Dostluk

Birazdan, elleri ceplerinde sokak lambasının cılız ışığıyla aydınlattığı loş sokağın ucundan, önce sigarasının kor ateşi görünecek, gözlük camlarından yansıyan sarı ışıkla birlikte, yüzünü aydınlatan çocukluğumuzdan kalma kocaman tatlı gülümsemesini fark edeceğim kadim dostumun. 40 yıl, ne kolay söylüyor dil “k ı r k    y ı l “! Beyoğlu’nun bu loş ıslak sokağında beklerken, nereden aklıma geldiyse o uzak geçmiş, pöh ayaz mı çıktı yoksa, geçmişi hatırlayınca mı ürperdim, bilmiyorum.

Eskiden böyle değildi. Tarlabaşı Bulvarı bulvar bile değildi, işte bildiğin cadde. Troleybüsler çalışırdı tek boynuzlu, enerjisini tepeden geçen elektrik tellerinden alır, yokuşa vurduğunda o Tepebaşına doğru hafif virajlı yolun ortasına geldiğinde, her defasında boynuzu tellerden kurtulur, şoför söylene söylene inip binbir uğraşla yerine yerleştirip, yoluna devam ederdi. Çocuklar kaldırımda kendi aralarında iddiaya tutuşur “boynuzu çıkacak – çıkmayacak“ şeklinde, neden bilmem ben hep çıkacak derdim.

İstanbul bu kadar kalabalık değildi, o zamanlar sokağımızdaki herkes birbirini tanır dostluk yapardı. Yazın şimdikinden daha sıcak, kışın daha soğuk olurdu sanki, ama biz o zamanlar, daha az üşür ve sadece top koşturduğumuz için terlerdik.

İşte yine öyle sıcak bir gün, sokağın bir ucuna bir kale diğerine bir kale kurmuşuz, işin  ucunda dondurma olan iddalı bir futbol maçı, dondurmacı da uzakta değil, o da kenardan bizi izliyor, seyyar dondurma arabasını çekmiş kenarda sessiz dikkatli. Bütün mahalle camlarda maçı izliyor haaaaa, kimsenin burada oynamayın ses etmeyin dediği felan da yok,arada müdahaleler geliyor;

-El var !

-Bu faul yahu!

Bizim kimseyi duyduğumuz yok tabi, bildiğimizi yapıyoruz.

Maçın en heyecanlı zamanında cadde tarafından koca bir kamyon çıktı. Silme eşya yüklü (tabi şimdiki gibi izin alması gerekmiyor kamyonun saati yok yani), o anda bilemezdim taşıdığı yükün dışında, 40 yıllık kadim bir dostluğun ortağı Sıraç’ı bana getiriyor olduğunu. O gün o sokakta kızgın, çekingen bakışlarla başlayan dostluk, tam 40 yıl devam etti işte.

Nerde kaldı bu adam hiç bekletmezdi bu kadar, hep benden önce gelir o beni beklerdi ki sürekli başıma kaksın, ama şimdi ben onun başına kakıcam, offf nerde kaldın be oğlum diyeceğim, kök saldım burada, az daha gelmesen yeşillenecektim. Beraber, bir kahkaha patlatıp tekrar edeceğiz “yeşillenecektim” diye.

İlk gençlik yıllarımız, Büyükada’ya gideceğiz Sıraç:

-Ben çok erken gidicem, sizi orada beklerim.

Dediği için biz mahallede toplanıp, tüm malzemelerimizi alıp, Adalar vapurunda çala söyleye oynayıp, eğlenerek geldik adaya. İskelenin yakınlarında bir kalabalık toplanmış, iner inmez ne olduğuna bakmaya gittiğimizde gördük bizim oğlanı üstünde elbiseleri olduğu halde sırılsıklam, üstü başı yem yeşil yosun olmuş. Denize düşen bir küçük çocuğu kurtarmak için atlamış denize, kurtarmış da ama, o bölge çok yosunlu olduğu için bizim acar cankurtaran, yosun içinde kalmış.

Bizi görünce patlatmıştı bombayı.

-Yaa oğlum nerde kaldınız, bekle bekle ağaç oldum yeşerdim!.,

Diye, toplanan kalabalık dahil herkes yıkılmıştı gülmekten. Çocuk şarküteri sahibinin misafiriymiş, Kardeşler Şarküteri nefis patates köftesi, krokan harika mezeler yapar halada oradadır. Halil abi, ufak tefek zayıf dünya tatlısı gözlerinin içi gülen nüktedan güzel insan. Tabi bizim oğlan kahraman olunca, ne yapacağını şaşırmıştı bizim için, hey gidi günler hey.

Saat geç oldu şimdiye çoktan Nevizzade’deki Boncuk restoranda oturmuş, Adem abinin nefis uskumru dolmaları ve zengin mezeleri eşliğinde rakımızı yudumluyor olmalıydık. ”E gidip orda beklesene” diyebilir bazıları, asla birlikte gidip birlikte kalkarız. Tek tek o masaya oturmuşluğumuz yok, 40 yıl diyorum yahu 40 yıl. Neyse az daha bekleyip eve giderim bende, ama nerde bu adam hiç böyle yapmazdı, mutlaka bir şekilde haber edecek bir yol bulurdu, gecikecekse yada gelemeyecekse… Hay Allah, başına bir şey gelmese bari! Yok yok gudubet karısı yüzünden olabilir, başka bir sebep olamaz. İnanılır gibi değil, büyük aşkla başlayan bir evlilik nasıl bu hale gelebilir? Tek sebep bence para! Tabi bizim oğlanın işleri yolundayken yazlıklar, kışlıklar çifter çifter arabalar varken sorun yoktu. Ne zaman işleri bozuldu iflas etti, bu kadının gudubet yüzü çıktı ortaya. Ne yapsa eskisi gibi refah bir düzen kuramadı, mecbur kaldı kendi kurduğu şirkette çalışan oldu. Dün bizim oğlanın eline bakanlar bugün bey dedirtiyor kendilerine, çok ağırına gidiyor bu durum çook. Çok çekti bizim oğlan çoook.

Acaba evelerine mi gitsem bakmaya, yok yok o kadının vır vırını çekemem şimdi. Dondum soğuktan, kanım çekildi damarlarımdan, iyisimi şuradan caddeye çıkıp tramvayla Taksim, ordan otobüse bindim mi ısınırım bizim eve kadar. Nostaljik tramvay hahahaaa bir gülme geliyor bana, nostaljik tramvay diyince. Beyoğlu araç trafiğine açıktı eskiden, Şişhane’den gelen araçlar belediyenin oradaki yokuşu çıkıp, tünelin önünden caddeye bağlanır, tek yön olarak Taksim’e doğru akardı, yoğun trafikte ağır ağır. Cadde mağaza doluydu şimdiki gibi niteliksiz yada çok uluslu zincir mağazalar değil şahsiyeti olan mağazalar; kitapçılar, pastaneler bir de meşhur Rebul Eczanesi .Hiçbir şey eskisi gibi değil artık, dünya artık daha kötü geliyor gözüme, şu sel gibi akan kalabalığa baktıkça midem bulanıyor. Bir sürü vurdum duymaz tavırlarla dolaşan ergenler halinde, nereden gelip nereye gidiyorlar, bu kadar aceleyle. Oysa; hayatı ağır yaşamalı insan, telaş etmeden sindire sindire.

Neyse ki geliyor tramvay, bir an önce eve gitmek, bu niteliksiz kalabalıktan uzaklaşmak istiyorum.

Eve geldim, yattım. Huzursuz, tedirgin, çabucak sabah olmasını istiyorum, olup biteni anlamak için. Tıpkı, 20’li yaşlarımızda askere gideceğimiz günün gecesinde olduğu gibi. Bana İzmir, ona Hakkari çıkmıştı. Ayrı kalacağımız için mi yoksa, nispeten zor bir yere gideceği için mi bilmiyorum tedirgin, huzursuz uyumuştum. Mahallede vedalaştık, kimseye görünmeden ve birbirimize söz verdik; asla mektupsuz bırakmayacaktık birbirimizi, bir de daha yakın arkadaş edinmeyecektik askerlikte, işte o kadar. Döndük dönmesine ben sağ salim, o sol bacağında bir mermi çekirdeği ile. Hiç düzelmedi o bacak, soğuk havalarda hep sızladı,üşüdü o lanet olası mermi çekirdeğinin olduğu yer. Daha da büyümüştük, yüzümüzde çizgiler vardı artık ve eskisi gibi gürültülü kahkahalar atamıyorduk (yerli yersiz). Dedim ya Askerlik yapıp geldik öyle parayla ya da kısa dönem felan değil, tam onsekiz ay rakamla18. Ömrümüzden giden 18 ay. Göz kapaklarım isyan ediyor, kapanmak istiyor ve daha fazla direnmenin anlamı yok. Kendimi uykunun kollarına bırakıyorum ürkek, tedirgin gölgeler kayboluyor odamın içinde gezinen, sesler yok artık. Tabur yazıcılar odasında ivedi ibareli bir yazı daktilo ediyorum tak tak takada tak tak, acı acı çalıyor bir zil kimse açmıyor ve zil kulaklarımı tırmalarcasına devam ediyor çalmaya. Uzayan kısalan gölgeler dolaşıyor her tarafta. Kimin gölgesi bunlar, neden etrafımda dönüp duruyor, şu lanet olası telefonu açan kimse yok mu halaaa! Çirkin gölgeler yapışıyor boğazıma koluma, kötülük hissediyorum, bütün bedenime yayılan bir titremeyle beraber. Ben telefona uzandıkça telefon benden uzaklaşıyor, kıpırdandıkça gölgeler çoğalıyor etrafımda, kan ter içinde fırlıyorum yataktan, acı acı çalıyor telefon uzaklaşmadan yakalamalıyım diye düşünerek açıyorum telefonu saatin kaç olduğunu bilmeden, ama karanlık olduğuna göre daha sabah olmamış diye düşünüyorum ahizeye ‘alo’ derken titreyen sesimle.

Hiç sevmem hastaneleri, ilaç kokar, hasta ve hastalık kokar, hatıralar kokar buram buram, hüzün dolu acı dolu hatıralar. Bolu’nun o eski dağ yolunda yaptığım kaza kokar hastane, buram buram karım kokar, mis gibi oğul kokar, kızım, kızım kokar boncuk boncuk bakan, gözyaşlarımdır, pişmanlığımdır, keşkelerimdir, hastane işte hayırlı kokar mı? Koridorlar hasta yakınları, elinde hemşire tepsisi ile gezinen hemşirelerle dolu.

Hah gördüm gudubet karıyı.

Tartışmışlar evden çıkarken, kaldıramamış bizim oğlan karısının ağır sözlerini, yığılıvermiş kapının eşiğine, yüreğinde yılların acısı, cebinde 5 lirayla. Ne yapacağını şaşırmış gudubet seslere koşan alt kattaki öğrenci çocuklar getirmişler hastaneye. Doktorlar ameliyata almışlar acil. İki karayağız delikanlı ameliyathanenin kapısında bekliyorlardı biz aşağı indiğimizde, diğerine göre daha uzun olanı beni görünce elime bir kağıt tutuşturdu gizlice. Bizim oğlan bahsetmişti, bu çocuklardan ikisini de gıyabında tanıyordum. Bir restoranda görmüş Sıraç bu çocukları yeterli paraları olmadığından, sadece çorba içiyorlarmış; garson da bunlara iki sepet ekmek yediniz bir çorbayla diye kızıp söyleniyormuş .Çocukların haline bakıp üzülmüş bizimki, izin isteyip masalarına oturmuş. Çocukların itiraz etmesine fırsat vermeden donatmış masayı huyudur masa zengin olacak, hele de Sıraç’ın oturduğu. Sohbet muhabbet derken, alttaki dairesini çocuklara kiralamış. üç otuz paraya. Sıraç, evde ne pişerse bu çocuklara da birer tabak götürürdü. İşte, böyle bir adamdı benim kadim dostum.

Ameliyat devam ediyordu, daha ne zaman biteceğini bilmiyordu hemşire. Bu koridor bu koku beni parçalıyor, duvarlar üstüme yıkılıyor gibi geliyor, bahçeye çıksam bir çay/kahve bulsam diye düşünüyordum. Bir taraftan da ben çıkarım bir gelişme olur beni bulamazlar diye korkuyorum. Yürüyorum koridorda dar uzun gölgem; bir ardımda bir önümde, bir uzuyor bir kısalıyor. Sıraç ile beraber evin ortasında çadır kurar, içinde gölgelerle oyunlar oynardık, neşe dolu kahkahalar atar; ev halkının da hiçbir şey anlamadıkları halde, bizim kahkahalarımıza gülmelerine bile gülerdik, katıla katıla nefesimiz kesilinceye dek. Buradan da gülerek çıkarız umarım.

Soyadı tuttuktan sonra gerisi önemli değilmiş, defin işlemini yapabilirmişiz. Babasının yanındaki boş yere, öyle dedi cenaze işlerindeki soluk benizli duygudan yoksun memur. Ulan benim 40 yıllık dostum ölmüş bu ne ifadesiz ruhsuz konuşma şekli, önce o bilgisayarda oynadığın kart oyununu bir kapat diyecektim, kolumdan çekiştirdi bizim oğlanın kol kanat gerdiği delikanlılar.

Çok kalabalık yoktu, dost/arkadaş hepsi de candan, haa öyle üfürükten kimseler de değil. Bir kürek bir kürek daha bitti/gitti, velettalin amin. Böyle olmamıştı, hiç yakışmamıştı hiç. Sen benden önce önce gideceksin oğlum, seni ben yıkıyacam derdi, ben yıkayamadım! Dostum! Dayanmaz yaşlı yüreğim seni öyle ışığı sönmüş görmeye. Ben seni hep o çadırın içinde katıla katıla gülen çocuk gülümsemen ile hatırlamak istiyorum, bencillik mi? Bencillikse bencillik, evet bu sefer kendimi düşünüyorum, çünkü giden sensin, kalan ben.

Biliyorum okuduğunuzda hepiniz o kağıtta yazanı merak edeceksiniz, ama üzgünüm. Burada onu anlatmayı düşünmüyorum bana kalacak.
Belki belki gölgeleremizi yakalamayı başardığımızda anlatırım.

Sürecek….

10/Aralık (Salı) /2019 (Saat;14:45)

Murat AYDIN

One thought on “Dostluk

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun