Carl Schmitt’in “partizan teorisi” üzerine bir değerlendirme

İnsan yaşamı öz farkındalığını inşa etmek üzere tasarlanmıştır. Üyesi olduğu topluluklar içinde bu farkındalığını canı pahasına savunabilme dürtüsü içerisindedir. Ancak çoğu zaman sağduyulu olmanın verdiği kazanımları görmezlikten gelmeyerek, kendi farkındalığıyla çatışan düşüncelere eşlik edebilmektedir. Bu durum bireysel çıkarlar ile toplumsal çıkarların karşı karşıya kaldığı bir doğayı önümüze sermektedir. İnsanlık tarihimiz boyunca bu doğayı deneyimleyerek, her defasında yeni yaşam modelleri inşa etmeyi başarabildik. Devlet teorileri bu yaşam modellerinin sistemleşmiş görünümleridir. Çoğu toplumsal uzlaşının imkanları ve yönetilmesi üzerine kuruludur. Peki nasıl oluyor da toplumsal uzlaşı bütün farklılıklara rağmen mümkün olabiliyor?

Toplumsal uzlaşının, bireysel farklılıklara rağmen temin edilebilmesi ortak bir doğanın varlığından dolayıdır. Devletin inşa edilmesi bu ortak doğanın bir talebi olarak belirmektedir. Bütün canlı türleri için birinci öncelik olarak beliren güvenlik ihtiyacı, bu ortak doğanın en belirgin yönünü temsil etmektedir. Buna rağmen her zaman uzlaşı içerisinde kalmak mümkün değildir. Bu noktada beliren karşıt görüşler, belli bir direniş imkanının oluşmasına zemin hazırlar. Tam olarak bu noktada Carl Schmitt’in “partizan teorisi” adlı eserini bu bağlamda okuyor ve bu bağlamda okunmasının meseleyi somutlaştırabilmesi anlamında ciddi olanaklar sağlayacağını düşünüyorum. Çünkü Carl Schmitt gerçek anlamda ayakları yere basan ve gerçekliğin izini her zaman tarihsel somut örneklerden hareketle süren bir düşünürdür. Bu yönünü Partizan teorisi adlı eserine baktığımızda rahatlıkla anlayabiliyoruz.  Kendisi yukarıda değinmiş olduğum bir çatışma durumunun belirlenimlerini partizan teorisi ile göstermeye çalışmıştır. Onun bu eserinin altına “siyasal kavramı üzerine bir arasöz” demesinin düşüncesi burada yatmaktadır. Dost-düşman ayrımı üzerinden siyasal kuramını inşa eden Carl Schmitt, çatışmanın doğasını fazlasıyla iyi okuyabilmiş bir düşünürdür. Bu çatışmanın bir siyasal düzenin varlığını koruyabilmesi adına bile olsa temel bir öneme sahip olduğunu bizlere göstermiştir.

Bunun üzerine konuşan birisinin doğal olarak devletlerin düşman sahalarını analiz etmesi ve düşman olarak beliren yapıları incelemesi gerekirdi. Bu bağlamda “partizan teorisi” bu belirlenimlerin en moderni olarak durmaktadır. Çünkü Carl Schmitt’in de ifade ettiği üzere, düşman sadece planlı bir kurgunun ürünü olarak belirmemektedir, o aynı zamanda beklenmedik bir anda belirebilen bir anlamda taşımaktadır. Partizan teorisi adlı eserine İspanya’da Napoleon karşıtı oluşan bir ayaklanma olan “dos de mayo” ayaklanması, bu düşman türüne karşılık gelebilecek bir tarzdır. Bu bağlamda “partizan” kavramını gündemimize getiren Carl Schmitt, siyasal kavramının üzerine  not düşercesine “partizanlığı” işlemektedir. Ancak onun “partizan teorisi” gelişi güzel bir refleks değildir. İlk belirlenimlerini 1808 yılında İspanya’da gören Carl Schmitt için partizan teorisinin belli bir yaşam modeline karşılık geldiğini belirtir. Bu modelin tarihsel arka planının izini süren Carl Schmitt, zamanla dünyanın her yerine yayılan ve ciddi kazanımlar elde edebilen bir model olduğunu bizlere gösterir. Rusya ve Çin örnekleri en belirgin  örnekleridir. Yakın tarihimizde gerçekleşen Küba devrimi yine Carl Schmitt tarafından verilen örnekler arasındadır. Bu kadar önemli yerlerde bu şekilde karşılık bulan bir yaşam modelinin özellikleri doğal olarak inceleme konusu yapılmalıydı. İşte Carl Schmitt tam olarak bunu yapmakta ve partizanlığın niteliklerini göstermeye çalışmaktadır. Carl Schmitt’e göre partizanlık dört temel nitelik ile belirlenimleri olan bir modeldir. Bunlar; düzensizlik, hareketlilik, yoğun siyasi angajman ve toprağa bağlılıktır. Bu dört ilke ile partizanlığın var olma koşullarından olmazsa olmazlarına karşılık gelmektedir. İlk ikisi askeri savaş stratejisi çerçevesinde, diğer ikisi verilen mücadelelerin anlamlı kılınması üzerine oturtulur. Carl Schmitt partizanı korsanlıkla özdeşleştirenler düşüncelere de karşı çıkarak, partizanlığın korsanlar gibi salt ticari bir kaygı güderek yürütülen bir mücadele türü olmadığını belirtir. Burada Carl Schmitt partizanlığın hak etmesi gerektiği bir anlamının olması gerektiğinden bahsetmektedir aslında. Çünkü ona göre partizan “düşmanın onu yasadan, statüden ve onurdan mahrum bırakacağını bilir ve kabul eder.” İşte tam olarak bu nokta da partizanlık bir onur mücadelesine dönüşür ve başka meziyetlere doğru evrilir.

Bu meziyet zamanla uluslararası hukukta tanınmaya başlayan bir statü kazanımına kadar gitmektedir. Artık yok hükmünde olmayan partizanlık, düzenli askerlerin görmüş olduğu muamelelerin aynısını görmeye başlamıştır. Uluslararası hukukta yapılan bu tarz düzenlemelerin ikinci dünya savaşının izlenimleri ciddi anlamda belirleyici olmuştur. Bu süreçte toprak bütünlüğü için devletten bağımsız bir şekilde yapılanmaların fazla olması ve çoğunun ciddi anlamda başarılar elde etmiş olması, bu yaşam modelinin önemini uluslararası düzende de göstermiştir.

Kaynakça:

Carl Schmitt “PARTİZAN TEORİSİ” /Nika Yayınevi

 

Not: Youtube içeriklerim için “ZİHİN İŞÇİSİ” kanalımı buradan ziyaret edebilirsiniz

 

 

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun