Duvar

-İnsan anılarını ne zaman anlatır?
-Kendisine bir başkasına aitmişçesine uzak geldiğinde…

Sanki düşten kopmamak adına gerçekten uzaklaşarak, birbirimizden gözlerimizi kaçırıp aynı uzaklara bakardık, sessizce. Sanki göz göze gelsek, konuşsak aramızdaki o büyülü oyun bozulacakmış gibi… Gündelik hayatını bir misafir gibi seyirci olarak geçirdiğini hissederdim. O zaman da kendimi önemsemeye başlar, ona bir dolgu olabileceğimi sezerdim. Etten-kemikten bir dolgu olmaya çalışmak oyunun büyüsünü bozacağından, aramızdaki uzaklığı da uzatır, ertelerdim. Bazı zamanlar içte birikenlerin sessizliğini -en önemsiz boştan-sohbetlere bırakır, gülüşürdük. Sanki içte kalanları birbirimize döksek, ”Kalk, gidelim.” diyeceğim, duygusuna kapılırdım. Bir yanım da aramızdaki boşluğun bizi yakınlaştırdığını hatırlatır, susmaya uyuştururdu yine. Tekerlekli sandalyeye yorulup anlatanın oturduğu, diğerinin de dinlerken sürdüğü uzun bir yürüyüşte ne konuşacağımızı; başkalarının olmadığı bir yolda içimizi birbirimizle havalandırırken ki halimizi merak ederdim. Sonra yine olacak olur ve şişirilmiş iki balon gibi aramızdaki havanın kalkmasıyla iplerimiz dolaşacakmış da yere çakılacakmışız gibi vazgeçerdim.
Onunla hayatın kurallarından sıyrılıp kendi bildiklerime, gerçeğe yuvarlanmanın ne demek olduğunu bilmez bir tutumla kendime yol alıyordum. Bulmacanın beyaz kutucuklarına sığmayan her şeyi siyah kutucuğa atmak en iyisi gibi görünüyordu. Zaman hayallerimden bıkacak kadar uzun gelmiyordu. Gelecek kaygım yoktu. Asıl gelecekse geçmişin verdiği renk ve kalıpla şekilleniyordu.

Yaşananların -yaşanmış sayılanların belki- hikâye olarak kalmasını istiyorsan üzerinde fazla oynamaman gerekiyordu. Biz bunu bilen -belki insana komik gelen- aklı başında iki bilgeydik. Aramızdaki mesafeye karşın biraradaymışçasına uzaklaşıyorduk; artık bir uyuşma haliydi bu, şaşkınlığı da yoktu. Karşılaşıldığında birbirini tanımamak marifetmişçesine, siyasi bir hüküm yemişçesine, bilerek-isteyerek koyuyorduk zamanı ve mesafeyi aramıza.

Sonunda birgün sabrın sonu, hissizlikti; umut şanslı hikâyelerin gereğiydi. Zaten sabır ve umut geleceğe inananların tutumuydu. Geleceksiz, failleri kayıp hikâyenin gereğini düşünmek yine zamana aitti. Zaman artık ne idüğü belirsiz anılardı ve ben puslu bir pencerede geçmişin geleceğe taktığı kancayla başkasının hikâyesiymişçesine yabancı kalıyordum anılarıma. Özlemini duyduğum anıların düşe ulaştığı duvara vardım sonunda. Kendine bir son verme iradesinden mahrum hissizliğe sahip olarak…

Not: Resimler, The Wall (2012/Alman yapımı) filminden alıntı.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun