Dillenir Öyküm, Ardım Sıra…!

Yaşta, sıra da, töre de, en önde geleni mi ve büyüğümüzlüğün de ağam?!.
Gizliliğimizde erim- kocam olanın; helalimi haram yapıp, namusumu ve masumiyetimi kirletirken ki deyişiyle…
Söyleyeceğim size, arz-ı halimi…
Dahası katrandan da kara ömrümün, utanç destanı, alın kiri yaftası öyküsünü…
” – Ağam dedi ki; Ver…
Anam dedi ki, sus, sık dişini, alışınca geçer…
Geçmese, benden geçmezdi…
Babam dedi ki,” – Sus, çıkmasın sesin, aksi halde kümesin orta yerinde, hazır kabrin…
Kır boynunu, tut dilini, ya katlan, ya da öl-geber…
Toprak paklasın, leşini…! ”
Ağlamalar arasında yaşadıklarımı, dediklerimi, duyduklarımı…
Onların deyişiyle daha da nevazelenirsem, başıma neler, neler geleceğini düşünmekten…
Ben, benden, beynim, kafatasımdan çıkmış…
Dünyam kararmış, aklım tutulmuş, dilim bağlanmış…
Körpe çağda, aile içi karanlık, kirli ve kanlı ilişki çarkında…
Ömrüm, umutlarım, namusum ve hayatım, param parçalıklarda, talan edilmişken;
Sesleniyordu, önce emmim, ardından da sırada beklediğini söyleyen, dedem…
Emmim pis pis sırıtıp, kirden-pastan görünmez dişleri, acı acı kokan ağzıyla, yayvan ve peltek konuşmasıyla…
” – Unutmayasın, gözüm üstündedir…
Herkese şapır- şupur , bana gelince, ya rabbi şükür olmasın…
Ele geldiğinde elleyeninim, bilesen” der, dururken…
Dedem, kendinden ve halinden utanmazlığıyla…
Onca yaşına-başına, hacılığına, hocalığına…
Hatta, Kabe-yi komşu kapısı yapmacasına…
Gidip-gelmişliğinde katmerli hacılığından, utanıp-arlanmadan…
Dahası, hiç mi hiç hicaplanıp,yüzü kızarmadan…
Öksürüğe boğulan konuşmasıyla…
Avaz avaz bağırırken samanlık damının, ardından…
” -Sıradayım ha, bakma kelime-körüme…
Hele ki, dedeliğime…
Abazalığın, beni delirtip…
Senin de iyiden iyiye gözüme girmişliğinde…
Gözümü kan değil, cimaya açlığın bürümüşlüğünde…
Günü gelince, alırım hakkımı, bende! ” Deyişiyle…
Dönüp, dururdum deli tavuk misali, havlu-hayat ve iki göz odalı…
Ayak yolu yazı da hamamlığı bahçede olan, virane evin içinde…
İşte, bu bumerangın ciğerimi delip geçmişliğinde, aklı evvelliklerde, bana sahiplenmek yerine…
Erillere boyun eğen, zavallı acınası annemin dediğini, sineye çekişimle…
Sürdü- gitti bu içler acısı, yürek yarası, yüz karası durumlar…
Sırtımdan yükle,kötek…
Apış aramdan, gönülsüzlükte ve rızasızlıkta…
Üstelik eksilmeyip, daha da artarken boy boy etten direk…
Karıştı günlerim tıpkı, aklım gibi…
Uçtu gitti, umutlarım…
Ak kiraz çiçeklerine konup, kalkan…
Gözden kaybolmacasına ve dönüşsüzlüğe uçan, kelebekler gibi…
İşte, tam da böyleliğimde…
Delirmeyle-ölmek arasındaki bulanıklığa, ramak kala…
Sürünüyordum, sünepece ve kendimden nefretle,hayata küskünlüğümle…
Hele ki, olmasını istemediğim gece yarıları, girince ağamın bedeni koynuma…
Eli sıkıca, kapatırken ağzımı…
Aldırmadan canımı yakıp, utanca devrilmelerimin dillenişi, ağıt ve yalvarıma…
Görünce işini, yılan gibi usulca ve hoyratça tehdidiyle işmar edip gidince…
Saatlerce kendimi çimdikleyip…
Sinileye sinileye ağlayarak, sabahı sabah etmişliğimde…
Tükendi ömrüm, umutlarım, sabrım…
Talan edilip, çalındı düşlerim…!
Bu kara leke de alın kiri, yüz karası, kısır döngüde…
Böylesi hazin mi hazin, utanç ve insanlık ayıbında…
Onurumun, insanlığımın, kadınlık gururumun, haysiyetimin…
Eller değil, bizzat kendi ailem, kavım, kardeşim sülalemce…
Ayaklar altına alınıp, benim de iki paralıklarda, rezil ve zerullüğümde…
Hele ki de…
Umudun üstüne dağlar, çığlar ve karlar ağmışlığında…
İtilip kaldığım, karanlık gayya kuyularından, çıkışımın…
Kurtuluşumun, çok kısa zamanda…
Yani yarından da yakınlıklarda dahası, ufukta bile olmamışlığında…
Çaresizlik sarnıçlarından, çeke çeke katledilmeyi, mete zoruyla intiharı…
Töre yasalarıyla, ölümü çekmişliğimde…
Çıktı geldi, genç yaşıma ve gonca ömrüme aldırmadan, ölüm…
Karabasanlığıyla..!
Aldı beni bağrına yuttu, kör karanlığında…
Yumuldu gözlerim, son yediğim ekmeğin, içtiğim zehirle yanan gırtlağıma takılıp kalmışlığında…
Verdim canımı da, kurtuldum kendimce…!
Bu gidişatın gidişat, çare ve çözümün bu olmamışlığında…
Aile içi ensest ve töre cinayetlerinin, bilinenden de çok, can almışlığında…
İçtim ölümü, bir elma haşeresi ilacının, içimi yakıp-kavurmuşluğunda…
Canımı, bedenimden-tenimden almışlığında…
Doyamadığım değil, bıkıp gına getirdiğim hayattan, ölümsüz kurtulamamışlığımla…
Gözümün, açık gitmişliğinde.
Hem ağamın, hem anamın hem de babamın dediğine boyun büküp, emrettiğini yapmışlığımda…
Ölüm denen nimetle, tanışarak…
Ecelsizliklerde, cehennemin esvelesine gitmişliğimde…!
Ardım sıra dillenir öyküm, göz yaşı duruluğunda, yürek yakıcılığıyla…
Dillenir öyküm…
Körpecik bedenimin, toprak altında…
Hep ama hep, on dört buçuk yaşında, yatmışlığında…!
Acılarımdan ve azaplarımdan arda kalan, kara lekeyle…!
Dillenir öyküm, ardım sıra…!
Dillenir öyküm, ardım sıra…!

Mualla SEZGÖR YASSIBAŞ/İSYANİ
Immenstaad / Almanya
27 / 09 / 2017

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun