Hiç Yasaklanamayacak Bir Şeydir ‘YAŞLILIK’

Babalarımızın kimisi mavi gözlüdür, kimi kara, kimi ela gözlü. Ama hepsi tek renk bakar evladına. Babaların bakışları şeffaftır. Dupduru su gibidir. Tabiatın ortasında serin akan şelaleye baktığınızda rahatlar gibi rahatlarsınız babanızın gözlerine baktığınızda.

Bugün size büyüklerimizi anlatacağım. Pandemi dönemi yaşıyoruz. Onları ne kadar ihmal ettiğimizden hatta hor gördüğümüzden bahsedeceğim. İki de öykü sunacağım size. Seküler hayatın içinde hedon bir yaşantı için manevi değerlerimizi, bizi biz yapan hatta bize insan denmesini sağlayan değerlerimizi hatırlatacağım.
Hatırlatacağım dedim, çünkü; hepimiz biliyoruz bu yazdıklarımı, sadece hatırlayacağız.
Babalarımız, onların babaları dedelerimiz daha öncesini yaşamaya, hatırlamaya yaş ömrümüzü yetmeyeceği için şimdilik sadece ikisini yazayım dedim.
Baba, herkes için özeldir. (Tabii bahis konusu olan iyi, doğru, düzgün, ailesine düşkün babalardan bahsediyoruz.)

Babalarımızın kimisi mavi gözlüdür, kimi kara, kimi ela gözlü. Ama hepsi tek renk bakar evladına. Babaların bakışları şeffaftır. Dupduru su gibidir. Tabiatın ortasında serin akan şelaleye baktığınızda rahatlar gibi rahatlarsınız babanızın gözlerine baktığınızda.

Eve gelir, yorgundur, bir çok zorlukla karşılaşmıştır hayatın olağan akışı içinde. Derdi evine ekmek götürmektir her zaman. Biz ise onun dinlenmesine yardımcı olmak yerine gelir gelmez isteklerimizi şikayetlerimizi sıralamaya başlarız, akşama kadar üstlendiği negatiflik yetmez gibi bir de biz yükleniriz.
Bu örnekler çoğaltılabilir. Demem o ki; babalarımızın, dedelerimizin, yaşlılarımızın kıymetini bilelim. Onları hoş tutalım. Kimin ne zaman öleceğinin belli olmadığı bir dünya da başta büyüklerimiz olmak üzere bir birimize sahip çıkalım. Unutmayın şu an onların geldiği noktaya sonra sizde, biz de geleceğiz. Evlat babasından ne gördüyse babasına da onu uygulayacaktır. Çocukluğumuzda ilkokulda bize okutulan “Tahta çanaklar” öyküsünün bir benzerini buldum sizin için tüyleriniz diken diken olarak okuyacağınızdan eminim. Babalarımızı sadece işimiz düştüğünde hatırlamayalım. Akıl almak ya da para almanın dışında babasını hatırlayanlar çoğalmalı. Elbette babasını, atasını el üstünde tutan çok insanlarımız var, onları kutluyorum.
Lafı fazla uzatmadan ilk öykümüzü okuyalım. (ALINTI Öyküler!)

Bağ evine eşya gibi bırakılan baba


“Adam karısının dırdırından, babasını şikayet etmesinden bıkmış, ne yapacağını şaşırmış durumdadır. Yaşlı adam oğlu ile gelininin kendi yüzünden kavga ettiklerini görür için için ağlarmış. Bir gün kavga büyümüş gelini, babasıyla kendi arasında seçim yapmaya zorlamış yaşlı adamın oğlunu. Adam çaresiz kalmış babasını bağ evine götürüp orada bakarım diye düşünmüş.
Küçük oğluyla babasını arabasına bindirmiş bağ evinin yolunu tutmuşlar. Yaşlı adam için için ağlıyor oğluna bir şey diyemiyormuş. Adam babasını içi parçalanarak bağ evine yerleştirmiş. Babasına sık sık geleceğini ve bütün ihtiyaçlarını karşılayacağını söyleyip ağlayarak oradan ayrılmış. Dağ başında bir eve bırakılan yaşlı adam da ağlıyormuş.
Yolda küçük Ali babasına dedesini neden orada bıraktıklarını sormuş. Adam annen istemiyor oğlum demiş. Bu kez çocuk baba peki sen yaşlanınca ben de seni buraya mı getireceğim deyince adam yaptığı hatayı anlamış ve hemen geri dönerek babasının elini ayağını öpmeye başlamış. Yaşlı adam torununa dönerek oğlum sen sen ol el kızı için bel kemiğini dağ başına atma demiş”

İnsan okurken bile utanıyor. Titriyor, ürküyor. Babanızı bir bağ evinde ölümü beklemeye kim razı olabilir ki. Hangi gelin bu kadar insafsız olabilir ki.

Yaşlı bir baba… 


“Kuzu etinden imal edilmiş yaprak döneri çok severmiş…
Bir gün canı yaprak döneri çok çekmiş. Babasının isteğini fark eden oğlu, almış babasını ve güzel bir lokantaya götürmüş… Baba, yemeği önce kendisi yemek istemiş… Ancak yaşlılığın verdiği zayıflık sonucu elleri titrediği için lokmayı ağzına götürmek istediği her seferinde üzerine dökmüş, yağı sakalına damlamış…
Lokantadaki insanların bakışları da pürdikkat onların üzerindeymiş… Aşağılayıcı bakışlar, alaycı tavırlar, surat ekşitmelerle arada bir yaşlı babaya bakıyorlarmış. Bir süre sonra oğlu sabır ve itina ile lokmaları babasının ağzına koymaya başlamış…
Nihayet yemek bitmiş ve oğlu babasını alıp lavaboya götürmüş, elini-yüzünü iyice yıkamış, üstünü-başını silip temizlemiş, saçını-sakalını düzeltip taramış, gözlüklerini silip gözüne takmış, ardından da koluna girip dışarı çıkarmış…
Lokantada bulunanların hakaretamiz bakışları hâlâ onların üzerinde… Hiçbir bakışı umursamayan çocuğun ise yüzünde hep tebessüm varmış, babası çok sevdiği yemekten yiyip lezzet aldığı için…
Yemek parasını ödeyip çıkıyorlardı ki, arkalardan yaşlı bir amca seslenmiş:
– Hey evlat, burada bir şey bıraktığını unutmadın mı?
Az düşündükten sonra çocuk cevap vermiş:
– Hayır, masada bir şey bıraktığımı sanmıyorum!
Yaşlı amca:
– Hayır evlat, yanılıyorsun. Sen burada çok değerli bir şey bırakıp gidiyorsun!
Şaşkınlık içinde:
– Ne bırakmışım ki amca?!
– Sen burada, her evlat için bir ders ve her baba için bir umut bırakıp da gidiyorsun!…
Tam bir sessizlik hâkim olmuştu salona… Herkes yaptığından, düşündüğünden utanç duyuyordu…
Unutmuşlardı bir an, her sıkıntıda babalarına sığındıklarını:
– Baba! Şunu istiyorum. – Baba! Bana şunu al.
– Baba! Şu okulda, şu üniversitede okumak istiyorum, şu kadar harç gerekiyor.
– Baba! Okul masrafları için şu kadar para lazım.
– Baba! Falan şehre gezmeye gitmek istiyorum, para ver.
– Baba! Doğum günümde bana ne aldın?
– Baba!…– Baba!…
Ama bir defa olsun dememişlerdi sanki:
– Yanımdasın ya baba, benim için her şeye değer ve yeter!…
– Babam! Senin yanında olmak benim için bir dünyadır…
Hep sahip olmak istediklerimizden söylenip durduk, yokluklarımızdan sitem edip şikâyetçi olduk… Ama belki de hiç sormadık ona:
– Baba! Senin benden bir isteğin var mı?
Çoğumuza sormuşlardır kesin çocukluğumuzda, “Anneni mi çok seviyorsun, babanı mı?” diye. İlk başta “Her ikisini.” desek de az ısrar sonucu utanarak, sıkılarak kısık sesle, “Annemi.” diyorduk; buna rağmen baba içindeki acıyı bize hissettirmeden tebessüm ediyordu. Kim bilir, belki de herkesin yanında utanıyordu…
Ama bir gün gelir de kayıp giderse elinden, aile fertlerinin güzel yaşaması için ne tür zahmetlere katlandığını işte o zaman anlarsın…
Düşünüyorum da baba hakkında bir sure inmiş olsaydı, kesin babaya da yemin edilirdi:
Andolsun ekmek kokan nasırlı ellerine!…
Andolsun hep kaygı taşıyan gözlerine!…
Andolsun içine akan kutsal gözyaşlarına!…
Andolsun keder dağına dönüşen yüce kalbine!…
Andolsun gururuna, garipliğine, kadri bilinmeyen kadrine!…
Cennet senin ayaklarının altında olmasa da…” 

Bu yazıyı neden yazdım.? Anlatayım; pandemi döneminde 65 yaş üzeri sokağa çıkma yasağı uygulandı ya. Güya onları korumak adına. Evde rencide edilebileceklerini, yük olarak görülebileceklerini, alay konusu bile olabileceklerini hesaplamadılar.
Halbuki o yaşlılarımız o kararları alan bakan gibi kaç bakan gördüler, kaç hükümet, kaç meclis eskittiler. Dayanamayıp sokağa çıkanları hadsizler durdurup maske takmaya, başına kolonya dökmeye kalktılar. Onlar 68 ya da 78 kuşağıydılar, bilemediler cahiller. 
Denizler asıldığında hönkürerek ağladıklarını bilmeyenler hatta Deniz’lerden haberi bile olmayanlar onlarla alay etti. Etmeyin. Dünyada yasaklanamayacak, önüne geçilemeyecek tek şey varsa yaşlılık.
Etmeyin, yaşlılara saygıda kusur etmeyin.

Eleştirilerinizi ve yorumlarınız dursunuzun33@hotmail.com adresine iletebilirsiniz. Sağlıcakla kalın
Gazeteci/Yazar/Danışman Dursun UZUN

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun