Doğan Cüceloğlu’nun Yaşam Yolculuğundaki Ölümsüzlüğe Yükselişi

“On bir çocuklu bir ailenin on birinci çocuğu olarak Mersin’in Silifke kasabasında doğmuşum. On yaşındayken annemi kaybettim ve ölümün ne demek olduğunu anladım: artık onu bir daha hiç göremeyecek, dokunamayacak, naz edemeyecektim.

Silifke’de en yüksek dereceli okul olan ortaokulu bitirdikten sonra subay olan ağabeylerimin yanında Ankara ve Kırklareli’nde okudum ve Kırklareli Lisesi’nden mezun oldum. Kırklareli lisesinde ilk aşk şiirimi yazdım.
Ankara Atatürk Lisesi’nde edebiyat ve kompozisyon öğretmenim olan Cahit Okurer bir gün ne olmak istediğim sordu; mühendis olmak istediğimi söyledim. Bilim adamı olmak istemez misin, dedi. Onun etkisi altında İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’ne yazıldım ve oradan mezun olduktan sonra ABD’de Illinois Üniversitesi’nde doktoramı yaptım. Uzmanlık alanım iletişim psikolojisidir.

Amerika’da doktora öğrencisiyken, benim gibi doktora öğrencisi olan Kaliforniya’da doğmuş büyümüş Emily ile tanıştım ve evlendim. On bir yıl süren evliliğimizde üç çocuğumuz oldu: Ayşen, Elif ve Timur.

Evlendiğimde ne kendimi tanıyormuşum, ne de evliliğin ne olduğunu. Silifke’de büyürken çevremde gördüğüm evlilik, koca, baba modelleriyle Kaliforniya’da büyümüş feminist bir Amerikalı kıza kocalık yapmaya çalıştım. Sonuç: hem ben çok ıstırap çektim hem de Emily’e acı çektirdim. Benim şimdi yüreğimi en çok yakan çocuklarıma verdiğim acılar. Onlardan dört yıl ayrı yaşadım.

Yaşadığım acılar her şeyi bilmediğimi, öğrenmem gereken çok şey olduğunu gösterdi ve yalnız bilgi yönünden değil, insan olarak gelişmem gerektiğine ikna oldum.

Kendimi geliştirme süreci içinde kitap yazmaya başladım; ilk kitabım İnsan İnsana bu sürecin ilk ürünüdür. Gelişim süreci içinde kazandıklarımı kitaplar yoluyla paylaşmaya devam ediyorum.

Amerika’daki görevimden emekli olup ayrıldıktan sonra Türkiye’de kitap yazmayı sürdürdüm. Kitap yazmanın yanı sıra konferanslar ve seminerler verdim, televizyon programlarına başladım.

Şu devrede önceliğim kitap yazmak. Şu ana kadar kendi yazdığım onüç kitap var, bunlar hakkında kitaplar bölümünde bilgi alabilirsiniz. Bir de benim yaşamımın anlatıldığı, Canan Dila tarafından yazılmış bir kitap:



“Tanıyanı” çok. Kitapları baskı üzerine baskı yapıyor. Seminerleri hınca hınç. Dinlemeye koşuyor insanlar onu; ana-babalığı öğrenmek, kendilerini tanımak için. Ya… o?

“Hepimiz birbirimizin yaşamlarımızın çatlak ve aralıklarında yaşarız; her şey, görebilseydik sanırım şaşkınlıktan dilimiz tutulurdu diye yazmıştı Murdoch yıllar önce Ağ’ında. Ki, altını döne döne çizmiş olduğum bu satırları, henüz hazırlanmakta olan bu kitabın 2003 güzünde yayımlanan tanıtım metnine de taşımıştım. Altına da; “Kalemimin ucuna bırakıverdi hayatını. Bütün içtenliğiyle. Gizlisiz, saklısız… ‘Tanıyanlar’ şaşıracaklar evet, ama ‘doğduğundan beri tanıyanlar’ın sanırım şaşkınlıktan dilleri tutulacak. Kocaman bir sürpriz var onlara” diye yazmıştım. Eklemeliyim; “tanıyanlar”ın ve “yakından tanıyanlar”ın şaşkınlığı, o hayat öyküsünü aktaranın; “insan ve davranışı”nı konu alan bir bilim dalında insanı aramak üzere yola koyulanın, yolu üzerinde kendi kendisiyle çarpışıp da kendine rastlaması ve sonrası sırasında duyduğu şaşkınlığın yanında hiç kalır. Anlattığı, bu toprağın çocuklarından birinin, önce kendi aynasında, sonra uzak bir kıtada, Amerika’da, farklı bir kültürün aynasında bıraktığı görüntüde kendini ve kültürünü fark etmesinin kahkaha ve gözyaşı dolu öyküsüydü…

Anlatan, burada ve orada, 45 yılını psikoloji bilimine vermiş biri olunca, anlatılan da sadece o aynadaki görüntüyü aktarmaktan, sergilemekten ibaret kalamazdı elbette. “Fark ediş”ti anlatılacak olan… (Sadece birbirimizin değil), nasıl? kendi yaşamlarımızın “da” çatlak ve aralıklarında yaşıyor, yaşayabiliyor olduğumuzdu sergilenecek olan. Anlattı. Hayat öyküsünde… “İnsanlık hali” dile geldi. “Burada” ve “orada”…

“Ya… o?” sorusuna iki ciltlik bir yanıt.”

Kaynak: http://www.dogancuceloglu.net/yasam-yolculugu/ . Onun kitaplarını okumak isteyenler için kendi sitesinden kitaplarını tanıttığı sayfanın linki http://www.dogancuceloglu.net/kitaplar/  ve Doğan Cüceloğlu’nun videolarını izlemek için YoueTube kanalından ulaşacağınız link ise, https://www.youtube.com/channel/UCb1PVUbLFLAszmQbwzczZ5w.

Damdan Düşen Psikolog

Damdan düşen insan acı çekmiştir. Bu acı ile bazı konular üzerinde düşünmüş, deneyim kazanmış ve öğrenmiştir. Damdan düşen insanın anlatacağı önemli öyküleri vardır.

Televizyon programında aile ortamında iletişimin önemi üstüne konuşmamı dinleyen bir adam karısına, “Ne dinliyorsun bu adamı? Kapat ya da kanalı değiştir!” demiş. Televizyon konuşmamı anlamlı bulan kadın, kocasının olumsuz tavrının altındaki nedeni sorunca şu cevabı almış: “Bu adam boşanmış biri; ailede iletişim konusunu o kadar biliyordu, peki neden kendi evliliğini kurtaramadı?”

Önemli bir gözlem ve yerinde bir soru.

Ben evliliğimi devam ettiremedim ve ailem parçalandı; çünkü ben ‘bilen insan’ idim. Ailem parçalandıktan ve çocuklarımdan dört yıl ayrı kaldıktan sonra ‘bilen insan’ olmanın ne kadar yetersiz ve tehlikeli oluğunun nihayet farkına vardım. Ve uzun süren bir şaşkınlık ve arayıştan sonra yavaş yavaş ‘öğrenen insan’ olmaya başladım.

‘Öğrenen insan’ olarak gelişmeye başladıkça öğrendiklerimi kitaplarımla, seminer ve konferanslarımla, televizyon konuşmalarıyla paylaşmaya başladım. Damdan düşmüş biri olarak öğrendiklerimi paylaşmak sorumluluğunu hissettim.

Canan Dila sordu ben anlattım. Bazı anılar çok acı, anlatırken ağladım, zor geldi. Hayatımın bazı yönlerini anlatırken yaptıklarımdan utandım; zor gelse de, hakikate saygım gereği, gerçekleri olduğu gibi anlattım.

Kitap ilk İş Bankası Kültür Yayınları tarafından iki cilt olarak basıldı. Daha sonra tek cilt olarak Alfa Yayınları tarafından basıldı. Ve şimdi gözden geçirilmiş yeni baskısı Remzi Kitabevi tarafından DAMDAN DÜŞEN PSİKOLOG başlığıyla basılıyor; 2 Eylül’de kitapçılarda bulunacak.

Bu yazıyı iki amaçla yazdım: 1- Damdan Düşen Psikolog kitabının Remzi Kitabevi tarafından basılmakta olduğunu ve 2 Eylül Çarşamba günü kitapçı raflarında yer alacağını sizlere duyurmak;

2- Bu kitabın daha önceki basımlarını okumuş olan okurlarımın buraya yorum yazmalarına fırsat yaratmak.

Evet, daha önce “Damdan Düşen Psikolog” kitabını okumuş iseniz, kısaca değerlendirmenizi yazmanız beni memnun edecektir.

Gününüz gönlünüzce olsun!

Doğan Cüceloğlu (25.08.2015)

Hayatını aydınlanmaya adamış bir yaşam öyküsünden, ışık dolu ve barış dolu yazıları ise, kitap sayılarından çoktur.

“biz” Olmak

Bu ülkenin tüm insanlarını kapsayan bir BİZ var mı?

Türkiye Büyük Millet Meclisi, böyle kapsamlı büyük bir BİZin olduğu varsayımı üzerine kurulmuştur. Seçimler niçin tekrar ediliyor? Çünkü bu dört siyasi partinin sorumlu yöneticileri arasında anlaşabileceği, uzlaşabileceği bir BİZ göremediler. Ve koalisyon oluşamadı.

Gerçekten bu ülkede yaşayan insanların hepsini kapsayan bir BİZ yok mu? “Memleketimizde yaşayan herkesi kapsayan BİZ yok!” diyorsak, o zaman her bir siyasal partinin vizyonu altında toplanmış bir tür “siyasal aşiret” olduğunu, bu aşiretlerin üstünde bir büyük BİZ oluşamadığını kabul etmiş oluruz. Ben böyle bir durumun bu ülkenin gerçeğini yansıttığına inanamıyorum. Bu kadar “aşiret bilinci” içinde boğulmuş, yok olmuş bir toplum olmadığımızı biliyorum, hepimizin gönlünde ve kafasında hepimizin yer alabileceği bir BİZ olduğuna inanıyorum.

Bayram dönemine girdiğimiz ve seçimlerden söz edilmeye başlayan bu dönemde BİZ üzerinde düşünmeye başlamamızı önemli görüyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsil edilen Büyük Millet’in temsil ettiği bir BİZ olmalı. Ve o anlayışın içinde koalisyon kurulabilmeli ve o koalisyon hükümeti BİZ dediğimiz ‘Büyük Millet’e hizmet edebilmeli.

BİZ’i oluşturmak, sadece politikacıların değil, ben de dahil, hepimizin sorumluluğu. Zihninde ve gönlünde gerçeğe saygı, hakkaniyet, insanın insan kimliğine saygı ve empati değerlerini yaşatan her bir insan, ister istemez, BİZ’i inşa etmeye başlar.

Zihninde ve gönlünde BİZ’i oluşturma gayreti gösterenlere selamlar, saygılar.

Doğan Cüceloğlu (19.09.2015)

Çok değerli üstadımız, kişisel gelişimimizde fayda sağlayacak fikirlerini bize iletiyordu; nitekim ışığından çok faydalandım.

İki Farklı Aile Ortamı : Siz Hangisinde Yetiştiniz?

Çocuk yetiştirirken çocuğun davranışını denetlemeye mi, yoksa kendi davranışınıza mı önem vereceksiniz? Üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konu!

Diyelim çocuk yalan söyledi.

Çocuğun davranışına önem veren anababa, “Bana yalan söyledin! Yalan söylemek çok kötüdür, bir daha yalan söylersen seni şöyle şöyle cezalandırırım! Yalan söylediğini duymayayım, görmeyeyim!” der.

Çocuğuyla ilişkisinde kendi davranışına odaklanmaya öncelik veren anababa, “Ben ne yaptım, ne söyledim ki, bana gerçeği söyleyemeyecek kadar çocuğum benden korkuyor?” sorusunu kendisine sorar.

Korku kültürü içinde yetişmiş anababaların hedefi çocuğun davranışını yönetmektir; çocuk terbiyesi korku kültürünü zemin alır. Çocuğun doğruyu öğrenip içselleştireceğine güvenleri yoktur. Çocuğun davranışını gözetmek, denetlemek, ödül ve cezalarla biçimlendirip, yönetmek üzerinde dururlar. Ve çocuk kendisinin güvenilmeyecek bir insan olduğuna inanarak yetişir. Anababa bunu farkına varmadan yapar; kötü niyetinden değil.

Çocuğuyla ilişkisinde kendi davranışına önem verip gözeten anababalar, sevgi ve güven kültürünü zemin alırlar. Kendi davranışları doğru değerleri yansıttığı sürece, zaman içinde çocuğun doğruyu öğrenip içselleştireceğine inanır, güvenirler. Onlar için önemli olan kendi davranışlarının ‘sevgi,’ ‘güven,’ ‘saygı,’ ‘hakkaniyet,’ ‘empati’ ve ‘içtenlik’ değerlerini yansıtmasıdır. Bu bilinç içinde sürekli çocukla sohbet içinde olmaya özen gösterirler. “Gerçeği söyleyemeyecek kadar benden korkuyorsun. Evladım, ben seni bu kadar ne zaman, nasıl korkuttum?” diye sohbete başlarlar.

Korku kültürü için davranışı denetlemek, sevgi ve güven kültürü için ise insanı geliştirmek hedeftir. Gelişmiş insan kendi davranışını içine sindirmiş olduğu ‘doğrularla’ yönetir. Vicdan dediğimiz pusulası kendi içinde zamanla gelişir. Korku kültürü içinde yetişmiş olan etrafta korktuğu bir güç yoksa her türlü yalanı söyleyebilir, adiliği yapabilir. Vicdan dediğimiz insanı insan yapan en önemli kaynak, pusula, onlar küçücükken anababaları tarafından tahrip edilip yok edilmiş, gelişmesine fırsat verilmemiştir.

Hiç bir anababa bilerek çocuğunu korku kültürü içinde büyütmek ve ömür boyu onu pusulasından mahrum etmek istemez. Çocukluğunuza baktığınız zaman kendinizi hangi ortamda büyümüş olarak görüyorsunuz? Bunu farkında olmak çok önemli ilk adımdır. Birçok anababa bilmeden, farkında olmadan, kendileri nasıl büyütülmüşse, çocuklarını da öyle korku kültürü içinde büyütürler. Bence bu konu bizim toplumun en önemli konusudur.

Üzerinde çalıştığım GELİŞTİREN ANABABANIN 5 FARKINDALIĞI kitabımda bu iki aile ortamını ayrıntılı olarak irdeleyeceğim. Kitapta aldığım konuları sizinle böyle zaman zaman paylaşmak istiyorum.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Doğan Cüceloğlu (02.08.2015)

Pamuk kalpli değerli yazarımızın çocuklara verdiği önem için bir örnek yazı.
 

İçimdeki Hüzün!!!

Değerli okurlar,

Malatya Çocuk Esirgeme Kurumu’nda küçücük çocukların bakıcıları tarafından dövüldüğünün videoya çekilerek bir televizyon programında yayınlanması, birçok gazetenin baş haberi oldu. Takip eden günlerde gazete köşe yazarları bu konuyu çok işlediler. Televizyon haberlerinde önemli yer tuttu.

Hepimiz Malatya Çocuk Esirgeme Kurumu’nda küçücük çocukların bakıcıları tarafından dövülmesine müthiş hayret ettik ve çok öfkelendik.

 

Ben ise bu duruma hayret etmemize hayret ettim.

Üç yıl kadar önce yazdığım bir yazıyı burada sizlerle paylaşmaya karar verdim. Yazı şöyle:

Çocukların anababalarıyla ilişkisini çok önemsiyorum. Bireyin, kendi bireysel yaşamıyla ilgili düşündüğüm zaman, bireyin diğer insanlarla ilişkisi üstüne düşündüğüm zaman, toplumsal barışla ilgili düşündüğüm zaman, ulusların uluslarla ilişkileri üzerine düşündüğüm zaman, insanların diğer canlılarla ilişkisi üzerine düşündüğüm zaman hep çocukluğa, çocuk terbiyesine, anababa çocuk ilişkisine gidiyor aklım. Anababa çocuk ilişkisi ile ilgili ne yazayım diye düşünmeye başladığım zaman fark ettiğim ilk şey içimdeki hüzün oluyor.

Gerçekten hüzünlüyüm. Biliyorum, hüznümün altında buzdağının okyanusun altında kalan görünmeyen kısmı gibi başka duygular da var. Ama bana şimdi ilk gelen ve beni selamlayan duygum, hüznüm.

Bozuk düzen şehirleşme içinde hiç çocuk parkı yapılmayışından hüzünleniyorum. Yollarda yürürken bir çocuğun yüzüne inen şamarı gördüğüm zaman içim ağlıyor. Kolundan tutulan bir çocuğun sürüklenircesine yürütüldüğünü gördüğüm zaman yıpranıyorum. Basit ama gizemli sorularına cevap alamayan çocukları izlediğim zaman içim yanıyor. Çocukların o muhteşem yaratıcılığının, doğallığının, kendiliğindenliğinin, niyetlerinin saflığının hunharca ve kayıtsızca yok edilişini görmek benim içimi ağlatıyor.

Geçmişin anababaları bugünkün toplumun dokusunu yarattılar: sorunlar içinde boğulmuş, ne kendine, ne de ilişki içinde olduğu diğer insanlara güvenen, bencil, çıkarcı, çözümün değil, sürekli sorunun bir parçası olan insanlar.

Ama bu sorunları yaratanların bizim anababalarımız olduğu kimsenin umurunda değil. Anababalarımızın bu memleketi bu hale getiren insanların mimarı olduğu bilinmedikçe, toplumsal sorunlara kalıcı çözümler getirmenin olanaksız olduğunu biliyorum. “Biliyorum,” diyorum; “kanısındayım,” “sanıyorum,” “düşünüyorum,” demekten çok daha güçlü bir inancı belirtmek için.

Herkes her şeyden şikayet ediyor. Türkiye’ye geldiğim zaman Türklerle ilgili ilk algılamam herkesin her şeyden şikayet ettiği oldu. Bakkal müşteriden, müşteri bakkaldan; hükümet muhalefetten, muhalefet iktidardan şikayet ediyor. Basın kanunlardan ve uygulamadan, halk basından şikayetçi ve güvenini yitirmiş durumda. Öğretmen öğrenciden, öğrenci öğretmenden şikayetçi.

Anlaşılan iyi bir Türk vatandaşı olmanın ilk koşulu, şikayet eden bir insan olmak.

Ve ben de şimdi iyi bir vatandaş olarak anababalardan şikayet etmek için bu yazıyı yazıyorum.

İçim hüzün dolu.

Liderlik konusunda uluslararası bir çalışmada birçok ülkeden gençlerin katıldığı bir toplantıda, her bir gencin yaşamını etkilemiş, onun düşünce, duygu ve davranışına yön vermiş kendi ‘kişisel’ liderlerden örnekler sorulmuş. Bu toplantıya gözlemci olarak katılmış sosyal psikoloji alanında uzman bir Türk gözlemci bana gördüklerini şöyle aktardı:

“Farklı ülkelerden gelen geçlerin her biri sırayla kendi anne ve babalarından, öğretmenlerinden, büyük anne veya büyük babalarından kişisel liderleri olarak söz ettiler. Bazıları, “Yalan söylememeyi ben babamdan öğrendim,” derken, bazıları, “Gayret sarf etmeden kalıcı bir sonuç alınamayacağını bana büyük annem öğretti,” şeklinde konuştu. Verdikleri örnekler günlük yaşamda yer alan basit örneklerdi, ama ifade ettikleri anlamlar insanın yaşamında yer alması gereken dürüstlük, sevgi, sebat, gayret, sözünün eri olma gibi temel değerlerdi.

“Toplantıya katılan yirmi küsur kadar Türk gencinden biri el kaldırdı ve “Ben hepimiz adına konuşuyorum. Biz lider olarak Atatürk’ü tanıyoruz ve hepimize o yol göstermiştir,” diyerek sözü kesti attı.

Bu Türk gençlerinin çocukluğunda onlara sevmeyi, çalışmayı, dürüst olmayı, gelişmeyi, hizmet etmeyi, sabırlı olmayı, herkes ne derse desin doğru bildiğini herkese rağmen söylemeyi ve yapmayı öğreten anababalar, yani küçük çocukların gerçek kişisel liderleri olması gerekenler nerede?

İçimde dolu dolu, buram buram bir hüzün var.

Sokağa tüküren delikanlımızı, elindeki çikolata kağıdını pervasızca yere atan liseli kızımızı gördüğüm zaman içimdeki hüzünle selamlaşıyorum.

Çocuklarımızı şiddetle ezerek kalıplamayı anababalık olarak anlamaktan kurtulup, onları birey olarak geliştirmeyi sorumluluk olarak almış anababalara hasretliğim var.

Doğan Cüceloğlu

Atatürk’ün izinde büyük bir Cumhuriyetçi idi, değerli aydınımız.

Cumhuriyetimiz Kutlu Olsun!!!

Değerli okurlarım,

Ben kişinin varoluş tarzlarını üç grup altında topluyorum:

1. Sen bilinci içinde varoluş: “Ne emrederseniz onu yaparım; benim başıma bir çoban gerekir, çünkü ben bir koyunum ve yaşamımı nasıl yöneteceğime aklım ermez,” tutumu.

2. Ben bilinci içinde varoluş: “Ben ne emredersem onu yapmalısın; senin başına bir çoban gerekir, çünkü sen bir koyunsun ve yaşamını nasıl yöneteceğine aklın ermez,” tutumu.

3. Biz bilinci içinde varoluş: Biz bilinci içinde varoluş üç farkındalığı yaşatır:    a. Ben varım; benim sınırlarım ve sorumluluklarım var. Kimse bunu görmemezlikten gelemez. Bir insan olarak yaşamıma devam edebilmem için benim var olduğumun kabul edilmesi, sınırlarıma ve sorumluluklarıma saygı gösterilmesi gerekir.    b. Sen varsın; senin sınırların ve sorumlulukların var. Kimse bunu görmemezlikten gelemez. Bir insan olarak yaşamına devam edebilmen için senin var olduğunun kabul edilmesi, sınırlarına ve sorumluluklarıma saygı gösterilmesi gerekir.    c. Ben ve sen etkileşim içinde olmak zorundayız; yani sen ve ben birbirimize mecburuz. Seninle etkileşim içinde olmak benim için bir seçim değil zorunluluk, senin benimle etkileşim içinde olman da bir zorunluluk.Sen, Ben ve Biz Bilinci üstüne, değişik kitaplarımda, özellikle, İçimizdeki Biz, Savaşçı, İletişim Donanımları kitaplarımda yazdım. İsteyenler bu kitaplardan daha geniş bilgi edinebilir. Burada benim Cumhuriyetimize bakış tarzımı ifade etmek bunu yazıyorum.

 

Bu ülkede yaşayan insanların, yönetenler (ben bilinci) ve yönetilenlerden (sen bilinci) oluşa geldiği bir tarihimiz var. İlk defa Cumhuriyetimiz din, dil, ırk ve cinsiyet tanımadan kendimizi kendimizin yönettiği bir yönetişim (biz bilinci) olanağı yarattı.Yönetişimi gerçekleştirebildik mi?Hayır!Peki, bu yönde mesafe aldık mı?Evet; hem de çok.Anababalarımız, öğretmenlerimiz ve kültür yapımız sen ve ben bilinci içinde olan insan yetiştirmeye devam ediyor; hem de kitle üretimi halinde. O nedenle bizim demokrasimiz henüz ‘mış gibiliği’ oldukça yüksek olan bir demokrasi.Ama sevgili Atatürk gönlümüze bir Cumhuriyet sevdası koydu. Biz Bilincine ulaşanlarımızın sayısı arttıkça Cumhuriyetimiz beslenecek ve güçlenecek.Peki ne diyelim Cumhuriyetimizi güçlendirmek için?Üç söylemimiz olsun:

1- Ben varım; kendime olan saygımı kaybetmemeliyim!

2- Sen varsın; bu toplumda dini, dili, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun, her bir kişiye olan saygımı kaybetmemeliyim!

3- Merhaba insan kardeşim; dini, dili, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun her bir insana, insan olduğu için, insan insana bir selam vermeliyim, ilişki kurmalıyım!

Doğan Cüceloğlu

Değerli Doğan Cüceloğlu’nun yaşamının verdiği izleri, ülkemizde psikolojiye meraklı, kişisel gelişimi ve toplumu geliştirmek için onu okuyup, takip edenler sayesinde, toplumdaki izini sonsuza dek göreceğiz; bu bağlamda, ölümsüzlüğüne imza attı. O hep yaşayacak.

Sonsuz sevgi, saygı ve büyük hayranlığımla onu yürekten anıyorum. Bize geride bıraktıkları için minnettarım. Ruhu şad olsun, ışıklar içinde uyusun.

Not: Tüm alıntıları Doğan Cüceloğlu’nun resmi sayfasından ilettim. Ben, Kemalist İlkay.

 

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun