Dertleşme

Bu haftam 7. sınıftan 8. sınıfa geçen kızım için oradan oraya koşuşturmakla geçti..  Her veli gibi bende dertliyim.

Malum pandemi döneminden dolayı 7. Sınıfın dersleri yarım yamalak kaldı ve hatta bazı dedikodulara göre 8. sınıfta da tam olarak dersler verilmeyecek! Tabi gelecek döneme dair hiçbir şeyin bilinmemesi, belirsizlik durumu haliyle biz velileri de ayrı bir kaygılandırıyor.

8 de bizi bekleyen liseye geçiş sınavı da bu telaşımızı ikiye katladı…

Benim gibi birçok ebeveyn bu ders çalışma maratonunun içinde çaresiz kıvranıyor… Sadece veliler değil vicdan sahibi öğretmenlerde en az veliler kadar çaba içerisinde…

Ne yazık ki hiç güvenmediğiniz bir eğitim sistemi içerisinde hayatı kaçıran bir gencin ebeveyni olmak insanın çok canını acıtıyor…

Düşünsenize çocuk gece gündüz ders çalışıyor; oyun oynayamıyor, resim yapamıyor, müzik dinleyip dans edip ailesi ve çevresi ile sosyalleşip hatta evde boş boş tavana bakıp hayallere bile dalamıyor, kendini keşfetmeye vakit ayıramıyor.

”Tıp, hukuk, bankacılık, bunlar hayatı devam ettirmek için gerekli. Ama şiir, aşk, sevgi, güzellik? Bunlar da bizim yaşama nedenlerimiz!” 
Ölü Ozanlar Derneği, N. H. Kleinbaum

Kitap okumak gibi insana başka dünyaların kapılarını açan, o rengarenk hayata bile sınavda daha başarılı olmak için dalış yapıyor.  ‘Kitap okuma’ saati diye bir şey icat etmişler o saat aralığında okuyup bırakıyorsunuz oysa, kitap okumak öyle sınırlara kurallara hapsedilecek bir eylem olmamalı, kitap okuma özgürlüğümüz bile elimizden alınmış haberimiz yok, sevdiğiniz kitabı elinden bırakamamak diye bir şey var…

Tabi bir de bunca emeğin karşılığında okuduğunu anlayamayan bir nesille karşı karşıya olmamızda ayrı bir ironi…

Okuduğunu anlamada dünya sıralamasında 72 ülke arasında 50. olmamız şaka gibi… Nasıl oluyor da biz bu kadar çabalarken okuduğunu anlayamayan insanlar olup çıkıveriyoruz!?

Onca emek… canhıraş… ; Okul dersane (pardon dershaneler kapandı) etüt merkezi!, özel dersler!, çocuklara nefes aldırmıyoruz ve şu sonuca bakın…

Bu işte sizce de bir tuhaflık yok mu!?

Üstelik bir de ben yeni sınav sisteminde zaman problemi yaşayan çocuğum için, ‘hızlı okuma’ dersleri aldırıyorum… Okuduğunu anlayamayan çocukların hızlı okuması neyi değiştirir ki!?…

Tabi ‘okuduğunu anlama’ dersleri için ilkokul zamanlarında okulun seçmeli derslerine başvurduk. ” ‘Yeterli kişi sayısına ulaşılamadığı’ için Kuran ve peygamberin hayatı derslerini okumak zorunda çocuğunuz!’’ dendi!!!?

Hani seçmeli dersti bu !!!

Okul müdürü de sanırım okuduğunu anlayan birisi olsaydı bu konunun ne kadar önemli olduğunu anlamış ve çoktan okuduğunu anlama sınıfını açmış olurdu…

”Zaten yazları camilerde dini eğitimini alan çocukların okulda kuran dersi görmeleri neyi değiştirecek ki” desem de kimse beni anlamadı… Üniversite bitirmek okuduğunu anlayan, dünyayı ve insanı anlayan insan olmaya yetmiyormuş! derdimi anlayamayan okul müdürümüzün tavrından anladığım buydu… ‘Okuduğunu anlamayan çocuklara peygamberin hayatını okutsanız ne değişir ki zaten çocuklar okuduğunu anlamıyor’ diye bağırmak geldi içimden.. Bağırsam beni anlar mıydı acaba?

Biz genel olarak okuduğunu anlamayan değil hiç bir şeyi anlamayan bir toplumuz sanırım…

Sonuç olarak iş bana düştü okuduğunu anlama ile ilgili biraz araştırma yaptım.

-Konsantre olun.

-Kafanızı boşaltın gibi gibi öneriler var..

Peki Singapur, Hong Kong, Kanada, Finlandiya gibi ülkelerin çocukları bunları bizim çocuklar kadar yorulmadan nasıl başara biliyor? Bizim bir hayli emek harcayarak başaramaya çalıştığımız ‘anlama’ eylemini onlar nasıl başarabiliyorlar?

Eğitim sisteminin eksiklerini köy enstütülerinin kaldırılması gibi konulara hiç girmeyeceğim,

Yok Çinde müdürler bile özel eğitim alıyormuş onların çocukları 6+3 bizde 4+4+4’müş vs, zaten bu konulardan umudumu kestim. Biz senelerdir, deney ülkesi çocukları olmaya alıştık hatta çok farklı renklere sahip olmamız belkide her nesilin farklılıklar içinde yetişiyor olması ile ilgili olabilir. Nesiller arası iletişimsizliğin verdiği, değişik bir sonuç bizi farklı kılıyor olabilir…

Polyannacılık oynamaktan başka çözümüm kalmadığı için kendimi böyle avutuyorum..

Hepiniz ölü ozanlar derneği adlı kitabı ya okumuşsunuzdur ya da izlemişsinizdir. Orada sınıfa bir öğretmen gelir ve bütün çocukların dünyası değişir çünkü o çocuklara öğretmenleri bir şeyi öğretir!  Fikir Üretmeyi!!

”Ben, sanatçı değil, özgür düşünen beyinler peşindeyim.”

Ölü Ozanlar Derneği, N. H. Kleinbaum

 

Tabi herkes o mucize öğretmenin gelmesini hayal ediyor ama yok gelmiyor… Her sınıfa bir mucize öğretmen üretemiyoruz maalesef…

Bu çıkmazdan dolayı her veli benim gibi; ‘kendi çocuklarım için ne yapabilirim!?’ derdinde…

“Vakit varken tomurcukları topla, zaman hala uçup gidiyor ve bugün gülümseyen bu çiçek yarın ölüyor olabilir.”

Ölü Ozanlar Derneği, N. H. Kleinbaum

 

Bana göre İnsan eğer kendi üretemiyorsa farkındalık kazanamaz ve farkındalığı olmayan insana ne kadar test çözdürürseniz çözdürün, ne kadar kitap okutursanız okutun; okuduğunu yorumlamasını talep etmediğiniz sürece, anlama ihtiyacı hissetmediğ için gelişemiyor… Yani bizim insanımızın anlamaya ihtiyaç hissetmesi gerekiyor.. Oysa biz hepimiz her şeyi biliyoruz ve anlamak için çabaya gereksinimiz yok!…

Çocukları yazmaya, anlatmaya ve karşısındaki insanı dinlemeye teşvik etmek benim aklıma gelen en basit çözüm, yalnız küçük bir sorunumuz var!

Çocukların yemek yemekten başka hiçbir şeye zamanı yok!!

 

Not : Psk.İzzet Güllü’nün Kod Adı : Eğitim adlı makalesini de mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum. https://www.tavsiyeediyorum.com/makale_11424.htm

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun