Hakaret Davası Duruşmasına Recep Tayyip Erdoğan Da Katıldı!

Değerli Dostlar,
Yargı tarihinde sanırım bir İLK YAŞANDI!
Bana karşı açılan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a Hakaret Davasının 2. duruşması SANAL OLARAK YAPILDI!
SANAL duruşmaya, Recep Tayyip Erdoğan da KATILDI!
SANAL duruşmaya, Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatı Ahmet Özel de KATILDI!
SANAL duruşmaya, SANIK olarak ben de SANAL olarak KATILDIM!
SANAL duruşmada benim avukatım YOKTU!
SANAL duruşmada bana 1 YIL 2 AY HAPİS CEZASI VERİLDİ!
Peki, SANAL ne demek?
SANAL, gerçekte OLMAYAN, ancak zihinde tasarlanan bir hayal ürünü, demektir.
Yani, Recep Tayyip Erdoğan’a Hakaret Davasının 2. duruşması, GERÇEKTE YAPILMADI! Böyle bir duruşma OLMADI!
Gerçekte olmayan bu duruşmaya; Recep Tayyip Erdoğan’ın, avukatının ve benim de katılmış olmam söz konusu bile değildi!

Değerli Dostlar,
Sizlere, bu SANAL duruşmayı yapan mahkemenin yargıcı LOKMAN KAZAN tarafından imzalı “GEREKÇELİ KARARI” noktasına virgülüne bile dokunmadan olduğu gibi aşağıda sunacağım.
Ama daha önce bu davayla ilgili somut bilgileri kısaca vereceğim.
• Vatanı Satanlar adlı kitabımda adı geçen Recep Tayyip Erdoğan’ a “Cumhurbaşkanına Hakaret” suçlamasıyla hakkımda dava açıldığını İstanbul (Anadolu) Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan taahhütlü posta ile gelen tebligatla öğrendim. 05/09/ 2020 tarih ve Cumhuriyet Savcısı Eyüp Kara imzalı iddianamede, Recep Tayyip Erdoğan’ın adı “MAĞDUR” olarak bildirilmekte, Avukat Ahmet Özel’in vekil olarak Recep Tayyip Erdoğan’ı temsil edeceği yer almaktaydı. İddianamede benim adım, Yılmaz Dikbaş, “ŞÜPHELİ” olarak gösterilmekteydi.
• Hakaret davasının ilk duruşmasının Antalya 33. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 15 Ekim 2019 tarihinde yapılacağı taahhütlü posta ile bildirildi.
• Hakaret davasının ilk duruşmasının 15/10/2019 tarihinde Antalya 33. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapılacağının tebligatla yazılı olarak bildirilmesinden hemen sonra ADALET BAKANLIĞI’ndan cep telefonuma mesaj olarak şu uyarı gönderildi: “Sayın YILMAZ DİKBAŞ, Antalya 33. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2019/34 sayılı dosyasında 15/10/2019 09:50’de duruşmanız vardır, gelmediğiniz takdirde zorla getirileceksiniz. Eyl 11 2019, 11:02” Bu ileti iki gün aralıkla üst üste üç kez tekrarlandı.
• Hakaret davasının ilk duruşması 15 Ekim 2019 tarihinde saat 09:50’de Antalya Adalet Sarayı’nda 33. Asliye Ceza Mahkemesi’nde başladı, saat 11:30’da sona erdi. Duruşmanın yargıcı Mehmet Sıdkı Kök, kâtibi ise Selcan Tetik idi. Duruşmada savunmamı sözlü olarak yaptım, yazılı savunmamı belgeler ekliğinde mahkemeye sundum. Duruşmada avukat yardımı almadım. Duruşmada Yargıç sordu: “Hakkınızda verilecek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına razı mısınız?”. Yargıcın bu sorusuna “Hayır!” cevabını verdim. Yargıç bir soru daha sordu: “Verilecek cezayı kamuya yararlı bir işte çalışarak tamamlamayı kabul eder misiniz?” Yargıcın bu sorusuna da şöyle cevap verdim: “Bu davadan aklanacağıma inandığım için bu soruyu yanıtlamak istemiyorum!” Sorgulama bittikten sonra iki sayfalık Duruşma Tutanağı hazırlandı. Bu tutanağı Yargıç, kâtip ve ben imzaladık. Tutanağın bir kopyası bana verildi. Bu duruşma sonunda, İkinci Duruşmanın ne zaman yapılacağı hakkında bana sözlü ya da yazılı olarak bilgi verilmedi.

Değerli Dostlar,
Davanın ikinci duruşma gününün ve yerinin resmen bildirilmesini beklerken, aşağıda tamamını olduğu gibi sunacağım Mahkeme Kararı taahhütlü postayla bildirildi! Yani, İkinci Duruşma yapılmış, karar verilmiş, bana bu karar 28 Haziran 2019 günü PTT taahhütlü mektubuyla tebliğ ediliyordu!
Şimdi sizlere, ikinci duruşmanın neden SANAL olduğunu, neden yasalara aykırı düzelenmiş olduğunu, böyle bir duruşmanın yok hükmünde sayılacağını, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMK) 182-222. maddelerine dayanarak, madde madde kısaca açıklayacağım:
• Yasa diyor ki, (CMK Madde 182-222): “Müşteki (şikayetçi), sanık, tanık ve bilirkişi gibi dinlenmesi gereken kişiler duruşma günü tebliğ edilmek suretiyle çağrılır. Duruşma günü, mahkemenin düzenlediği bir çağrı kâğıdıyla PTT vasıtasıyla bu kişilere gönderilir.” Oysa SANIK olarak bana, mahkemeden PTT yoluyla bir çağrı GELMEMİŞTİR!
• CMK Madde 191/1’de açıkça deniliyor ki: “Mahkeme, duruşma günü öncelikle sanığın ve avukatının bulunup bulunmadığını yoklama yaparak tespit eder.” Oysa İstanbul 2.Asliye Ceza Mahkemesi, kararın açıklandığı İkinci Duruşmada böyle bir yoklama YAPMAMIŞTIR, duruşma tutanağında böyle bir yoklamanın yapılmış olduğunu gösteren bir ifade YOKTUR! Eğer yasa gereği yoklama yapılmış olsaydı SANIK olarak benim ve avukatımın mahkemede BULUNMADIĞI tespit edilecekti!
• Yasa diyor ki: “Sanığın sorgusunun yapılması veya esas hakkında savunma yapılması gibi aşamalarda savunmanın bulunması şarttır”. Oysa karar veren mahkemede savunma yapmak üzere ne ben ne de avukatım bulunmuştur!
• Yasa çok açık ve net olarak şöyle diyor: “Kural olarak hazır bulunmayan sanık hakkında duruşma YAPILAMAZ. Duruşmalarda hazır bulunmak sanık açısından hem bir hak hem de bir yükümlülüktür. Bu nedenle, duruşmaya gelmemesinin geçerli bir nedeni olmayan sanığın duruşmaya ZORLA getirilmesine karar verilir.” Çağrılmadığım için duruşmada SANIK olarak bulunamamıştım. Neden mahkeme beni ZORLA mahkemeye götürmemişti? Tek başına bu durum bile duruşmanın aslında SANAL bir duruşma olduğunun kanıtıdır.
• İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin karar tutanağı, aslında benim Antalya 33. Asli Ceza Mahkemesi’nde, yani İLK DURUŞMADA sözlü ve yazılı olarak verdiğim ifadenin, birkaç ekleme ve değişiklikle, AYNISIDIR!. Yani, 2. Asliye Ceza Mahkemesi Yargıcı Lokman Kazan, benim ilk duruşmada vermiş olduğum sözlü ve yazılı ifademi kopya etmiş, bunu sanki yeni bir duruşma tutanağı gibi sunmuştur!
• Aslında ilk duruşmada vermiş olduğum ifadeyi aynen kullanırken, İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi yargıcı Lokman Kazan, tutanağa, hüküm maddesini yazdırırken şu ifadeyi koymuştur: “…Sanık suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık göz önüne alınarak…” Vurgulayarak söylemek zorundayım, bu ifade yargıç Lokman Kazan’ın bir UYDURMASIDIR! Sözlü ve yazılı ifademde pişmanlığı çağrıştıracak bir ima dahi yoktur! Pişmanlık asla söz konusu olmamıştır, olamaz! Sanık olarak benim nerede, ne zaman hangi sözlerimle pişmanlık gösterdiğimi yargıç Lokman Kazan KANITLAMAK ZORUNDADIR! Bunu yapmadığı takdirde, yargıladığı davada sanığa iftira atmış bir yargıç durumuna düşecektir.
• İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesinin yaptığı SANAL duruşma sonunda hazırlanmış duruşma tutanağında, davacı Recep Tayyip Erdoğan’ın her adı geçişinde, adının önüne “Sayın” sıfatı konulmuştur. Sanık olarak benden söz edildiğinde ise sadece Yılmaz Dikbaş denilmiştir. Tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yasalar önünde “EŞİT” olduğunu bildiren Anayasa’nın 10. Maddesini çiğneyen yargıç Lokman Kazan , düzenlediği SANAL duruşmayı acaba nasıl savunacaktır?

ÖZET
İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 07/11/2019 tarihinde yapıldığı söylenen Cumhurbaşkanı’na Hakaret davasının İkinci Duruşmasında mahkeme salonunda;
DAVACI (MAĞDUR) Recep Tayyip Erdoğan YOKTUR!
Davacı Recep Tayyip Erdoğan’ın Avukatı YOKTUR!
DAVALI (SANIK) Yılmaz Dikbaş YOKTUR!
Sanık Yılmaz Dikbaş’ın avukatı YOKTUR!
Duruşmada hiçbir tanık YOKTUR!
Peki, duruşmanın yapıldığı mahkeme salonunda kimler vardı?
Yargıç LOKMAN KAZAN VARDI.
Kâtip İlyada CANAÇ VARDI.
İşte bu iki yetkili oturup sanal bir duruşma sahnelediler, sanal bir duruşma tutanağı hazırlayıp imzaladılar.
Değerli Dostlar,
Kısa tutmaya çalıştığım bu açıklamalardan sonra, SANAL DURUŞMANIN resmi tutanağını aşağıda, noktasına virgülüne dokunmadan, olduğu gibi bilgi ve görüşlerinize sunuyorum.
Yılmaz Dikbaş
17 Temmuz 2020, Cuma
0532 233 31 52
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
İSTANBUL ANADOLU 2. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ
TÜRK MİLLETİ ADINA GEREKÇELİ KARAR
DOSYA NO: 2019/568 Esas
KARAR NO: 2019/498
C.SAVCILIĞI ESAS NO: 2019/46341
HAKİM : LOKMAN KAZAN 165941
KATİP : İLAYDA CANAÇ 222591
DAVACI : K.H.
KATILAN : RECEP TAYYİP ERDOĞAN, Ahmet ve Tenzile oğlu
26/02/1954 İSTANBUL doğumlu, RİZE, GÜNEYSU,
Dumankaya mah/köy nüfusunda kayıtlı. Küçük Çamlıca
Mah. Avcı Kazım Sk. No:61 İç Kapı No:1
Üsküdar/İSTANBUL adresinde oturur.
TC Kimlik No: 17291716060
VEKİLİ : Av. AHMET ÖZEL, Tozkoparan Mah. Haldun Taner
Sok. No: 27 K:4 D.14 Alparslan İş Merkezi, Merter
Güngören/İSTANBUL
SANIK : YILMAZ DİKBAŞ, Yusuf Ziya ve Şükriye oğlu,
23/03/1942 ZONGULDAK doğumlu, İSTANBUL,
FATİH, Ali Kuşçu mah/köy nüfusunda kayıtlı,
Güzeloba Mah. 2313 Sokak, No: Şaban Amca Sitesi
B Blok No:6 D:4 Muratpaşa/ANTALYA adresinde
Oturur. TC Kimlik No: 49570236174
SUÇ : Cumhurbaşkanına Hakaret
SUÇ TARİHİ : 16/07/2019
SUÇ YERİ : İSTANBUL/KADIKÖY
KARAR TARİHİ : 07/11/2019
Yukarıda açık kimliği yazılı sanık hakkında mahkememizde yapılan duruşma sonunda:
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ :
İDDİA:
İstanbul Anadolu C. Başsavcılığının 05/09/2019 tarih ve 2019/46341 Esas sayılı iddianamesiyle, sanığın eylemine uyan TCK’nın 299/1-2,
53. maddeleri gereğince cezalandırılması istemiyle mahkememize kamu davası açılmıştır.
SAVUNMA
Sanık Yılmaz Dikbaş sorgu ve savunmasında; “Ben konu ile ilgili daha evvel beyanda bulunmuştum. Vatanı Satanlar isimli kitabı ben yazdım. Vatanı Satanlar isimli kitabımın 118 ve 119 sayfalarında ‘Recep Tayyip Erdoğan’a emir komuta verenler’ ara başlığı ile vermiş olduğum bilgiler iddianamede suç unsuru ve hakaret olarak gösterilmiştir, oysa bu bilgiler benim kurgulamış olduğum bir senaryo değildir, benim yazdıklarımın tamamı kelimesi kelimesine Recep Tayyip Erdoğan’ın kendi sözleridir, onun bu sözlerini gösteren bir video kaydı bulunmaktadır, isteyen her vatandaş bilgisayar kullanarak internete girebilir ve google sayfasından bu videoya erişebilir, bu erişimin “google-Recep Tayyip Erdoğan emir merkezi” başlıklı fotokopi (5 sayfa) ve “google-gerekirse papaz elbisesi giyerim” başlıklı fotokopş (5 sayfa) mahkemenize yazılı olarak sunuyorum, dosyasına konulmasını talep ederim, özetle kitabımda hakaret olarak belirtilen sözlerin benim kişisel sözlerim değil, aksine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kendi sözleridir, Recep Tayyip Erdoğan’ın kendi sözlerinin suç unsuru, hakaret sayılması mümkün değildir, bu nedenle iddianamede geçen hakaret suçlamasını kabul etmiyorum, iddianamede suçlanan kitabımın 204. ve 205. sayfalarında bir alıntı yapılmıştır, bu aslında ABD’nin liderliğinde ve Avrupalıların desteğinde askeri güçlerin Irak’a, Libya’ya ve Suriye’ye karşı “haçlı ordusu” oluşturarak saldırdığını ve Recep Tayyip Erdoğan’ın haçlılarla birlik olduğunu edebi bir dille anlattım, vurgulamak istediğim şu ki; bu olaylar tarihi olaylardır ABD, Irak’a, Libya’ya askeri güçlerle saldırmış, bu saldırıları Avrupa ülkeleri desteklemiştir, bunu ifade etmek tarihi olayları anımsatmaktan başka bir şey değildir, yine tarihi bir gerçektir ki ABD’nin Irak ve Libya’ya askeri saldırısında ve Suriye’nin içini karıştırmasında Recep Tayyip Erdoğan ABD ve yandaşları ile birlik olmuştur, bu tarihi olayların anımsatılması sırasında kullandım “haçlılar” deyimi de benim bulduğum bir sözcük değildir, haçlılar deyimi İngilizcesi “Crusaders” dönemin ABD başkanı George W. Bush tarafından kullanılmıştır, bu bilgiye ulaşmak isteyen herkes bilgisayar kullanarak internete girip google’dan erişebilir, bu erişimin adreslerini “google başkan G. W. Bush haçlılar” başlıklı fotokopi (3 sayfa) olarak mahkemenize sunuyorum, dosyaya eklenmesini talep ederim, tarihi olayların gerçeğine sadık kalarak anlatmanın hakaret olarak kabul edilmesi akıl, mantık ve hukuk dışıdır, işte bu nedenle iddianamenin bu bölümündeki hakaret suçlamasını kabul etmiyorum, söz konusu Vatanı Satanlar kitabımda adları geçen eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, eski Başbakan Yardımcısı, eski Devlet Bakanı, eski Maliye Bakanı hali hazır CHP Konya Milletvekili Abdüllatif Şener ve eski İçişleri Bakanı Saadettin Tantan yargıya başvurarak kitabın baskısının hemen durdurulmasını, ülke genelinde toplatılmasını ve benim de hapis cezası ile cezalandırılmamı talep ettiler, bu kişiler söz konusu kitabımda “hakaret, iftira, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” suçlarını işlemiş olduğumu iddia ettiler, bu talep ve iddialara karşı yapmış olduğum savunmayı (8sayfa) mahkemenize sunuyorum, dosyaya eklenmesini talep ederim, Namık Kemal Zeybek, Abdüllatif Şener ve Saadettin Tantan tarafından Vatanı Satanlar kitabı ile ilgili yapılmış olan taleplerin ve iddiaların tümü 31/05/2019 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Suçları Bürosu tarafından reddedildi, Ek Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair kararı dosyaya ibraz ediyorum, Vatanı Satanlar kitabımda Cumhurbaşkanına hakaret iddiasını reddediyorum, bugüne kadar 19 kitabı yayımlanmış bir araştırmacı yazar olarak değil Cumhurbaşkanına hiçbir sade vatandaşa da hakaret etmedim, bundan 5 yıl evvel İnsan Hakları Mahkemesinde Başkan Yardımcısı Türk Yargıç şunu söylemiştir “Türkiye’de Cumhurbaşkanı’na hakaret yönünden sürekli davalar açılıyor, bu Avrupa’da başka bir yerde yok” demiştir, ben ise bu değerlendirmenin doğru olmadığını açıklayan bir yazı yazdım ve bundan 5 yıl evvel facebook sayfamda yayınladım okurlara sundum, bu yazımda Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, İsviçre, İspanya, Danimarka ve Norveç’teki uygulamaları tek tek sayarak bu ülkelerin devlet başkanlarına, Kral ve Kraliçelere hakaretin suç olduğunu gösterdim, bu yazımın bir örneğinin dosyaya ibraz ediyorum, 5 yıl önce yazmış olduğum yazıda “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirmek tüm vatandaşların hakkıdır ama hakaret etmek hiç kimsenin hakkı değildir, bilgisine güvenen akıllı, mantıklı, ilkeli, dürüst ve ahlaklı kişiler hiç kimseye hakaret etmez, sövüp aşağılamazlar, gerçek aydın hiç kimseye hakaret etmeyeceği gibi siyasi görüşleri ne olursa olsun hakaret edenleri asla alkışlamaz, hoş görmez ve bağışlamaz”. Vatanı Satanlar kitabım nedeni ile üzerime atılan tümü dayanıksız hakaret suçlamalarını reddediyorum, mahkemenizin bu davayı reddetmesini talep ederim” demiştir.
DELİLLERİN TARTIŞILMASI VE DEĞERLENDİRİLMESİ
Yazılı ve Sözlü Deliller:
İddia, adli sicil kayıtları, nüfus kayıtları, sanığın sorgu ve savunması, katılan beyanı, Vatanı Satanlar isimli kitap ve tüm dosya kapsamı.
Ulaşılan Kanaat:
Yapılan yargılama ve dosya kapsamı içindeki deliller birlikte değerlendirildiğinde;
Temel insan haklarından olan düşünceyi açıklama ve yayma, bilim ve sanat özgürlüğü ile basın özgürlüğü Anayasa’nın 26, 27. ve 28. maddeleri ile güvence altına alınmıştır. Anayasanın 28. maddesinde basının özgür olduğu belirtilmekte, 5187 sayılı yasanın 3. maddesinde de yine basının özgür olduğu, bu özgürlüğün bilgi edinme, yayma, eleştirme, yayınlama ve eser yaratma haklarını içerdiği belirtilmekte, AİHS’nin 10. Maddesinde de düşünce ve ifade özgürlüğü yer almaktadır. Basın ve sanat yolu ile eleştiri, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü kişiler için hak olmakla birlikte, başkalarının şöhret ve haklarının ihlali sonucunu doğurması halinde hakkın kullanılmasının sağladığı korumadan yararlanması düşünülemez.
Nitekim Anayasa’nın 26/2 maddesinde başkalarının şöhret veya haklarının korunması amacıyla söz konusu özgürlüğün sınırlanabileceği öngörülmüş, TBMM tarafından onaylanarak Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca iç hukuk kuralı haline gelmiş olan İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10/2 maddesinde de benzer şekilde, görüş açıklama ve anlatım özgürlüğünün başkalarının şöhret ve haklarını korunması için yasayla öngörülen sınırlamalara ve yaptırıma bağlanabileceği kabul edilmiştir.
Yine Hukuk Genel Kurulunun 21/03/2007 tarih, 2007/4-162 Esas ve 2007/152 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere basının, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma, yönlendirme yetki ve sorumluluğu da bulunduğundan ayrı bir konumu vardır. Bu husus Basın Kanunun 3/2 maddesinde belirtildiği gibi Yargıtay kararlarında ve AİHM kararlarında yer almaktadır. Bu konuda temel ölçüt, yukarıda belirtilen Hukuk Genel Kurulu kararında da yer aldığı üzere, kamu yararı, toplumsal ilginin varlığı, konunun güncelliği ve haber verilirken öz ve biçim arasındaki dengenin korunmasıdır.
Eleştiri, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün hangi durumlarda bir hak olmaktan çıkıp, suç boyutuna ulaştığının belirlenmesinde muhatabın sıfatı, sosyo-kültürel durumu, toplumda egemen örf ve adaletle ülke kamuoyunda yarattığı etki vb. gözetilmelidir. Her ne kadar demokratik toplum olmanın gereği olarak, siyasi kimliği bulunan kişilerin diğer bireylere göre kaba, sert ve kırıcı eleştirilere, açıklamalara karşı daha hoşgörülü olması beklenebilir ise de, eleştirilen durum ile anlatım biçimi arasında düşünsel bağın bulunmaması, eleştiri ve açıklamaların küçültücü değer yargısı içermesi halinde eylemi hukuka uygun kılan çerçeve aşılmış olur.
Bu açıklamalar ışığında yapılan incelemede, dosya ekinde bulunan ve sanığın yazarı olduğu “Vatanı Satanlar” isimli kitap incelendiğinde;
Kitabın 13,14 ve 24. sayfalarında yazar tarafından, “vatanın satılması, özelleştirme kılıfıyla yapıldı… vatanın satılması anlamına gelen özelleştirmelerden sonra Türkiye en temel besin maddelerini, yiyeceğini, içeceğini, giyeceğini dış ülkelerden satın almak durumunda kaldı… özelleştirme, yani vatanın satılması yanlılarının…
Değerli okurlar, son 35 yıldır özelleştirme adı altında satılan tüm mallar, yer altı ve yerüstü madenleri, fabrikalar, işletmeler, tarım toprakları, bankalar, hava limanları ve deniz limanları, bu vatanın birer parçasıydı. Vatanımızı parça parça sattılar. Peki kimler sattı? Son 35 yıldır Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakan ve Milletvekili koltuğunda oturanlar sattı…” ibarelerinin yazıldığı,
Sanığın Sayın Cumhurbaşkanı’na yönelik olarakta suça konu kitabın 118 ve 119 sayfalarında. “Recep Tayyip Erdoğan’a emir-komuta verenler” ara başlığı altındaki “…değerli okurlar. Recep Tayyip Erdoğan’ın bu sarsıcı açıklamasından çok açık ve net olarak şunları öğreniyoruz. Recep Tayyip Erdoğan, bir görev adamıdır. Recep Tayyip Erdoğan’a görev veren bir emir-komuta merkezi bulunmaktadır. Recep Tayyip Erdoğan tanımını yapmadığı bir mücadeleden söz etmektedir. Peki, Recep Tayyip Erdoğan’a görev veren emir-komuta merkezi nerededir, kimlerden oluşmaktadır? Bugüne kadar kendisine bu soruları soran çıkmamıştır! Recep Tayyip Erdoğan’a görev veren emir-komuta merkezi Türkiye’de midir, yoksa yurtdışında mıdır? Eğer bu emir-komuta merkezi Türkiye’de olsaydı, Recep Tayyip Erdoğan bunu açıkça söylemez miydi?”,
Yine suça konu kitabın 204 ve 205. sayfalarında;
“…ABD- Biz, Avrupa ülkelerini de yanımıza alarak oluşturacağımız haçlı ordusu ile Irak’a saldıracağız! Sen de bizimle beraber olacaksın!
Erdoğan- Olurum, efendim.
Gerçekleşen: Dindar, müslüman Erdoğan, haçlılarla birlik oldu.
ABD- Biz yine aynı haçlı ordusu ile Libya’ya saldıracağız! Sende bizimle bu savaşa katılacaksın!
Erdoğan- Katılırım efendim.
Gerçekleşen: Allah’ın adını dilinden düşürmeyen Erdoğan, haçlılarla birlik olup, Türklere en zor günlerinde yardım etmiş müslüman Başkan Kaddafi’nin öldürülmesine ortak oldu.
ABD- Biz, CIA’yı kullanarak Suriye’nin içini karıştıracağız, daha sonra da işgal edeceğiz! Kardeşim dediğin Başkan Esad ile ilişkilerini hemen bozacak ve bizden yana olacaksın!
Erdoğan- Hemen bozarım, efendim.
Gerçekleşen: Erdoğan, bir gün içinde Esad’ın adını Eset olarak değiştirdi. Başkan Esad’ı diktatör ilan etti. Egemen ve bağımsız Suriye devletine karşı ayaklanan terör örgütleri ile birlik oldu. Sonucunu dünyada bilmeyen kalmadı.
Şeklinde, Sayın Cumhurbaşkanı’nı tahkir kastı ile yapılan, onur, şeref ve haysiyetini zedeleyici mahiyette, eleştiri ve bilgi verme sınırını aşan, nesnel bir açıklamaya dayanmayan, küçültücü beyanlarda bulunduğu, kullanılan bu ifadelerin düşünce açıklamaları şeklinde de kabul edilemeyeceği, Sayın Cumhurbaşkanı’nın bizzat şahsi kişiliğine, kamuoyu nezdindeki şeref ve saygınlığına saldırıya yönelik olduğu, eleştirilen durum ile biçimi arasında düşünsel bağın bulunmaması, eleştiri ve açıklamaların küçültücü değer yargısı içermesi nedeniyle hukuka uygunluk ve eleştiri sınırının aşıldığı, böylece sanığın üzerine atılı Cumhurbaşkanı’na Hakaret suçunu işlediği; iddia, savunma, katılan beyanı, sanığa ait Vatanı Satanlar isimli kitap ve tüm dosya kapsamından anlaşılmakta,sanığın sabit olan atılı suçtan dolayı cezalandırılmasına, eylemin alenen işlenmesi nedeniyle cezasının artırılmasına, sanık kabul etmediğinden hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına, kısa süreli olmadığından hapis cezasının TCK’nın 30. maddesindeki seçenek tedbirlere ve adli para cezasına çevrilmesine yer olmadığına, yasal koşulları oluştuğundan sanığın mahkum olduğu hapis cezasının ertelenmesine karar verilmiş olup aşağıdaki hüküm kurulmuştur.
HÜKÜM: Yukarıda açıklanan nedenlerle:
1- Sanık Yılmaz Dikbaş’ın üzerine atılı Türkiye Cumhurbaşkanı’na Alenen Hakaret suçunu işlediği sabit olduğundan, 5237 Sayılı TCK,nun 61. maddesi uyarınca, suçun işleniş biçimi ve suç kastı nazara alınarak eylemine uyan 5237 Sayılı TCK’nun 299/1, maddesi gereğince takdiren 1 YIL HAPİS CEZASIYLA CEZALANDIRILMASINA,
Sanığın eylemini alenen gerçekleştirdiği anlaşıldığından, sanığa verilen cezanın TCK’nun 299/2 maddesi gereğince 1/6 oranında arttırılarak, sanığın 1 YIL 2 AY HAPİS CEZASIYLA CEZALANDIRILMASINA,
Sanığa verilen cezadan takdiren başka artırım ve indirim yapılmasına yer olmadığına,
CMK’nın 231. maddesi gereğince, sanık kabul etmediğinden geri bırakılmasına yer olmadığına,
TCK’nın 50/1 maddesine göre kısa süreli olmadığından hapis cezasının TCK’nın 50. maddesindeki seçenek tedbirlere ve adli para cezasına çevrilmesine yer olmadığına,
TCK’nın 51/1 maddesi uyarınca; sanığa verilen cezanın süresi, geçmişte ertelemeye engel mahkumiyetinin bulunmaması ve suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık göz önüne alınarak tekrar suç işlemeyeceği yönünde mahkememizde kanaat oluştuğundan takdiren sanığın mahkum olduğu hapis cezasının ERTELENMESİNE,
TCK’nun 51/3 maddesi gereğince, cezası ertelenen sanık hakkında 1 YIL 2 AY DENETİM SÜRESİ BELİRLENMESİNE,
TCK’nun 51/6 maddesi uyarınca, sanığın gözlemnenen kişiliği ve sosyal durumuna göre denetim süresince takdiren denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına, herhangi bir yükümlülük belirlenmesine ve ayrıca rehberlik edecek bir uzman görevlendirilmesine yer olmadığına,
TCK’nun 51/7, 8. Maddesi gereğince; sanığın denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işlemesi hâlinde, ertelenen cezanın kısmen veya tamamen infaz kurumunda çektirilmesine karar verileceğinin, denetim süresini iyi halli olarak geçirdiğinde cezanın infaz edilmiş sayılacağının sanığa ihtarına, (huzurda ihtar edilemedi)
2- Sanık hakkında TCK’nın 53. maddesinin Anayasa Mahkemesi’nin 2014/140 Esas ve 2015/85 Karar sayılı iptal kararı da gözetilmek suretiyle uygulanmasına,
3- Katılan kendisini vekille temsil ettirdiğinden yürürlükte bulunan Avukatlık Ücret Tarifesine göre 2.725,00 TL maktu vekalet ücretinin sanıktan alınarak katılana verilmesine,
4- Soruşturma ve kovuşturma aşamasında sarf edilen, 5 tebligat gideri 70 TL. 2 posta gideri 13 Tl olmak üzere toplam 83 TL giderinin CMK’nın 325. maddesi gereğince SANIKTAN ALINARAK HAZİNEYE GELİR KAYDINA, karar kesinleştiğinde CMK’nın 324/4 maddesi gereğince Harçlar Kanununa göre mal müdürlüğünce tahsili için harç tahsil müzekkeresi yazılmasına,
Dair, yapılan açık yargılama sonucu, kararın katılan yönünden tefhiminden, sanık yönünden tebliğinden itibaren işleyecek 7 günlük süreç içerisinde mahkememize verilecek bir dilekçe veya tutanak altına alınmak üzerine zabıt katibine yapılacak bir beyan ile karar aleyhine İstanbul Bölge Adliye Mahkemesine İstinaf yolu açık olmak üzere katılan vekilinin yüzüne karşı, sanığın yokluğunda verilen karar açıkça okunup usulen anlatıldı. 07/11/2019
Katip 222591 Hakim 165941
e-imzalıdır e-imzalıdır

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun