Eski Güzeldi (2)

Geleceğe dönük ışıltılı hayallerinizin yerini geçmişe dair hatıralarınız ya da özlemleriniz almaya başlamışsa eğer, bir gün herkesin ineceği o son durağa doğru istikrarlı bir şekilde yaklaşıyorsunuz demektir! Elbette tüm faniler gibi söz konusu o rahmani durakta inmeye ne kadar zamanımın kaldığına dair hiçbir öngörüye sahip değilim. Hoş, gözle görülemeyen ve dünyayı kasıp kavuran, anlı şanlı süper güçleri bile bir savaş esiri gibi dizlerinin üstüne çökerten hınzır bir virüs sebebiyle bu hayat yolculuğumun süresi olması gerekenden çok daha kısa bir sürede de bitebilir, kim bilebilir bunu?

Bu yüzden de “yaş haddinden” geçmişi mecburen ıskalamak zorunda kalmış günümüz bahtsızlarına aslında ne kadar çok güzel ve iyi şeyleri kaçırdıklarını onları üzme ve hatta imrendirme pahasına da olsa uzun uzun anlatmaya devam ediyorum.

Evet eski güzeldi. Hem de çok güzeldi.
Misal o eski güzel dünlerimizde emektar televizyonlarımızın ekranlarını, memleket insanının uyanmaması için kendisine çıkarılan tüm görev emirlerini “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım!” şipşaklığında yerine getiren ve bu koşulsuz sadakatinin bereketini de iktidarın medya ayağından sorumlu “propaganda bakanı” yapılarak gören o malum şahsa ait abuk sabuk yarışma programları değil; kaliteye bulanmış nefis bir özgürlük ortamı ile memleketin o dönemdeki tüm değerli aydınlarını kolayca cezbederek sabahlara kadar süren katıksız beyin fırtınalarına sahne olan müthiş tartışma programları, siyaset meydanları süslerdi. Demek ki şimdilerde “ayağını denk al”ların “ön izleme”si olarak hoyratça kullanılan “Silivri soğuktur!” uyarısı ya da zımni tehdidi o güzel ve özgür dünlerimizde sadece sıradan bir mevsimsel bilgiye tekabül ediyormuş ve bu sebeple de bu ülkeye dair dertleri olan farklı kesimlerden herkesin medeni bir şekilde bir araya getirilerek televizyon ekranlarında özgürce konuşmaları sağlanıyormuş.

Evet eski güzeldi. Hem de çok güzeldi.
Misal o eski güzel dünlerimizde şimdilerin sadece cebinde parası olan “müşteri taraftarlara” hizmet vermek için dikilen o dev arenaların yerinde cebinde maç parası olmayan meraklı futbol severlerin de en azından maçların son beş dakikalarını özgürce izleyebilmeleri için tüm kapıların bonkörce açıldığı “halkın stadyumları” yer alırdı. Kapıların açılmasıyla birlikte içerisinde o dönemin çocuklarının da olduğu heyecanlı kalabalıklar stadyumun içerisine oluk oluk akarak hiç bitmemesini isteyecekleri 5-6 dakikalık unutulmaz serüvenlere dip dibe yelken açarlardı. Oysa günümüzde cebinde parası olmayan taraftarların 5 dakikalığına olsa bile değil stadyumların içerisine alınmasına, çevresine bile yaklaştırılmadığına; uyuz bir köpeği kovalarcasına küstahça kovalandıklarına defalarca şahit olmuşluğumuz vardır.

Evet eski güzeldi. Hem de çok güzeldi.
Kabul etmek gerekir ki şimdilerde hasretle andığımız o eski güzel dünlerimizde de tüm dünyanın gıpta ile baktığı hakiki bir hukuk devletinde asla yaşamıyorduk. DGM’lerin o ağır gölgesi tüm yurttaşların, ama özellikle de kimlik bilincine sahip cesur Kürtlerle sınıf bilincine sahip emekçi sosyalistlerin, solcuların üzerinden hiçbir zaman için eksik olmuyordu. Ancak hukukun şimdilerde olduğu gibi cari iktidar tarafından kendisine biat etmeyen, diz çökmeyen, kurmuş olduğu suç şebekesinin uysal bir dişlisi olmayı reddeden bazı “sakıncalı piyadeleri” hizaya sokmak için “aleni” bir şekilde kullanılan “sopaya” dönüştürülmesi de asla söz konusu olmazdı. “Türkiye’nin geri vitesinin sınırı yoktur!” diyen usta yazar Çetin Altan’ı tekzip edercesine en azından adalet mekanizmasındaki “geri vitesin” ham maddesi edep ve haysiyetten oluşan bir sınırı, bir istinat duvarı her zaman için olurdu.

Can Dündar gibi sadece mesleğini yapmaya çalışan gerçek basın emekçileriyle girişilen kişisel bilek güreşlerinin seyri her yanından “intikam” damlayan tehlikeli sürek avlarına hiçbir zaman için dönüşmez; özgürlüklerine hukuksuzca el konamayan bu yürekli insanların bu sefer de helal alın terleriyle kazandıkları mal varlıklarına asla teşne olunmazdı. Zira herkes alçalsa ve hatta tüm sefillikleriyle sürünseler bile kadim geleneğe sahip olan devlet-i aliyyemiz hiçbir zaman böylesine alçalmazdı, alçalamazdı.

Evet eski güzeldi. Hem de çok güzeldi.
Misal o eski güzel dünlerimizde daha hayatının baharında olan pırıl pırıl bir genç kızı iğrençliğinin, vahşiliğinin, şerefsizliğinin mangenesine acımasızca sıkıştırarak ona sadece gökyüzünü ya da aldığı nefesi değil; fakir ve kimsesiz hayatını da tümüyle zindan eyleyen adi bir döl israfının, sırf bol siyasi mesajlı ay yıldız fonlu fotoğrafını gerekli yerlere servis etti diye elini kolunu ve o iğrenç uzvunu sallaya sallaya serbestçe gezmesi asla söz konusu olmazdı. Arkasında siyasi iktidarın tam desteğini hissetseler dahi hiçbir yargı mensubu böylesine adi bir utanmazlığın “yüklenicisi” olmaya cesaret edemezdi.

Evet eski güzeldi. Hem de çok güzeldi.
Misal eskiden ruhumuzda meydana gelen dinmeyen kanamalarımızın panikle pansumanını yaparken aynı zamanda geleceğe dair hayallerimizin de kara kalem resimlerini yapmaya başlar ve böylece zihinsel yorgunluğumuzun tüm kırışıklıklarını bir çırpıda ütüleyebilirdik. Yani korkmadan büyük büyük hayaller kurarken yakalardık kendimizi.. Oysa günümüzde “zaman”ı freni patlamış bir kamyon gibi dosdoğru üzerimize salarak bütün o güzel yaşanmışlıklarımıza dair elimizde avcumuzda kalan her şeyimizi alma peşine düştüler. Önce sinsi bir hırsız gibi paramızı çaldılar bizden. Sonra huzurumuzu, yaşama sevincimizi ve geleceğimizi çuvallarına doldurup beklemeye başladılar. Belli ki şimdi de geçmişimizin peşine düştüler! Hem de göstere göstere, tüm arsızlıklarını ve pişkinliklerini kuşanarak!..

Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, hangi karanlık, izbe yollarsa saparlarsa sapsınlar içerisinde bir nebze de olsa soluklanma fırsatını yakaladığımız ve elbette bolca da hüzünlendiğimiz o güzel ve huzurlu geçmişimizi bizden çalmaya asla güçleri yetmeyecektir. Kuşkusuz ki tüm kurum ve kuruluşlarıyla geleceğimiz yoğun işgal altındadır ve tahmin ediyorum ki bu işgal harekatı daha uzun yıllar boyunca da bizimle kalmaya devam edecektir. Ancak geçmişimiz…Geçmişimiz hiç olmadığı kadar özgürdür, bağımsızdır ve her şeyden önemlisi de vicdani ve insanidir. İmza atılan, bir parçası olunan hiçbir vahşi işgal de bu gerçeği bizlerin elinden çekip alamayacaktır. Asla.

Uğur Güney Subaşı. Ekim 2020, Adana

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun