Çemberler

Bir çok kez karşıma çıkan, insanlara anlatamadığım,
ama anlatılması gereken, daha doğrusu insanların anlaması gereken bir işleyiş var.

Mevcut, ama görememek yahut görmemekte inat yüzünden kaçırılan o kadar çok şey var ki…

İşte bu ve buna benzer durumlar için yıllar öncesinden yazılmış bir mektup, hikaye, deneme; ya da her neyse:

Yıllar Öncesinden Bir Mektup;

Yavaşça kalkan kedi yerinden, sanki değişen bir şey yokmuşçasına usulcacık, kuşun arkasından seyirtti. Rüzgâr birazdan bitecek bir hayatın korkak habercisi gibi kısacık ve etkisiz esti. Fakat ters yönden esebildi ancak rüzgâr. Kedinin kokusu gideceğine kuşa, rüzgâr maskeledi kediyi. Böylelikle kuşun hiçbir şansı kalmadı. Kader kesinleşti. Kedi duygusuzca, zaten avcının duygusu var mıdır, oluşundan gelen kabiliyetle duracağı yere geçti, atladı.

Koleos’ta kimsenin fark etmediği bu ölüm gibi silik bir şekilde söylendi: “Zaten gerçek maceraların asıl efendisi her zaman ölüm değil midir?”

İşte böyledir hayat, tıpkı rüzgarın ettiği gibi; yardım etmeye çalışıldığında işleri kaçınılmaz şekilde mahvetmeder ve avcının ekmeğine yağ sürmek şeklinde sonuçlanır iyi niyetli bir çok eylem. Oysa doğa bir kez avantajlı olanı seçmiştir. O noktadan itibaren avantajlı olan avcı olduğu için artık, her değişim yine avcının işine yarayacaktır…

Bu sahneyi seyrederken, uzun zamandır aklında dolanıp duran düşünce tekrar düştü aklına. Yalnızlıktan memnun mu idi, yoksa rahatsız mı? Karar vermek zordu, çünkü o radde uzun zamandır vardı ki bu yalnız olma durumu, artık kendisinin bir parçası mıydı, olması gereken, doğal olan mıydı; yoksa bir yerlerde bir şeyler mi ters gitmişti ve düzeltilmeliydi?

Kedi bir kenarda sakin sakin avcı olmanın keyfini sürerken kuşun kasları beyni artık var olmadığı için kontrolsüzce titriyordu. Kuşun sevimliliği yoktu, gözlemcilerin saçma yorumları yoktu; duygusallık yoktu. Değerlendirmeler ne olursa olsun; sadece doğanın kanunları işlerliğini koruyordu. Tarihin başından beri olduğu gibi.

Hayat dedi Koleos kendi kendine, işte böyle çemberlerden oluşur. Kuş kendi çemberinde var iken ve sanırken her şeyi ondan ibaret; ondan daha büyük, onu kapsadığı için bir alt çemberin asla bütünüyle kestiremeyeceği bir büyük plan daha vardır. Kedi de altındaki çemberi görür ve kendini oranın efendisi sanır. Oranın tanrısıdır gerçekten, ama sadece kendi çapında… Körler ülkesinde gören göz olmak kendini iyi hissettirir, ama senin görmen herkesin kör olduğu gerçeğini değiştirmez.

Tıpkı parmağı tetikte iki eliyle sıkı sıkıya kavradığı tüfeğin dürbününden o estetik yırtıcıyı izleyen, tüm asil kediler asildir, Koleos’un o an daha gerçek bir tanrı olması gibi.

Koleos temiz bir atış yapmak için tutmuş olduğu nefesini bıraktı yavaşça. Tüfek sol elinde tartılır gibi dengeli bir biçimde doğal konumunu aldı. Sağ kolu ise yardımcılığının bitmiş olmasına hayıflanır gibi zavallıca yerine düştü. Bazıları yerini alır, bazısı yerine düşer çünkü. Buradan Koleos’un çok iyi eğitim almış bir silah kullanıcısı olduğunu çıkartabilirsek de, zekânın insanı beklenenden daha hızlı ilerleteceği olgusunu gözden kaçırmamalıyız. Solaklar zaten bu tür işleri daha iyi yaparlar…

Çemberler… Çemberler; Koleos’un uzmanlık alanıydı ama bir çok şey gibi çemberleri de, oyun da kendi seçimi değildi. Birincisi bir çember kurulmadan asla kendisininkini kurmazdı. Hoş, bu güne kadar düşlediği çembersiz hayatı hiç görememişti yanılsamaların dışında, ama yine de “kıyamet gününde bile ödün verme” öğüdü gibi düz bir hayatı var olabilir görüyordu. Aslında sadece hep çemberler olduğu için yaşamda, hep daha büyük bir çember kurmak zorunda kalmıştı. Hep çemberler olduğu için hayatta, “hayatta olmaz” demek zorunda kalmıştı her seferinde, reddettiğini kabul ettirememişlerdi ona.

Yine bir çok kişi bunu burnu büyüklük, ukalalık, kendini beğenmişlik gibi kavramlarla anlamaya, ifade etmeye çalışırlardı ki temelden sakatlık da burada yer almaktadır… Bu tür önermelerin yanlışlığı hepsi göreceli kavramlar olmalarıdır; zira hep başkasına göre kıyaslamalı değerler ifade ederler. Oysa tüm insanlar gibi Koleos da kendi kendine yeterli bir anlam ifade etmektedir. Bir başkasına ihtiyaç yoktur. Tıpkı anlaşmaya değil, kabul etmeye ihtiyaç olduğu gibi.

Anlaşmak bir saçmalıktır, tolerans bir saçmalıktır; diyalog daniskasıdır. “Bana göre”nin anlamsızlığı kadar boştur; zira zaten her şey zaten sana göredir. Ben seni sana göre anlamak zorunda değilim; ve bu hiç bir şeyi çözmez. Ben seni kabul etmek gereği duyuyorum, anlamak değil…

Evet, kabul etmesi zor bir kavramdır Koleos’un hep daha geniş bir çember kurması. Olası görünmemektir ilk bakışta çünkü kim becerebilir ki her seferinde ya da kim bir gün tanrı olmaktan vazgeçebilir ki? Alttaki çemberi görüp daha büyük bir çemberin kendisininkini de kapsadığını gönülden, kabul edebilir? Sadece bir görevli, bir oyuncu olduğunu kendi krallığında? Yo yo ya hasta olmalı bu Koleos… Veya kendini bir bok sanmaktadır. O zaman çember kurmanın ne anlamı var ki? İşte Koleos’ta ömrü boyunca bunu anlatmayı denemiş, ya da hiç denememiş ama hep olabilirliğini istemiş biri olarak, gerçekte bu soruyu soranın kendisi olması gerektiğini düşünmüşse de, bu soru hep, ona sorula gelmiştir… Bazen her şey olanca gerçekliğiyle yüzeye çıktığında tek çıkışınız size sorulması gereken soruyu cevaplamamak için o soruyu sizin karşı tarafa yöneltmenizdir…

Kimse kimsenin gerçeklerini tam olarak bilemez. Koleos’un elindekinin can alan değil, sanat yapan bir fotoğraf tüfeği olduğunu şimdi fark ettiğinizde gerçekliğinizin değiştiği gibi.

O sebeple, lütfen, alın çemberlerinizi; yuvarlaya yuvarlana gidin.

Koleos tüm çemberleri bırakıp kendine bir küre yapmak üzere; ve orada size yer yok…

Saygılarımla

Yoksa, tüm saygısızlığımla mı demeliydim?

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun