Çiçek Boynuzlu Çocuklar

Dün gibi hatırlarım, dünde kalan hatıralarımı; dünce duygularla.  Ermiş kalp taşıyordum, eli bastonlu ve sakallı bir dedenin çenesinden düşen sevgi mısraları gibi. İki ayak üstünde durmayı özgürlük olarak gördüğüm, sol elle dökerek bulgur pilavı yemeyi doymak bildiğim tepsi başından, burnumdaki akıntılarla kalkmam dahi benim için bir mucizeydi. O bendim, öyleydim, hala da öyleyim!

Başı fes bağlamalı, eşarbı yan bağlamalı, kaçıklı, keçikli, şalvarlı şıkıdım kadınların içinden fırlamış, yaversiz kabadayı gibi herkesi ağlayarak esir aldığım günlerdi. Delimsek bir ok gibi her ananın kucağında dolaşıyordum. Kimisi tükürük, kimisi öpücük konduruyordu yanaklarıma, kimisi şaplak atıyordu sırf etten oluşan kıçıma…  Al mor olmuş elmacıklarımın şişkinliği gözlerimi kapatıyordu, filik gibi beyaz saçlarımla birlikte… Havaya atıp, yere düşmeden tutan serseri ağabeylerim benim için ‘tiftik saçlı‘ diyordu. O bendim, öyleydim ama artık öyle değilim.

Derme çatma toprak altında yaşamayı, saray yavrusunun kundaktan fırlaması kadar mucize görürdüm. Takar mıydım saray eşrafını?  Sıkıştığım an “Ananız avratım olsun!’ dediğim günlerin sonrası hiç takmadığımı hatırlıyorum. Sere serpe adımlarım altında çok insan ağladı, çok can yaktım, çok genç hırpaladım. O bendim, artık öyle değilim.

De hadi, büyü de görelim dedikleri çocuğun, fes kafalı teyzeleri, kömür sesiyle gıç gıç öten kırlangıç salıncağında beşik sallar gibi salladığım günlerdeydim. Kimisi ‘bize göklerden mucize bir çoban gönderildi’ derdi, kimisi ‘geyik peşinde, taş üstünde, sek sek oynar da ele avuca gelmez bir hırçın’ derdi… Kimse benim için iki ayak üstünde koşar, iki elini kullanır dememişti. Öyleydim, ama artık sadece iki elimi kullanıyorum.

Avutulduğum, öğütüldüğüm ve ütüldüğüm (yenildiğim) günleri geride bırakmam bile onlara acı verdi. Yıkıldığımda ‘kesin yenilirim’ dedikleri halde, defalarca yıkıldım ve ayağa geri kalktım; anlamadılar ki, sorun yıkılmakta değil, yıkılınca kalkmamak yenilmiş sayılır; ben önce ayağa kalktım, sonra düştüm, sonra yeniden ayağa kalktım. Sarsılırdım, sallanırdım, saplanırdım, izimi bile kaybettiğim günler olurdu fakat her daim ayağa kalkardım. Öyleydim, hala da öyleyim.

Koruma kalkanı bir ebe, korkutma kalkanı bir emmi, fırlama, fesat yuvası ağabeylerden sıyrılıp da, suç mahalline balıklama daldığımda, ortalığa infilak bombasını atan benken, kavga ebem ve çıvar haneler arasında olurdu. Hırçın bir mücadeleden, eşraf büyüğü kimi suçlu görürse cezayı o çeker aşamasına gelince kurbanlık keçi gibi boynumu uzatırdım, eben bazen bıngıldağımı çekerdi, bazen kulaklarımı… Birkaç defa yüzümü tükürüğü ile yıkadığım da oldu; üzüldümse namerdim. O tükürükler hala yüzümde duldadır, perdedir.

İktidarın ‘adam asmaca’ günlerini de yaşadım, kadınların ‘duygu asmaca’ linçini de yaşadım. Aşkların ‘kalp asmaca’ işkencesinde kalbimi kaybettim. Yalnız mıydım?  Hayır. Benim gibi it sürüsü kadar insan vardı; kafalarına sümbül, nevruz, lale veya gül yaprağı takan, çiçek boynuzlu çocuklardık biz. Her şeyi bilirdik, her şeyi anlardık ama hiçbir şeyi göremezdik. Bizi kör ettikleri için kördük. Öyleydim, şimdi adam akıllı görüyorum!

İsyanı insana yakıştırıyorum. Bilgiyi, görgüye yakıştırıyorum. Yüreği dolu olanı, heybesi dolu olana yakıştırıyorum. Yaşamı ölüme yakıştırıyorum, kavgayı teslimiyete… Mücadeleyi, kendime yakıştırıyorum. Doğduğumda da böyleydim, hala böyleyim.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun