İstanbul İle Konuştum Bu Gün

YÜREĞİMİ BULDUĞUM YERDEYDİM… Güneşi hiç bu kadar ürkek görmedim. Yavaşça bakınıp etrafına kafasını kaldırırken bir duvarın arkasına saklanıp çevreyi kontrol eden yaramaz çocuklar gibiydi. “Kimse yok mu?” dercesine bir bakış fırlattı. Beni görünce sevinmiş olacak ki hızla yükselip, tüm sıcaklığı ile okşadı yüzümü. Kaçan bir şeyleri yakalama telaşındaki Martılar, günün ışıklarını yansıtan balık sürülerine doğru çığlık çığlığa dalışa geçtiler suya. Ve ben bu sabah böyle başladım güne.

Garsonun havada sallayıp, farkında olmadan biraz daha soğutmaya çalıştığı çay bardağı, gökyüzünden iniş yapan yaprak edasıyla konarken masama başka bir dünyada başka biriydim sanki. İçimdeki tüm pozitif enerjiyi ve yaşama olan aşkımı hisseden sokak köpekleri oturmak için müsaade bile istemeden uzandılar yanıma. Fark edince hemen koşuşturup selam veren, aynı duyguları paylaştığını kuyruk sallamaları onaylayan bu misafirlerimle paylaştım elimdeki sıcacık simidi. Simit bitti ama, onlar yanıma uzanıp kaldılar öylece. Bir gazete alıp oyalanmak geçtiyse de aklımdan çok çabuk vazgeçtim bu düşünceden. Artık kötü haberleri okumaktan bıkmıştım. Aynı şeyleri tekrar okuyarak can sıkıntısı yaşamaktansa önümde küçük dalgalarıyla ışık oyunları yapan boğazın sularına döndüm. Onun derinliklerinde neler olduğunu düşünmek istedim, O düşüncelerin içerisine daldıkça aslında kendi derinlerime dalıyordum sanki.

Balıkçı motorlarının gürültülü yol alışları ile irkildim. Herkesin yaşam veya ekmek kavgası diye tanımladığı koşuşturmaca saatleri başlamıştı artık. Çok ani oldu. Yolların kalabalıklaşması, durakların dolması ve boğaz trafiğindeki yoğunluk. Bir yerlere yetişmek bir kavganın içerisinde olma zorunluluğum yoktu. Yeteri kadar koşmuştum zaten. Bu manzara karşısında kendimi, önce şanslı hissettim sonra burkuldum. Bu sabah hissettiklerimi hissetmeden, gördüklerimi görmeden düşünmeden deli gibi koşmuştum. Kendimi hep birilerine karşı sorumlu bir şeylere mecbur hissederek içinde yaşadığım güzellikleri görmeden koşmuştum. Bir arkadaşımın acısına, bir dostun düğününe, hastalığa, göz yaşına, doğum gününe, kutlama partilerine, iş toplantılarına derken hep koşmuştum. Ağaran saçlarım (epeyce de dökülen) ve yüzüme vuran kırışık dalgalar bu maratonun eseriydi. İstanbul’dan bahsediyorum; sanki evimdeki koşu bandı gibi. Zamanımı çalan İstanbul.

İstanbul’u zaman ya da yaşam hırsızı olarak tanımlayıp kendimi yanıltmışım oysa. Benim gibi yaşayan ve düşünen insanların hınçla saldırdığı toprakları, ormanları ve kirlettiği boğazı ile yıpranmış ta olsa kendisini görebilenler için dünyanın en büyük sanat okulu sevdaların en büyük coğrafyası imiş meğerse. Bakmakla görmek arasındaki farkı anlamak isteyenler Güneş doğmadan inip sahile, martılarla birlikte vakit geçirip, bir bardak çayın sıcaklığında yaşaya bilselerdi eğer, bu farkı hissedeceklerdi yüreklerinde.

Evet bu sabah hepinize yalvarıyorum. Duraklarda otobüs ve dolmuş levhalarına odaklanmış, kolundaki saate takılı kalmış gözlerinizi, ellerinizden düşmeyen telefonlarla kulaklarınızda duyduğunuz metalik sesleri bir anlıkta olsa bırakın. Görün bu şehri. Binlerce yıl önce yaşayan insanların onlarca yıl emek verip süslediği binaları, eskilerde kalmış ruhu dopdolu mekanlardaki havayı, dans eden ışıkları ile akıp giden sularını seyredin. Yanınızdaki insana gülümseyip merhaba diye seslenin. Bu şehrin yaşayan bir ortağı olarak düşünüp, yanınızdaki hiç tanımadığınız bir insana vereceğiniz samimi ve insani bir selam ve tebessümle İstanbul’un onu da çok sevdiğini söyleyin. Söyleyin ki bu şehrin topraklarında kuracağımız sevda zinciri içerisinde yaşamanın özgürlüğüne hep birlikte varalım artık. Bu yoğun ve içten haykırışa sessiz çağrılarıma rağmen, ben bunu yapabildim mi? Tabi ki hayır. Yapamadan yaşadım olacaklar; “Adama bak delirmiş…. Yalnızlık vurmuş kafasına… İşimiz var seninle mi uğraşacağız…” türünden sayısız söylem çınladı kulaklarımda… Cesaretim yerle bir olurken 2 saat önce okuduğum sanat okulunda ikmale kalmış bir öğrenci gibi çaresiz kalakaldım sokakta. Yüreğimin kaldığı bu şehirde beynimle yüreğim arasında çok büyük bir çatışma başladı. Ancak, yüreğimin beni götürdüğü yere gitmeliydim. Beynim bu gün gördüğüm gerçekleri kapatmıştı, bu güne kadar. İktidarı değiştirmenin, yüreğimi öne almanın zamanı gelmişti. Ah o beyinlerimiz yok mu?..

Ölümü varmış gibi kabul edip, sonsuza dek yaşayacakmışız gibi tüm düşüncelerimizi modelleyen, aslında kendi ölümünün korkusu ile bizimle yaşam boyu oynayan tanımlanamamış organ. Anlamakta ve çözümlemekte hala zorlandığımız, onsuz da asla olamadığımız bir varlık. Sürekli yaşayabilmek için sözde bizim için verdiği çabanın arkasındaki her yolu Rant durağına çıkaran, başarı zafer gibi tüm sonuçlarda, yaptığımız her şeyi hak görebilen, içimizdeki esas canavar. Duyulan,görülen,okunan ve yaşanan her şeyi programlayıp saklayıp acımadan önümüze koyan her seferinde de ben senin iyiliğini düşünmen için hatırlatıyorum edası ile kendi korkularının arkasına sığınan varlık.

Yüreğimi hissettiğim masaya tekrar döndüm. Köpek dostum, aynı yerde kafayı kaldırıp şaşkın bir bakış attı. Sanki içimdeki fırtınalı kavganın farkına varmış gibi uzaklaşmak istedi ve gitti. Bu sefer masama konan çay, suratıma atılan bir nesne gibi geldi bana.

Ey İstanbul, dedim kendi kendime… Senin içinde boğuluyorum ,senin sularında senin sokaklarında kayboluyorum, bari sen yardım et bana. Rüzgarın ile fısılda, dalgalarınla işaret ver. Lütfen yalvarıyorum sana. Sen seni bu kadar sevene kayıtsız kalamazsın. Sana yapılan bunca kötülük için bana da küsmen gerekmiyor. Lütfen ama lütfen bir işaret ver ürkek yüreğimi biraz cesaretlendir. Sanki duymuşcasına kapattı gökyüzünü. Koyu gri renge dönen sularını kabartıp gözyaşlarını yağmur olup boşalttı sokaklara. Müthiş bir ıssızlık çöktü. İnsanların yok olduğu bomboş sokaklar ve ortalıktaki kirleri delicesine götüren su akıntıları başladı. Bu ne dedim şimdi. Ne anlatmak istiyorsun. Sen istersen kendi meselelerini çözebilecek güçte olduğunu mu anlattın bana. Hayır dedi. Senin yüreğini yoran kalabalığı kaldırdım bir süre. Söylemeyip karşılığını almadığım halde duyar gibi oldum “Bu adam aklını kaçırmış” yorumlarını. Benim bu şaşkınlığıma aldırış etmeden , yağmur suyunun doldurduğu bardağı gösterip şu paşa çayını yudumla ve beni dinle dedi.

Ben kendi değerimi ve güzelliğimi binlerce yıldır uğrumda savaşarak ölenlerden değil, üzerimde koşan hayvanlardan uçuşan kelebeklerden, kuşlardan ve toprağıma oturup sevdalarını saatlerce anlatan aşıklardan, içinden geçenleri kitaplara dökenlerden, yazarlardan, şairlerden, benim bile bakıp güzel olmuş dediğim yapılar inşa eden mimarlardan anladım. Hele o şarkılar yok mu, benim için söylenen… Resim ve fotoğraflar ile üzerimdeki değerli takılar gibi duran heykellere de haksızlık etmemem gerek. Hepsini çok sevdim. Duygulandım, keyiflendim. Ve sizleri de bu kattıklarınızla ayrıca çok sevdim Siz insanlar çoğaldıkça yaşlandım, hırpalandım. Toprağımda altın yok ama taşı toprağı altın diye her şeyi paraya çevirdiniz. Kazma vurmadık yerimi bırakmadınız, ağaçlarımı acımasızca söktünüz. Kuşlarım gitti, hayvanlarım aç kaldı. Hep bir gün duracaklar, bu hırs bitecek diye bekledim ama bitmedi. Senin gibi yüreğinde beni hissedenler sayıca azaldı. Yaşadığın çelişki ve benzeri duygularla gerçeği göremediler. Görseler bile mücadele edecek gücü bulamadılar. Şimdi sende aynı kararsızlık içerisinde aklının sana göstereceği Rant duraklarında bekleyeceksin diye korkuyorum. Yüreğindeki samimiyete sessiz kalamazdım. Onun için ses verdim sana. Onlarca yıl oldu kimseyle konuşmayalı, derdimi anlatmayalı.

Siz sürekli sorun yaşayan eziyet gören tanıdıklarınız için “iki yakası bir araya gelmedi” dersiniz ya şimdi beni bu kadar perişan ettikten sonra köprüler yaparak sözde iki yakamı bir araya getiriyorsunuz. O tanımı uygun gördüğünüz insanlara bol yakalı bir gömlek giydirip düğmesini iliklediğiniz zaman nasıl ki iki yaka bir araya gelmiyorsa benim durumumda öyle. Hadi bir tane yaptınız yetmedi ikinciyi de yaptınız. Şimdi üçüncü belki de gelecekte on üçüncüyü yapacaksınız. Her köprü inşaatında eklediğiniz uzun yollar yüzünden kaybettiğim ağaçlarıma, sincaplarıma ve göçüp giden kuşlarıma ne kadar üzüldüğümü ne kadar acı çektiğimi anlayamıyorsunuz. Sürekli artan petrol gazları ve ısınmak ya da üretmek için gökyüzüme bıraktığınız zehirlerle ciğerlerimi perişan ettiniz, ben bile nefes alamıyorum artık. Siz canlılar size kattığım canın farkında bile değilsiniz. Benim yatay güzelliklerime dikey çirkinlikler dikme yarışına girdiniz. Hava limanı yol bina derken her tarafa beton döküp nefes almamı engelliyorsunuz. Tüm vücudunuz hava almayacak şekilde sarılı olduğunda ne hissediyorsanız ben de öyleyim şimdi. Duydum ki, yeni bir kanal veya ikinci bir boğaz yapmayı düşünüyormuşsunuz. İşte bence benim içinde sizin içinde asıl facia o gün başlayacak. Akıntılarla beni yaşatan tüm ekosistemi yok edeceksiniz. Allah aşkına söyle bana bu doğru mu? Bu kadar çıldırmış olamazsınız. Sizi kendinize getirip beni görmenizi sağlamam için toprağın altındaki tüm iskeletimi hafifçe bir kaldırayım diyorum . O sarsıntıda yaşayacağınız büyük acılara dayanamayacağımı düşünüp erteliyorum. Uzun yıllardır bende senin gibi yüreğimle aklım arasında bocalıyorum. Aklım ceza vermemi söylerken, yüreğim sizlerle var olduğum için sabretmemi söylüyor.

Saatlerce dinledim sanki. Boğazımda düğümlenmiş bir son nefesi kurtarmaya çalışırken gözlerimde biriken damlaları silemedim bile. Sana tüm yaşadıklarımı, hissettiklerimi ve yapabileceklerimi anlattım. Şimdi sen düşün ve neler yapabileceğini bul. Ama asla vazgeçme dedi. Güneş ile Martılarını tekrar yolladı üzerime. Üzerine mavi bir tuval çekip beyaz bulutlarla süsledi yeniden. Yüreklerimizi bulduğumuz bu şehir için yüreklerimizi koyabilecek kadar cesur, aklımızın oyunlarına çabalarımızı kurban etmeyecek kadar akıllı olmak zorundaydık. Ve artık vakit kaybetmeden çoğalarak el ele bir zincir oluşturup İstanbul bize başkaldırmadan biz ona sahip çıkmalıydık. Ama nasıl?

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun