Hız – Hareket – Hareketsizlik ve Kitaplar

Işık ve elektromanyetik dalgalar vakum da ve -270 C° soğuk ortamda saniyede 299.792 km hızla hareket ediyor.

Işık parçacıklar arasındaki elektromanyetik etkileşimden doğan “foton” isminde radyasyon şeklidir. Işığın farklı bir özelliği var, göze göründüğü şekilde kesintisiz düz bir çizgi halinde olmayışı. Bilim insanlarının hesap ve gözlemlerine göre ışık paketler halinde, yani küçük kümeler şeklinde yayımlanıyor. Bu paketlere foton, “kuantum” ve daha başka radyasyonlarda farklı isimler altında da kuantum olmasından dolayı hepsine genel olarak “parçacık” denir. Işık bir başka parçacık ile çarpıştığı zaman biraz yavaşlıyor ama kalan hızı halen saniyede yüz bin kilometrenin üzerinde kalır. Parçacıkların bir özelliği, kütlesinin ve ebatlarının sıfır olmasıdır. (Bu “sıfır”ı kütle ve ebat ölçüleri hesaplanırken çıkan neticelerde 0 virgülden sonra gelen onbeş ile yüzlere varan sıfırların peşinden herhangi pozitif ve sıfırdan yüksek rakamların olmasına borçluyuz.) Bundan dolayı parçacıklar bir taşıyıcıya ihtiyacı olmadan hareket edebilen “dalga” olarak nitelendiriliyor. Bu bilgilerin matematiksel ve gözlemsel kanıtı 1860’lardan 1930 a kadar sürüyor. Bu süreçte Werner Heisenberg Belirsizlik İlkesi’ni ve Parçacık-Dalga-İkilemi’ni keşfediyor. Belirsizlik İlkesine göre bir parçacığı gözlemlerken ya onun bulunduğu yeri yada hızını tespit edebilirsiniz, ama hiçbir zaman iki değeri aynı anda ölçemezsiniz. Çünkü parçacıklara sonsuz yaşam süreci atfedilmesine rağmen parçacık her an dağılıp yeniden oluşabiliyor ve dalga halinden kütlesel maddi haline ve tekrar tersine dönüşebiliyor (=Parçacık-Dalga-İkilemi). Bu değişim sadece o anı gözetlerken oluyor. Gözetlenmediği sürede bu değişiklik oluşmuyor. Heisenberg’in bu teoremleri meşhur Çift Yarık Deneyi ile kanıtlanıyor. Bu deneyi, yukardaki bilgileri çok güzel ve anlaşılır bir dilde anlatan ve görselleştiren videoda izleyebilirsiniz: https://youtu.be/jMtqToOsO90

Bütün bu bilgiler gündemimizde çok farklı bir versiyonda karşımıza çıktığı için Belirsizlik İlkesi’ni ve Parçacık-Dalga-İkilemi’ni yazmayı gerekli gördüm:

Yukarıdaki keşiflerin ardından karmaşık felsefi, dini ve ezoterik teoriler oluşuyor. Bugüne kadar halen, özellikle yaşam koçları ve gelişim desteği kitapları tarafından, aktarılan bu tezlerin bugünkü hali, tezin tezinin indirgemesinden sonra kalan bir iddiadan ibarettir: “Sen kendi gerçeğini kendin yaratabilirsin!” veya “İstediğin her şeyi kendin yaratabilirsin!”. Bu iddialar doğru değildir! Nerden biliyorum? Binlerce defa denedim bir türlü olmuyor. Ay sonunda banka hesap belgeme baktığımda param hep aybaşındakinden daha azdı, tersi hiç olmadı. Sınavlarım, iş/müşteri mülakatlarım ve insanlardan beklediklerim çoğu zaman istediğim şekilde sonuçlanmadı. Bu konuda yalnız olmadığıma inanıyorum. Elbette bu düşüncelerin bir de “inanırsan her şey mümkün” tarafı var, ama o kapıyı burada açmak istemiyorum.

Atomlar da sürekli hareket halindeler. Ancak atomların hızını ölçmek sadece gaz halinde mümkün oluyor. Element tablosundaki her atom farklı sıcaklıklarda katı halinden sıvı ve gaz haline geçtiğinden sabit veya ortalama bir hız tespiti sağlanamıyor. Örneğin gümüş 2200 C° ısıda kaynamaya ve buharlaşmaya, yani gaz haline geçmeye başlıyor ve o ısıda saniyede 675 metre hızla hareket ediyor.

Dünya ekvator hizasında kendi ekseninde saniyede 464 metre = saatte 1670 km hızla dönüyor. Yerinde sabit duran bir insan veya bina 1 günde 1670×24=40.080 km yol alıyor. Işık dünyanın etrafını 1 saniyede yaklaşık 7,5 kez dolanıyor.

Aynı anda dünya güneşin etrafındaki yörüngesinde saniyede 30 km yol alıyor. Malumunuz güneşin çevresinde bir tur 1 yıl sürüyor.

Aynı anda güneşe asılı olarak, onunla beraber, 240 milyon senede galaksimiz Samanyolu’nun merkezi çevresinde saniyede 220 km hız ile bir kere dönüyor. Diğer her türlü gök kütlesi, gezegenler, yıldızlar ve galaksiler benzer hızlarla hareket halindeler.

Bütün bu devasa hızdan biz ya bihaberiz ve/veya hiçbir şey hissetmiyoruz. Ruhumuz bile duymuyor bu hareketliliği. Fakat yukarıda yazdıklarımdan ve daha yazmadığım nice keşif ve ölçümlerden bir ilke beliriyor:

Hareket ve Hareketlilik İlkesi

Bu ilke kendini gezegenimiz Dünya’da sürekli kanıtlıyor. Dünyamızın dörtte üçünü kaplayan sular hiç durmaksızın hareket halinde. Denize dökülen bir bardak su tam bin sene sonra bütün denizleri gezerek döktüğünüz yere tekrar varıyor. Kıtalar, üzerinde bulundukları tabakalar sayesinde, senede 3 santim yol alıyorlar. Tabakalar birbirine çarptığı ve sürtüştüğü yerlerde depremler oluşuyor ve toprak, dağlar ve taşlar harekete geçiyor. Hava desen malumunuz.

Canlı varlıklara gelirsek netice aynı. Denizlerdeki canlılar en küçüğünden en büyüğüne kadar suyla beraber ve suyun içinde daimi hareket halindeler. Birçok balık türü yumurtlamak için binlerce kilometre ve ölümünü göze alarak doğdukları yere yüzüyorlar. Karadaki canlılarda yine aynısını görüyoruz. Bitkiler tohumlarını rüzgar, arı, kuş, böcek ve başka canlıların yardımı ile uzaklara aktarıyorlar. Gün esnasında çiçekler, otlar ağaçlar güneşin rotasını takip ederek harekete geçiyorlar. Karadaki diğer canlıların diğerlerinden hareket konusunda bir farkı yok: Sonsuz hareket her türde vaki. Tüm yaşam türlerin hareketini sağlayan ise üç ilke/kanun/komut/içgüdü aynı:

BESLEN, KORUN, ÜRE!!! Yani varlığının devamını sağla.

Bu komutlar doğrultusunda tüm canlıların DNA ve genleri her nesilde güncellenip yeniden yazılıyor. Tekâmül bile ileriye doğru hareket ediyor.

Gelelim insanlara. Bilim insanlarının tahminlerine göre 55.000 kişilik Homo Erectus nüfusu Afrika’da iki milyon sene önce dik yürümeye başlıyor. Günümüzün teknik imkânlarıyla analiz edilen iskelet kalıntılarına göre bir milyon sene sonra Endonezya da Java adasına ulaşıyor. 2019 da son bulunan iskelet fosiller 117 bin ile 108 bin yaşı arasında olarak belirleniyor. Bu süreçte Homo Erectus Afrika’yı, Arap Yarım adasını, Anadolu’yu ve oradan Avrupa’yı, Asya’yı, Amerika’yı, binlerce adaları ve Avustralya’yı keşfediyor. Her vardıkları yörelerde sürekli birkaç tanesi kalıyor ve ancak oranın çevresini de keşfettikten sonra yeni istikametlere göçlerini sürdürüyorlar. Yollarında her türlü arazi, iklim, bitki ve canlı varlıklarla karşılaşıyorlar. Hastalıklar geçiriyorlar, yaralananlar, zehirlenenler ve ölenler oluyor. BESLEN, KORUN ve ÜRE ilkelerine uygun olan yerlerde uzun süre, onlarca veya yüzlerce nesiller boyunca yaşamlarını göçebe olarak devam ettiriyorlar. Bu süreçlerde ilk alet kullanımını ve imal etmesini öğreniyorlar. Bu yetenek ilk halinde ancak taşla sert çekirdekleri ve buldukları kadavraların kemiklerini kırmak üzere veya kopardıkları dalları değnek olarak kullanmaları şeklinde belirleniyor. Kısaca hayatlarını hareket halinde geçiriyorlar.

Beden binlerce defa şekil değiştiriyor. Bir yerde insanların boyları büyüyorken diğer tarafta kısalıyor. Bir yerde gözler büyüyor ve göz kapakları açılırken, diğer yerde küçülüyor ve kısmen kapanıyor. Ten rengi ortama göre değişiyor. Kemikler uzuyor veya kısalıyor, kafatası şekilden şekle giriyor. Bir şey hariç, o da beyin, o sürekli büyüyor. Bu bitmek bilmeyen gezintiler sürecinde DNA ve genleri her nesilde, edinilen her türlü deneyimleri kayıt ederek, güncellenip yeniden yazılıyor. Bütün bu değişikliler insanı bulunduğu bölgede daha başarılı (Beslen, Korun, Üre) hale getirmek üzere gerçekleşiyor.

İnsan Homo Sapiens’e doğru evrimini 150 – 200 bin sene evvel tamamlıyor. Gırtlak kemiğinin şekli ve yeri değiştikten sonra ilk konuşma imkânı ve ihtiyacı bu dönemde başlıyor. Çünkü bu evrim sayesinde yeni ve farklı sesler üretebilme yeteneğine sahip oluyor. Aynı dönemde insan düşünmesini öğreniyor. Düşünerek kendi varlığını, çevresini ve deneyimlerini birbiri ile ilişkilendiriyor. Homo Sapiens, yine bilim insanlarının tespitlerine göre ortalama 25 kişilik gruplar halinde göçlerini devam ettiriyorlar. Yaklaşık 50 bin sene önce, çevresinde ve kendi yaşamında her şeyin geçici ve ölümlü olmasına rağmen güneş, ateş, su ve toprak’ın daimi sabit olarak var olduklarını fark ediyorlar. Tahminlere göre, 130 -180 bin sene sonra bu farkındalık dinlerin temeli olmaya başlıyor.

Tarihleri boyunca yaşanan deneyimlerden bitkilerin toprağa bağlı olduğunu ve beslenmek için topladıkları köklerden de bu bağın toprağın derinlerine kadar gittiğini biliyorlar. Çünkü göç sürecinde toprağa insanların düşürdüğü ve attığı tahıl ve çekirdeklerin yerinde, tekrar uğradıkları zaman yeni bitkilerin ve ağaçların büyüdüğüne tanık oluyorlar.

Bu bilgiden çıkardıkları ilk anlayış ise, toprağın hayat veren bir güç olduğudur ve bu güce bir şey verirsen o da sana meyve, yani besin ve hayat verdiğidir. Tarihçilerin ve antropologların yorumlarına göre insanlar bu varsayımdan yola çıkarak ölülerini toprağa gömmeye başlıyorlar. Umutları ve dilekleri ise toprağın ölüye tekrar can vermesidir. Toprağın insan dileklerini kabul etmesi için ölü ile beraber değerli saydıkları meyve ve çekirdekleri de hediye olarak gömüyorlar. Umutları gerçekleşmese bile mezar üzerindeki bitki örtüsünün bollaştığı fark ediliyor. Farkında mısınız? İnsanlık tarihinde ilk hediye, ilk kurban ve ilk rüşvetle tanıştık. Bu davranış daha sonra töre olarak devam edip, ortaya çıkacak çoğu dinlerde anlam yükünü değiştirerek bugüne kadar devam ediyor.

Bir diğer anlayış ise, tarım olanağıdır. Yani toprağa ağaçtan veya çalıdan kopardığımız bir dalı, meyve çekirdeğini veya yaban tahılı toprağa gömersek, oradan bir müddet sonra yenisi çıkıyor. Homo Sapiens (yani düşünen insan) tarımı 130 bin sene her fırsatta deniyor. Deneyim arttıkça daha cesaretleniyoruz, gerekli olan bütün şartları keşfedip uyguluyoruz. Denemelerimizi daha büyük arazilere genişletiyoruz. Ve nihayetinde ihtiyacımızdan fazlasını üretiyoruz. Bu fazlayı yanımızda taşıyıp göçebeliğimize devam etmek mümkün olmuyor. Açık arazide yığın halinde bırakıp gece oraya en yakın mağara, koruyucu kayalıklar veya ağaçlar altında uyuyoruz. Daha sonra ağaçlardan kendimize barınak yapmasını keşfediyoruz. Çevredeki hayvanlar gece bizim tahıl yığınlarımızı yemeye ve talan etmeye başlıyor. Tahıl yığınını dallar ve çalılar ile örtüyoruz, faydası olmuyor. Çevresine taşlar kayalar yerleştiriyoruz, olmuyor ve bize de tahıla ulaşmayı zorlaştırıyor. Uzun uğraşılarla taşları yontuyoruz ve sonunda duvar örmeyi başarıyoruz ve tahılımızı korumakta başarılı oluyoruz. Bu süreçte tahıla gelen fare sürülerinin peşinden kediler de etrafımızda çoğalıyor. Kediler kendilerini evcilleştiren, insan etrafındaki ilk ve tek hayvandır. Taş yontmasında ve duvar örmekteki tecrübemiz kendimize de taş ve topraktan barınak yapmamızı sağlıyor. Mimari ve her türden el sanatları bu dönemde peş peşe doğuyor. Sonunda ise, yerleşik yaşamın temeli atılmış oluyor.

Her iki anlayış yaklaşık 20 bin sene önce başlayan yerleşik yaşamda önem kazanıyor. Tarım, imar, Tanrı anlayışı, dinler, kültürler, diller, medeniyetler, teknolojiler ve toplum idare yöntemleri insanın yerleşik yaşama geçtiği her yerde türemeye ve yükselmeye başlıyor ve günümüze kadar devam ediyor.

Fakat aynı anda dünya, doğa ve insanlık çökmeye başlıyor. Yerleşik yaşam, varlığımızın temel ilkesi olan hareket ve hareketlilik ilkesini aşırı büyük ölçüde azaltıyor, hatta günümüzde sıfıra kadar düşürüyor. Beden yapımız ve özellikle beynimiz evrim sürecimizdeki hareketlilik üzerine inşa edilmiş. Hareketli yaşamımızda daima çeşitli değişiklerle karşılaşıyorduk. Bunlara uyum sağlamak üzere sürekli çözüm üretmek, yani yeni barınaklar aramak, yeni hayvan türleri avlamak, yeni bitkilerden beslenmek zorundaydık. Hareket ve değişiklik ve besin sorunu azaldıkça beynimiz bizi daha çok düşünmeye zorladı. Çareyi gökleri, yıldızları araştırmakta, el sanat yeteneklerimizi, kıyafetlerimizi ve dilimizi geliştirmekte bulduk. Ancak, her biri ve de hepsi yeterli gelmedi. Ve insan kendini ve varlığını sorgulamaya başladı. Anlam aramaya başladı. Hoş geldiniz dinler. Bu başlangıcın sonuna henüz ulaşamadık. Kendimizi değiştirmeye başladık, dövmeler, makyajlar, takılar ve mücevherler ortaya çıktı. Toplu yaşam görmediğimiz bilmediğimiz hastalıklar üretti. Toplu yaşam farklı kurallar ve yönetim gerektirdi. Ama beslenme, korunma ve üreme imkânımız buna rağmen kolaylaştı. Ancak, bulduğumuz her türlü yetenek ve çözümler ortamı sabitleştirse de kalıcı olamadı. Çünkü hareket yoktu. Mal mülk sahipliği artık değer olmaya başladı. Tahıl yığınlarımızı hayvanlara karşı korurken yapıcı olabiliyorduk onlara karşı beslenme ihtiyacımızın gerektirdiğinden fazla zarar vermiyorduk. Ancak malımızı mülkümüzü korumak için silahlar ürettik ve kullandık. Hareket eksikliğini gidermek üzere imparatorluklar (emperyalist kelimesi imparator kelimesi ile aynı kökten gelir) kurup gücümüzün yettiği her yeri ve halkı fethettik. Olmadı, çünkü bu hareket, evrim ölçeklerine göre çok kısaydı. Yani uzun süredir, HAREKETSİZLİK yaşıyoruz ve ondan kaynaklanan sorunları çözemedik. Fakat beynimiz ve bedenimiz bizi aralıksız harekete ve herhangi bir probleme çözüm aramaya yönlendiriyor. Beynimizin bu çağrısına uymazsak, bugün “medeniyet hastalıkları” ile anılan hastalıklara maruz kalıyoruz. Organlarımız işlevlerinde grev yapmaya başlıyor, onların dokuları ölmeye veya kontrolsüz büyümeye başlıyor. Yeterli sayıda mikro ve makro varlıklarla temasa geçmediğimiz için beden alerjiler üretiyor, yani ender karşılaştığı değişikliklere karşı aşırı tepki gösteriyor. Hatta kendi hücrelerine karşı bile saldırıya geçiyor, otoimmün hastalıkları oluşuyor. Hormon dengemiz çalkalanıyor ve ruh sağlığımız bozuluyor. Beden ve beyin bu şekilde hakkını sürekli talep ediyor. Çünkü insanın bedeni ve beyni harekete ve bunun sağladığı değişikliğe muhtaç ve müpteladır.

Evet! Şimdi gelelim başlıktaki KİTAPLAR konusuna:

Yukarıda anlattığım beden ve beynimizin ihtiyaçlarını karşılamak için, binlerce olanakların yanı sıra kitaplar da bir çözüm olabiliyor. Kitaplar bedenimize olmasa bile en azından beynimize hareket ve değişiklik sağlayabilen bir araçtır. Daha başka nedir?

İlk halinde taş ve tahta tablettir, kâğıt destesidir, boya zeminidir, resim edilmiş düşünce ve ses kümesidir, bilgi ve veri bankasıdır ve güncel halinde bir elektronik dosyadır.

Ek Bilgi:  Kullanılan malzeme kâğıt taştan sonra en uzun ömürlüsüdür. MicrosoftResearch 2019 da yeni icat ettiği bir makinayı tanıtıyor. Bu makine “hello” kelimesini DNA ya kayıt ediyor. Kelimenin veri miktarı 5 byte, yani duvardaki ışık anahtarını 40 defa açıp ve kapatmaya eşdeğerde. Bu verinin DNA ya kayıt süreci 21 saat ve okuma süresi ise 6 dakika. MicrosoftResearch ön araştırma ve deneylerinde 1 milimetreküp DNA hacmine (bu hacim iri bir kum tanesinin hacmine eşdeğerdir) 1 gigabyte veri yüklemesini başarmıştır.
(https://www.golem.de/news/speichertechnik-microsoft-stellt-automatischen-dna-speicher-vor-1903-140188.html )
DNA’nın ömür süresi ise malum milyonlarca sene. (Bakın bu teknolojinin ortaya çıkması, ki gündemimize girmesi daha 15-20 sene sürebilir, şimdiden komplo, simülasyon, uzay varlıklarının deneyi gibi kuramların müritlerine inanılmaz malzeme verecektir.)

Bu nesnesel özellikleri kitapların bir eşya olduğunu belirliyor. Diğer eşyalarda olduğu gibi kitap kutsanacak bir şey değildir. Yani bir kitabı herkes okuyamaz, sadece seçilmiş insanlar okuyabilir, kitaba saygı gösterilir diye bir kural olamaz ve olmamalı. Kitaba dokunmadan önce abdest al, yere koyma, yüksek yere koy, şu odaya koyma, aman yere düşürme gibi özel saygı gibi talepleri yersizdir.

Kitapların esas ve asal değerleri içeriğin verdiği maneviyat, yani bilgidir. Kitap öncelikle bir bilgi barınağı ve veri bankasıdır. Barınan bilgi edebi, dini, ilmi, sanatsal, eğitici, eğlendirici, siyasi, ticari, teknoloji ve bunun gibi konularda olabilir. Bu özellikleri ile insana, özellikle onun beynine ve evrimine, çok fayda sağlayabilecek bir nesnedir, eğer doğru kullanımı biliniyorsa.

Kitabın faydalarına gelmeden önce tehlikeli ve zararlı olabilme özelliğine ışık tutmak ve farkındalık sağlamak gerekiyor. Bu anlamda bir kitabın yanlış, yani zıttı veya farklı daha yeni bir sürümü ilim tarafından kanıtlanmış, bilgi içermesini konu etmeyeceğim, çünkü en kolay ve çabuk fark edilecek ve çözümlenebilecek bir risk olduğuna inanıyorum.

Daha önemli olanı ise her bir kitap aynı bir fotoğraf gibi hareketi ve zaman akımını dondurması, durdurmasıdır.

Nasıl? Her kitabın içindeki bilgi ancak yazarın bilgi birikiminin ve yazılış/yayın tarihine kadar mevcut olan bilimin yansımasıdır. Yani kitap o anın fotoğrafı, zaman ve bilimin dondurulmuş, durdurulmuş hâlidir. Bu her türlü konunun yanı sıra edebi, sanatsal ve en çılgın fantezileri kapsayan kurgu içerikleri için de geçerlidir. Fantezi de üretildiği dönemin, coğrafyanın, toplum ve çevrenin darlığı veya genişliğini yansıtır. Buna kanıt bulmak için fazla uzaklara bakmaya gerek yok. En yakın örneği bu yazının ilk bölümünde sunduğum zaman, süreç ve hız rakamları ve birimleridir. Bu birimler tarih boyunca ilim ve teknolojinin geliştirdiği her yeni keşif ile tekrar tekrar daha hassas aletlerle ölçülmüş ve hesaplanmıştır. Mesela medeniyet ve yerleşik yaşamın başlangıcı Göbekli Tepe kazı ve bulgularından sonra arkeologlar, tarihçiler ve antropologlar tarafından 5 – 10 bin sene geriye atılmıştır. Bu güncellemenin, birkaç senedir gündem ve popüler olmasına rağmen, 30 seneye yakın kazı, ölçüm ve değerlendirme emeğinin neticesi olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Yani ilk Homo Erctus’un dik yürüdüğü, ilk Homo Sapiens’in düşünmeye başladığı, ilk evin yapıldığı veya ilk cenazenin toprağa gömüldüğü günlerin yıldönümünü kutlayacak kadar kesin bir bilgiye henüz sahip değiliz. Çünkü bu evrim bir anlık olay değildi; binlerce kabile ve coğrafyalarda farklı hız, kalıcılık ve dinamikle gelişti.

Bir veya çok kitabı okumakla hatta ezberlemekle bile, ebedi ve mutlak doğruyu, bilgiyi buldum, anladım gibi bir algıya kapılmanın anlamsız olduğunu göz ardı etmemek gerekir. İlim her an ve dönem farklı ve bildiğimize zıt sonuçlara varabilir. Kitap sadece bir sınav ihtiyacı olarak okunur veya ezberlenirse okuyanın ne beynini ne de bilgisini bir arpa boyu kadar bile ilerletmez. Kitaba karşı saygı yerine, içindeki düşünce, söz ve bilgi birikimine saygı etmek gerekir. Kitap sayesinde edinilen bilgiye saygıyı hakkıyla verebilmek için onun üzerinde düşünmek, sorgulamak, mümkün olduğu kadar çevremize yaymak, tenkit emek, eksik zannettiklerimizi tamamlamak çabası göstermekle ve deneyimlemekle gerçekleşir. Bu saygı girişimlerinin neticesinde edinilen bilgi kendi bilgimiz olmaya başlar. İşte tam o anda bilgiyi veren, yazan insanın önemi, adının minnetle anılmasının haricinde, arka plana düşer ve evrimin devamı başlar. Bir kitabı okuduktan sonra bu çabaları ihmal eder veya hiç uygulamazsak, kendimizi sadece cehaletin güncellenmiş sürümüne hapis etmiş oluruz. Okumak da kendi başına bir zanaat, sanat ve ilimdir.

Kitapların doğru kullanımına gelirsek, öncelikle onların nereye hitap ettiğine, yani gözlerimize, beynimize ve onun veri işlem yöntemine kısaca bakmamız gerekiyor. Burada konuyu öğretim, öğrenim ve iş hayatındaki gerekli olan sınav, sunum ve konferansta konuşmanın gereksinimleri ile alakalı bilgi edinimi ve işlemi olarak daraltıyorum. Elbette buradaki bilgiler her türlü okuma eylemi için kısmen veya tamamen geçerlidir.

Gözlerimiz okuduğumuz yazıyı, görme sinirler ile başa aşağı, ters fotoğraflıyor ve beyinin duyu merkezine gönderiyor. Beyin resimleri tersine çeviriyor ve onları bilinç sitemimize devrediyor, orada görmek işlemi tamamlanıyor ve biz gördüğümüzün farkına varıyoruz. Beyin’in esas ihtisası olan alan desen, şema ve şekil tanımlamak ve bulmaktır. Gözlerden gelen resimler bu amaçla taranıyor, neticeleri düşünce ve yargı merkezlerinde filtreleniyor. Buradan gelen kararlar ile biz okuduğumuzu anlamaya ve mevcut bilgilerimizle ilişkilendirmeye başlıyor, nihayetinde de gelen bilginin geçici veya kalıcılığı hükmüne varıyoruz. Beyin bu kararlar doğrultusunda okumakla elde ettiğimiz bilgiyi, nöron’lar ile yeni sinir hatları ve onların uçlarına binlerce sinaps’lar oluşturarak yeni bilgiyi kayıt ediyor. Bu sinir hatları bizim yeni bilgiyi ilişkilendirdiğimiz mevcut bilgilerin konuları ile direkt bağlantı kuruyor. Bilginin kullanım yoğunluğuna orantılı olarak bu yeni sinir hatları güçlendirilir ve kalınlaştırılır. Kullanımı azaldıkça hatlar incelir ve tamamen yok olur. Hatırlamak gittikçe zorlaşır veya imkânsız olur.

Basit bir örnek vereyim: YEŞİL nelerle ilişkilendirebilir? Renk, doğa, sanat, siyaset, para, din, kimya, yemek, bayrak, giysi, makyaj, sağlık, spor; ki bunlar sadece birkaç küme başlığı. Bu ve başka kümelerin altında daha on binlerce detaylar var. Beyin YEŞİL i yeni bilgi olarak edindiğimiz an onu her bir küme ve detaylar ile nöronlarla birbirine bağlar.

Biz bir kitabı okurken beyin yazılı kelimelerin (yazılı ses sembolleri dizelerinin) seslendirilmesine ihtiyaç duymuyor, sadece görmek ona yetiyor. Örnek: Bir lavabonun kapısında erkek veya kadın resmini gördüğümüz zaman içimizden sessizce erkek veya kadın olarak tekrar etmiyoruz.

Ancak bütün bu işlem dizisi sadece bir şartın var olmasından sonra işliyor: mevcut bilgi. Beyin tamamen yeni bir bilgiyi işleyemiyor, kategorize edemiyor, mevcut veriler ile ilişkilendiremiyor, iyi-kötü, faydalı-faydasız değer ve yargıları tanımıyor ve kayıt edemiyor. Mesela Çince bir yazıyı okuma yazmadan yoksun ve Çin’in varlığından habersiz bir topluluğa göstersek, onların beyinleri ERROR ışıklarını yakar. Onların tanımlayabilecekleri ancak kare, daire, çizgi ve belki aşina oldukları ağaç, ay, güneş benzeri gibi cisimlerin şemaları olacaktır.

Bir kitabi öğrenmek amacı ile okumadan önce ve okurken yapabileceğimiz birkaç basit hamle ile beynimizin veri işlemine ve öğrenme hedefimize büyük yardım sağlayabiliriz. Bu bilgiler 1997 senesinde katıldığım (Almanca) “Hızlı Okuma” internet kursundan alıntıdır.

Hazırlık olarak kitabın içindeki yeni verileri beyine tanıtıp aşina haline getirmek için kitabı ilk sefer elinize aldığınızda yapacaklarımız:

  • Kitabın kapağındaki yazar ve kitap isimlerini okumak, eğer kapakta varsa görsel ve grafiklere bakmak, ilk sayfalarda bulunan yazarın kısa tanıtımını, baskı tarihini, yayın evini dikkatle okumak. Bu bilgiler bizim bir sonraki kitabın seçiminde tercih unsurlarınız olacaktır.
  • İçindekiler listesini ve önsözü büyük itina ile okumak, her ana başlığın ve alt başlıkların ilk ve son cümlesini okumak ve sonrasından kitabı birkaç saat okumamak. Böylece yazarın ve eserin düşünce kronolojisi ve iskeletini beyninize tanıtıyorsunuz.

Bir kitabı okumaya başladığımızda artık konu ve eserin yabancılığı ve yeniliği azalmıştır. Okurken yapacaklarımız ise:

  • Kelimeleri sessizce içimizden konuşmadan sadece satır üzerinde soldan sağa doğru bakmak büyük zaman tasarrufu sağlıyor;
  • Okuduğumuz satırın altındakileri bir cetvel veya kâğıt ile kapatmak bir daha zaman tasarrufu sağlıyor;
  • Kitabın veya bölümün hacmine göre okuduktan sonra bir müddet ara vermek (bu süreyi herkes kendi ölçüsüne göre beliriliyor) ve sonrasında “zihin haritası” çizmek. Zihin haritaları için farklı renklerde kalemler ve geometrik şekiller (kare, üçgen, daire, elips) kullanıp şekillerin içine bir veya iki anahtar sözcükler yerleştirerek edindiğimiz verileri anladığımız şekilde (anlatıldığı gibi değil) görselleştiriyoruz.

Umarım yazımda sunduğum bilgiler bana olduğu kadar size de fayda sağlar. Buraya kadar sabır edip okuduğunuz için teşekkür ederim.

Nizamettin Karadaş

Not: Almanca düşünüp Türkçe’ ye tercüme ederek yazdığım için yüzlerce defa çeşitli sözlüklere bakma mecburiyetinde kalıyorum. Bu anlamda en çok başvurduğum eser olan TDK Türkçe sözlüğündeki deneyimlerimden bu sözlüğün oldukça yüzeysel ve edebi ve akademik ihtiyaçlar için yetersiz olduğu kanaatındayım. TDK’nın uzman denetiminde hazırlanmış Etimoloji, Eş veya Yakın Anlamlılar ve Türkçe ’deki Yabancı Kelimeler sözlüklerini çok aradım.

 

 

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun