‘Hasan Tahsin’ Ruhu

Türk Direnişini başlatan, yazar ve gazetecilik yapan kişinin; kalemi bırakıp ilk kurşunu sıkmasıyla başladı her şey.

Tecavüze uğruyoruz, öldürülüyoruz, üretim yapamıyoruz, adaletsizce yönetiliyoruz, Arapları toprağımıza getirip vatandaşını mülteci konumuna getiren sistemde, bir sürü şehit verip üzerine kakılıyoruz, toprağımız satılık, ormanlarımıza/doğamıza/hayvanlarımıza zarar verildi, tarihi eserlerimiz yıkıldı, insanlar evsizleşiyor, tecavüzler arttı, işsizlik çok arttı, her şey ateş pahası, mallarımıza gasp ediliyor, açız, emperyallerin elleri ceplerimizde, sıcak savaştayız uyuyoruz üstelik! Ülkemizde bu faşizmle birlikte adalet de maalesef hayal oldu.

Bir kurtaran bir başkaldıran bekliyoruz, yok! Öne çıkabilecek kimseyi de koruyamıyoruz. Öne de çıktığımız yok! Direnişe dair ruhumuz da zayıf, fakat cesaretli söylemlerde üzerimize yok.

Bir Mustafa Kemal daha yok, orduda güçlüler de ayıklandı, hatta Kozmik Oda’nın kapılarını açıp, yüzlerce casus askerimizi de kurban verdik. TSK eskisi kadar güçlü değil, bunu görmek için zehirlenen askerlerimizden pay biçin, ne koşullarda onları yaşatıyorlar ve satılan fabrikalardan; hatta eskiden tüfekle özel günlerde yürüyüş yapan askerlerin kılıçla kuşanmaları… Bu şu demek, olası durumlarda askerimiz; uzay çağında gelişen savaş araçlarının karşısında kılıçla yanıt verecek demektir ki silah fabrikalarının Katar’a satılışı da düşmanların önlem mamulü olması muhtemeldir.

Hepimiz birbirimize, birbirimize de gündemler bakıyor. Kim bilir kaç memleketin yıllık gündemini, bizim ülkede (kimilerine göre gayrimenkul bu vatan) geçen gündemlerin toplamı bir günümüzden azdır.

Kimse acımıyor bize; ne aç kalıp intihar edene, ne de hastasına ilaç götüremeyene. Savaşın topu da geldi alayı da.

Bir ‘Hasan Tahsin’ gibisi Gelmedi! Oysa, tüm etnik ayrımlar acıda aynı renk. Benzimiz attı, kaldırılacağı kalmadı bu cehennemin. Birleşmek ve akıllı olmamız gerek. Önce hayatta kalmayı amaç edinmek, sonra kendimizi korumamız gerek. Kurtuluş Savaşı’ndak düşmanlarımızı unuttuk, emperyaller tekrar cirit atıyor ve soğuk savaştayız. Etnik ayrım gözetmeksizin memleket en mühim meselemizdir.

19 Mayıs, hayatımın milladıdır. Çünkü, bugünlerde yaşadıklarımdan öğrendiğim şey ilk ayağa kalkmakmış.

Ülkemizin kurtuluşundaki emek veren ve bize bu cennet vatanı miras bırakan başta; Başkomutanım Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, tüm şehit atalarımızı ve gazilerimizi hayranlıkla yad ediyor; ruhlarının şad olmasını diliyorum.

Mustafa Kemal Atatürk’ün sınıf arkadaşı ile ilgili anlatımı:

“Tahsin Efendi benim sınıf arkadaşım idi. Yüzbaşı iken istifa etmiş veya tekaüt edilmiş ve Selanik’te Silah gazetesini çıkarıyordu. Bu gazete okuyanlarca malum olduğu üzere mahalle kahvehaneleri müdavimlerini galeyana getiren mahiyette manalı manasız sözler, fikirlerle mali idi. Tahsin Efendi (Silahçı Tahsin) lakabını almıştı. Bu suret talakkub, iki muhtelif nevi talakkubdan neşet etmişti. Bazıları Silah gazetesinin adeta atıp tutmalar naşiri olmasından istihza makamında ve diğer bazıları… Avam, bu gazeteyi mahalle kahvesinde biri yüksek sesle okuyup diğerleri dinlediği zaman adeta ateşlendikleri ve Tahsin’in palikaryalara veya Moskoflara savurduğu ağırca küfürlerin düşmanların ciğergâhına bir tüfek, bir silah mermisi gibi tesir etmekte olduğundan asla şüphe etmedikleri için makamı takdir ve teşcide bu (babayiğit)’e (silahçı) demişlerdi. Bunun şahsını, ahlakını, kuvvet-i ruhunu tanımayanlar yazılarını okudukları zaman kendisini hakikaten sevdayı milliye ve aşkı vatanla kalbi yanan ve ateşin şevkiyle millet ve vatanı için ölümler arayan bir kahraman zannedebilirlerdi. Erbab-ı izan için cehalet ve şarlatanlığı takdir etmek bittabi müşkül değildi… Fakat köylerde, kasabalarda, hatta büyük şehirlerde avam için Tahsin, milliyet ve vatanperverliğin bir sembolü idi. Bence de zavallı garip bir tip idi” 

(Kaynak: Afet İnan, M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1983, sayfa: 47)

Silahçı Tahsin Bey (Hasan Tahsin) 1914 yılında öldürülmüş ve cesedi bir çuvala koyularak Edirnekapı Mezarlığı’na bırakılmıştı. Atatürk Silahçı Tahsin Bey’in ölümüne kadarki süreci anılarında şöyle anlatıyor:

“Biçarenin akıbeti pek feci olmuştur. 1913’te Sofya’da Ataşemiliter bulunduğum sırada, bir gün Silahçı Tahsin’in, sırtında alelacayip bir sivil elbise, ayaklarında ihtimal zabitlik zamanından kalmış bir çizme olduğu halde sefarethanenin önünde gördüm.

– Hayır ola, Tahsin Bey, dedim. Burada ne arıyorsunuz, ne vakit geldin?

– Dün geldim, dedi. Sizi arıyordum. Görüşmek istiyorum.

– Buyurun, dedim. Ben sefarethaneye girmek üzere gelmiş iken sarf-ı nazar ettim. Tahsin Bey’le beraber kendi ikametgâhıma gittik. Ben Sofya’da Boulouvard Ferdinand’da bütün Sofya arabalarınca Numiero Trissisedim denmekle tanınan güzel bir evde ikamet ediyordum…

Enver Paşa, teşkilat-ı mahsusa namı altında bir teşkilat vücuda getirmiştir. Bunun gayesi Memalik-i Osmaniye haricinde Makedonya’da, Kafkasya’da, Mısır’da, Afrika’da, Acemistan’da, Türkistan’da, hülasa Osmanlı Amal-i Milliyesi’nin küşayiş bulabileceği her yerde mekasıd-ı hususiye takip etmek…

Bağdad’da, İngilizlerle muharebede mağlup olduğu için müteessir olup, intihar eden Süleyman Askeri Bey bu hususta Enver Paşa’nın en ileri muavinlerinden bulunuyordu.

Bu teşkilat-ı Mahsusa’nın en faal şubesi Makedonya ile iştigal edeni idi. Bir aralık İstanbul’da, Bulgar komite rüesasından bazıları ile yapılan müzakerat neticesinde bir (Makedonya) Komitesi teşkiline ve müştereken çalışmaya karar vermişler… Süleyman Askeri, bu maksat için Sofya’da, adeta bir murahhas olarak sık sık isbat-ı vücut ediyordu. Süleyman Askeri Beyin Basra Valiliği ve kumandanlığına tayininden sonra, benim arkadaşım olan ve Solak İbrahim denmekle arkadaşları arasında maruf olan bir zat hemen aynı vazifenin ifası için Sofya’ya gelmişti.

İstanbul’da, her kahramanım diyeni komiteye ithal ve Makedonya’ya geçmek üzere Sofya’ya izam ediyorlardı. Silahçı Tahsin Bey de bu meyanda gelmişti. Bu zavallı her işi Silah gazetesinde avama aşk ve galeyana ve fakat hareketsiz bir takdire sevk eden makaleleri yazmak gibi bir vazife ifa edeceğini tahayyül ederek Sofya’ya kadar gelmiş. Burada Makedonya’ya geçmek, dağlarda eşkıyalık etmek, silahı gazetesinin serlevhasından eline almak ve kullanmak lazım geleceğini anlayınca, Tahsin yapamayacağı bir işe sevk edilmiş ve İstanbul’da sefalet ve ıstırabını şurada, burada söylemekten mütevellit mahzurun refi ve defi maksadıyla İstanbul’dan biliğfal çıkarılmış olduğunu anlar…

Şimdi ne yapayım, dedi.

– Arkadaşlarınla beraber gideceksin, ayağına çarığı geçirecek ve eline mavzeri alacak siyasi maksadınız ne ise onu istihsal edinceye kadar çalışacaksın, dedim.

– Ben, evvela siyasi maksadın ne olduğunu anlamadım. Kimse bana bir şey anlatmadı. Ben böyle körü körüne dağlarda dolaşamam, İstanbul’a döneceğim, dedi.

– İstanbul’a dönemezsin, dedim.

– Niçin! Dedi.

O zaman intisap ettiği komitenin bir nizamnamesi olup olmadığını ve bunu okuyup okumadığını sordum. Hemen cebinden bir nüsha çıkardı.

– Bu mu? dedi.

– Evet! dedim, bunu okuyunuz, ben de bu vesile ile ıttıla etmiş oldum.

Tahsin Bey birinci maddeden başlayarak yüksek sesle okumaya başladı. Bilmem kaçıncı madde idi, biraz daha dikkatli ve bir defa daha okumasını söyledim. Öyle yaptı, fakat benim istihraç ettiğim manaya o intikal edemedi. Tekrar okuması ve anlaması için anlayamadım. Bir daha! dedim…

Bu madde komiteye dahil olanlar, sözlerinden hulf ederlerse hakkında tatbik olunacak cezaya ait idi ve Tahsin Bey’in bu meseleye nazarı dikkatini celbettim.

– Ne demek dedi. Bunun bana ne nispeti olabilir. Bana yemin de ettirmediler. Ben İstanbul’a gitmekle yemininden hulf etmiş olmayacağım ki.

Tahsin vaziyeti benim ihata ettiğim derecede kavrayamıyordu. Halbuki Tahsin İstanbul’a giderse, komite tarafından idam edileceğine hüküm veriyordum. Çünkü yeni teşekkül etmiş olan bu komite teşkilatında ciddiyet ve nizamnamenin meriyetinde şiddet iltizam etmek isteyecektir.

Bunu bilakis irae için Tahsin’den hafif bir av olamazdı. Fakat ben daha fazla izahat vermek, mütalaat ve tenviratta bulanmaktan ictinab ettim. Çünkü Tahsin’in yaygaracı olduğunu biliyordum. Bu maddeye bir defa daha ve ciddi olarak nazarı dikkatini celbettikten sonra ihtiyar-ı sükût ettim.

– Ben, dedi, behemehal İstanbul’a gidip bu zevat ile anlaşacağım. Fakat hiç param yoktur. Rica ederim, bana yalnız yol parası veriniz.Eski mektep arkadaşıma bu kadar cüzi bir para iare etmek benim için pek tabii ve ehemmiyetsiz idi. Fakat evvela seyahatini teshil etmemek ve saniyen benim muavenetimle İstanbul’a avdet ettiğinin şüyuuna mahal vermemek için,

– Peki istediğiniz kadar para vereyim, fakat İstanbul’a gitmek için değil… Ve zaten yanımda para yoktur. Sefaretteki kasada muhafaza ediyorum dedim.

– Merak etmeyiniz, ben İstanbul’ a yalnız vaziyeti daha iyi anlamak ve yine avdet etmek üzere gideceğim dedi.

O esnada Sobranya’da mebus arkadaşım İsmail Hakkı Bey geldi. Tahsin’in de arkadaşı idi. İsmail Bey’den istiare edebilirsin dedim. Ve o suretle para meselesi halledildi. Zannediyorum bir gün sonra idi, Talat Paşa (o zaman bey) Sofya’ya gelmişti. Tahsin sefarette herkesin muvacehesinde müşarünileyhin yanına geldi ve yüksek sesle kendinden ve vaziyetten ve mantıksızlıktan bahsetti. Talat Paşa mumaileyhi daha fazla söyletmemek için salona aldı, yalnız görüştüler… Kendisine İstanbul’a dönmeyip, kendisi oraya gittikten ve icap edenlerle görüştükten sonra, Fethi Bey vasıtasıyla vereceği telgrafın mefadına göre hareket eylemesini söyler.

Talat Paşa’nın avdetinden sonra da Tahsin birkaç gün daha bekler. Nihayet hiçbir işar vuku bulmamış olduğundan İstanbul’a hareket eder.

Beş on gün sonra İstanbul gazetelerinde bir vaka-i müessife okuyorum. Silahçı Tahsin Bey’in biruh olarak cesedi bir çuval içinde mezarlıkta bulunmuştur. Merhumun Allah taksiratını affetsin…!”

(Kaynak: Afet İnan, M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1983, sayfa: 47 – 49)

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun