Hangimiz…

Bir çamur deryasından geçildiğinde…
Nasıl kaçınılmazsa kirlenmek…
Bir dumana tutulunca, nasıl kokarsa issi, issi eller…
Sonbaharı yaşayınca, çoklukla nasıl yaprak dökerse ağaçlar…
Bela, şer ve kötülük kol gezerek…
Esir alıp, talan etmişse sokağı, mahalleyi, kenti…
Toplumsal çürümenin, ayyuka çıkmışlığın da…!
Bir insan evladının, sülbünden düşmüşlüğümüz de…
Eğer kendimize, insanlığa ve hayata inkar yazılmamışsa…
Şerefsizlikler de künyemize…
Deyin bana, insan oğlu insan olmuşluğunuzda…
Kendine saygınızın kırıntıları bile kalmışsa…
Hanginiz susar ve nemelazımcılıkta sırt döner bunca olan bitene?
Hayatın, bu karanlık ve kaos dolu mezbereliğine göz yumabilir?
Bana dokunmayan yılan, bin yıl yaşasın nakaratlarının…
Kokuşmuş ve çürümüşlüğün de, vurdumduymazlıkların çarmıhında…
Soysuzlukta kuruyup ölerek, toprağı kirletmeyi kendine onursuzluk saymayan…
Dilsiz şeytanlardan ve ruhunu iblise satanlardan değilse eğer…!
Böylesi hallerde…
Hangimiz, hangi sebebe sığınırsak, sığınmalara soyunalım…
Nasıl kurtarabiliriz kendimizi, nasıl…
Onursuz, çürümüş, soysuz bir fosillikten.
Utançtan ve soysuzluktan!
Hangimizin seceresinde, fıtratında ve öz benliğinde…
‘’-İNSAN OĞLU İNSAN‘’ yazar, o zaman?
Hangimiz alnımızda kir, vicdanımızda yara,
Yüzümüzde kara olmadan dolaşırız, ulu-orta?
İnsan gibi, insanlığımızda…
Deve kuşluğa soyunarak…
Kafalarımızı, kuma gömerek , ömür tüketmeyi, yaşamak saymayıp.
Hayatı ıskalamak yerine, sorgulayarak, onurluca yaşamayı ilke edinmişsek!
Hangimiz, deyin bana?
Hangimiz, ha???

Mualla SEZGÖR YASSIBAŞ
Altınoluk / Edremit

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun