Dostluk (2. Bölüm)

 

Dostluk        

İlk bölümünü okuduğunuz Öykümün ikinci bölümü keyifli okumalar..

Cenaze töreni bitmiş, üstelik üzerinden bir hafta geçmiş ve yedisi okunacakmış!

       Telefon elimde kala kalmıştım, gudubet makine gibi konuşmaya devam ediyordu, bedenimi kaplayan derinin, her bir gözeneğinden fışkıran ter damlalarını hissedebiliyordum, ter değil sanki kan fışkırıyor gibiydi. Midem bulanıyor başım dönüyor, şakaklarım zonkluyor,  o konuşurken aklımdan geçen,

       -Bu kadına bunca yıl nasıl katlandın dostum?

Ben bitmesini istiyorum ama telefondaki ses gittikçe yükseliyor o yükseldikçe benim midem yükseliyor. Atıvericem şu pencereden kendimi,

– Sus be kadın! (İçimden yükselen ses.)

       Ben düşüp bayılmadan bitsin bu konuşma. Aceleyle lafını kesip kapatıyorum telefonu, kendimi en yakın kanepeye atıveriyorum. Ah dostum tam yedi gündür yoksun, alışamadım, alışmak istiyor muyum sanki, sanki şu demir kapının zili çalacak,  eli, kolu kese kâğıtlarıyla, poşetlerle dolu olduğu halde içeri gireceksin gibi. Her bir köşesinde ayrı anılar birikmiş bu evde, her şey üstüme üstüme geliyor, nefesim kesilecek gibi hissediyorum, iyisimi kendimi dışarı atmak. Su gibi olmuş üstümü başımı değiştirmeli önce.

       İstiklal caddesinde yine o bildik niteliksiz kalabalık, İstanbul’un varoşlarından gelmiş oğlanlar, kızlar, marjinal görünme çabası içinde palyaçoya dönmüş, mağazaların rengarenk süslenmiş vitrinlerini, ayna gibi kullanıp, önünden geçerken, çevredekilere de belli etmemeye çalışarak camdaki aksini inceleyen sivilceli suratlı ergenler, yaşına başına bakmadan,  genç, şöyle taş gibi bir manita yapmak için gözleri fer fecir okuyan kart zamparalar ve bütün bu çirkin kalabalığın arasında tezgahındaki mallarını satma telaşındaki seyyar satıcılar.

       Şu köşede Ye Ye Kuruyemişçisi vardı eskiden, tam onun önünde dayak yemiştik bizden büyük üç çocuktan, yaralarımıza yerden bulduğumuz izmaritlerin tütününü basmıştık doktor edasıyla,

-Mikrobunu kırar oğlum korkma!

      Demişti bana, kanayan dizime tütünü bastırırken. Çok canım yanmıştı ama hiç bozuntuya vermemiştim. Ulan kim yarama tütün basacak şimdi?

       İlk gençlik yıllarımız haytalıklarımız saymakla bitmez, mesela Galatasaray’dan başlayıp her birahaneye uğrar, her birinde, bir bira içer Taksim’e geldiğimizde ayakta duramaz hale gelirdik. Kiminle ayakta duramayacağım şimdi ben? Tepebaşı’ndaki yazlık sinemanın duvarından izlerdik Ayhan Işık filmlerini. Kiminle film izleyeceğim beleş duvardan ben? Ne yazlık sinema ne de sen varsın artık.

       Sokak lambaları yanmış, uzayan, kısalan gölgeler belirmeye başlamış, kararan havayla beraber ayaz çıkmış haberim olmadan. Ben öyle aval aval anılara dalmışken ne kadar üşüdüğümün farkına, çenemden gelen takırtı ve yüzüme uzaylıymışım gibi bakan kalabalıktan insanları fark edince anladım. Titreyen çenemi zapt etmeye çalışarak ellerimi cebime soktum belki biraz ısınırlar ümidiyle. Cebime soktuğum elime biraz bozuklukla birlikte para olmadığı anlaşılan bir başka kâğıt parçası geldi. Nedir bu? Alışveriş listesi heralade… Hayır hastanede elime tutuşturulan not kağıdı bu.

        Sıraç’ın notu bu!!!

       Kalp atışlarımı duyabiliyordum, cenazenin telaşından aklımdan çıkan not!

       Emniyet amirliğinin o gri koridorlarının, soğuk koltuklarında beni içeri çağırmalarını beklerken, ellerimin titremesine ve gözlerimden yaşlar boşalmasına engel olmaya çalışıyordum. Nasıl olabilir böyle bir şey, aklım almıyor.

       Sıraç daha askere gitmeden önce bulmuştu “ruh ikizim” dediği eşini. Adı Sevgi’ydi adı gibi sevgi dolu etrafına garip bir ışık saçan neşe dolu bir genç kız. Evde bulunan sabit telefon dışında hiçbir haberleşme şansı bulunmayan bir dönemden bahsediyorum. Bunların arasındaki inanılmaz telepatiyi hiç birimiz anlayamazdık. Kalabalık bir topluluk içinde bir sohbet ortamı düşünün, sohbet konusuyla ilgisi olmayan bir konu ikisinin aynı anda aklına gelip gülmesi gibi. Sevgi’yi arayacağım diye ayağa kalktığında telefonun çalması arayanın Sevgi olması gibi. Daha birçok buna benzer örnek sayabilirim size. Sevgi ailenin ilk çocuğu, bir küçük erkek kardeşi var, Mustafa. Baba tekstilci, anlayacağınız varlıklı bir aile. Bizimki gariban, tek korkuları ailenin bu birlikteliğe karşı çıkmaları. Sevgi’nin bir halası var sadece o biliyor Sıraç’ı. Destekliyor da bizim haytayı, zira hala bekar sevdiğine vermedikleri için hiç evlenmemiş, aşkını böğrüne gömmüş evde kurumuş kalkmış, kendi deyimiyle. Çok büyük aşk bizimkilerin aşkı, anlatmaya hiçbir kalemin gücü yetmez gerisini siz düşünün.

       Gelecek hayalleri kuruyor birlikte geçirecekleri yılları hayal edip, kaç çocuk yapacaklarını tartışıyorlardı, birbirlerinin dizinin dibinde yaşlanacakları yılları konuşuyorlardı.

       Yaz başıydı, Sevgi üzüntülü geldi yanımıza biz Gezi Parkında çay bahçesinde otururken. Babası Bodrum’da bir yazlık ev almış bu yazı orada geçireceklermiş. Gümbet’te denize nazır nefis bir evden bahsediyorum, Bodrum’un nefis denizi. Sevgi Sıraç’dan ayrı kalacağı için gitmek istemediğini söylüyordu sanki etinden et koparcasına ağlarken. Hala ile konuşmuş babasını ikna etmek için, bir hafta kalıp halasının yanına gelmek gibi bir planı vardı, ama babayı ikna etmek zor görünüyordu üstelik çok küçük olduğu için Mustafa’da şimdilik halada kalacak. Tam bir karabasan bizimkiler için üç ay birbirini görmeden geçirmek imkânsız, ızdırap dolu ve Bodrum’daki evde henüz telefonda yok. Bu mücadelelerle bir hafta geçmiş, kaçınılmaz gün gelip çatmıştı, Sıraç Sevgi’yi gitmesi konusunda ikna etti,

-Git tatilini yap ailenle birlikte bu sebepten babanı karşına alma, sonra biz üzülürüz, hem belki bizde arada kaçar geliriz seni görmeye.

    

 Demiş, ikna olmuştu bizim peri kızı. Uğurladık o gün vedalaşıp zorda olsa. Gittiler, arabalarına yükleyip bavullarını. Gider gitmez telefon sözü aldı Sıraç “iyiyiz geldik “ demeden içi rahat etmezdi.

       O telefonu hiç alamadı Sıraç!

       Yola çıktıklarında oturmuştu boğazına o yumru, sabaha kadar hiç uyumamıştı, gözleri kan çanağı olmuş bir halde bana geldiğinde. “Haber yok” diyordu halayı da aramamışlar. Ararlar müsait olmamıştır fırsat bulamamıştır, desem de boğazına oturan yumru büyüyordu an be an. Bu halde gitti yaz boyu çalışacak olduğu iş yerine. Akşam iş yerine uğrayıp bize getirdim Sıraç’ı biraz kafası dağılır beraber yemek yer konuşuruz bahanesiyle. Sofrada bütün aile toplanmış henüz yemeğe başlamıştık, televizyonda spiker haberleri sunuyor, tek düze bir ses tonuyla, bir kaza haberi var Milas Bodrum arasında bir ailenin can verdiği korkunç bir kaza haberi! İsimler okunurken gözlerim kararıyor, spikerin donuk ifadesiz suratı dışında hiçbir şey göremiyorum. Sıraç’ın peşinden sokağa atıyorum kendimi ailemin şaşkın bakışları altında. Bir solukta kendimizi Topkapı’da otogarda alıyoruz.

       Sabaha karşı Bodrum Devlet Hastanesi’ne geliyoruz. Sıraç Sevgi’nin başında, uyanmayacağını bile bile çabalıyor kaldırmak için, hemşirelerin bütün çabaları boşuna, koparamıyorlar aşıkları. Hastaneyi ayağa kaldırıyor feryatlarımız, hemşiresi, doktoru, hastası gözyaşlarına boğuluyor “uyan aşkım“ dedikçe Sıraç. Işığı sönmüş yatan meleğimiz, peri kızımız bir daha uyanamayacağı uykusunda sanki sevdiğine veda edermiş gibi, sanki hayatının aşkına son kez gülümser gibi, yatarken cansız gözlerinden bir damla gözyaşının süzüldüğüne yemin edebilirim.

       Bu kadar büyük bir acıya, bunca feryat ve göz yaşına yenik düşen bedeni, yığılıp kalmıştı odada sevdiğinin kollarında. Başka odaya alıp serum bağladılar, kendine gelmesi için birde sakinleştirici, o günden sonra daha çok sakinleştirici alacaktı Sıraç……

Sürecek…

Murat AYDIN

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun