş sohbetlere dahil oldu.

‘Nasılsın’ diye sorana,
‘Bekliyorum’ diyemedi!
‘İyiyim’ dedi yutkunarak…

Hepimizin acılardan kaçmak için yaptığı gibi. Bekleyişten duyduğumuz acıyı hissetmemek için yarattığı sahte hayatların peşine düştü. Kendi hiçliğinde kayboldu.

Sonra, sonra bir an geldi; küçük bir not ya da esen bir rüzgar ona hatırlattı kendinden bile gizlediği bekleyişini… Hep böyle olmadı mı bekleyişler… Tüm benliğimizi ikna etmeye çalışmadık mı?..

Beynin ‘beklemeyi bırak der’, yüreğin söz dinlemez. Dudakların ‘hayır beklemiyorum’ der kulakların duymaz.

İç savaşın böyle sürer gider… Kendini bile inandıramadığın iç savaşın.

Beklemenin yorgunluğu, çöker üzerine fark etmezsin. Beklemek, yalnızlığı sırtında taşıya bilmeyi gerektirir. Eğer, beklemenin yükünü taşıyamayacaksan seviyorum da demeyeceksin.

Beklemenin merhemidir aşk…

Gündem Arşivi takipçilerine ‘aşkın her halini’ni anlatan Ali Kurt’un ‘Benim mutluluk çiçeğimdin’ dediği gibi diyemeyeceksen, aşkını bekleyişinden ve ona giden her yoldan mutluluk çıkaramayacaksan, sevmeyeceksin, ‘bekle beni’ demeyeceksin…

Bir su birikintisine düşen damla gibi büyüyerek, çoğalarak, dalgalanarak sonsuzluğa kadar beklemeyi göze alamıyorsan, susacaksın…

Beklemek zahmetli iş, meşakkatli bir yol bu! Yola çıkmayı göze aldıysan geri dönmeye kalkmayacaksın.

Bütün bekleyişlerin güzel kavuşmalarla son bulmadığını bile bile bekleyeceksin… Nefes almadan soluksuzca beklemenin hakkını vererek…

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun