Bu Ne Biçim Doktor?

Kıbrıslı Ali-Hasan kardeşlerin Londra’daki 14 tane Wimpy lokantasında çalışanların çoğunu tanıyordum. Bu lokantaların bazılarında, yaz tatillerinde garson olarak çalışmıştım.

Wimpy lokantalarında Şef (Aşçı), Coffee Boy (Çay, kahve ve içecek servisi yapan) ve bulaşıkçı olarak çalışanların tümü Anadolu Türkleriydi. İlkokul öğrenimli, çoğu tarım işçisiydi, daha önce bir lokantada çalışmamışlardı.
Hiçbirisi İngilizce bilmiyordu. 25-35 yaşlarında olan bu kişiler köylerinden, ilçelerinden dışarı hiç çıkmamış, İstanbul’u da İngiltere vizesi ve pasaport işlemleri sırasında görmüşlerdi.

Wimpy lokantalarında Manager (Müdür) olarak çalışanların tümü ise İstanbullu Türklerdi. Aralarında lise mezunları vardı, çoğu otel veya lokantada çalışmış, az çok İngilizce bilenlerdi.

İlginçtir, Kıbrıslı Ali-Hasan kardeşlerin lokantalarında çalışan tek bir Kıbrıslı Türk yoktu!
Anadolu’dan gelenler hiç İngilizce bilmedikleri için özel yaşamlarında çok sıkıntı çekerlerdi. Hastalanırlar, İngilizce bilen birisi yardım etmezse doktora gidemezler, bankaya gidip hesap açamazlardı! Hemşeriler, beşi altısı bir araya gelir, iki odalı bir ev kiralarlar; yemeleri, içmeleri, yemek yapmaları, yatmaları, oturmaları hep bu iki odada olurdu. Dışarıya çıkıp gezmezler, başka lokantalarda yemek yemezlerdi. Kazandıklarını biriktirirler, Türkiye’ye ailelerine gönderirlerdi…
Zaman içinde; Niğdeli Hanefi’yi, Bingöllü Enver’i, Tuncelili Kamer’i, Maraşlı Ökkeş’i, Tokatlı Bedrettin’i, Çorumlu Şakir’i, Urfalı Zülfükâr’ı, Konyalı Çetin’i, Antepli Şahin’i ve Sivaslı Abidin’i doktora götürmüş, bankada hesap açmalarına yardımcı olmuştum.

Değerli Dostlar,
Bir gün, Earl’s Court Wimpy lokantasının müdürü Hasan Gündüz beni aradı. İstanbullu, 45 yaşında, orta boylu, kumral, mavi gözlü, olgun kişi görünümlüydü. Üniversitede edebiyat fakültesinde okurken, kendi anlattığına göre, yaşadığı karşılıksız aşk nedeniyle, hayata değilse bile İstanbul’a küsmüş, bir yolunu bulup kapağı Londra’ya atmıştı. En fazla yüz kelimelik İngilizcesi ile Patron Hasan Usta’yı etkilemiş ve bir Wimpy lokantasının müdürü olmuştu.

Benim Nâzım Hikmet’in bazı şiirlerini İngilizceye çevirdiğimi öğrendikten sonra kendisinin de şiir yazdığını söylemiş, bir şiirini İngilizceye çevirmem için günlerce ısrar etmişti Yaptığım çeviriyi bir yerde daktilo ettirmiş, lokantaya gelen giden herkese göstermişti…

Beni telefonla aradığında şöyle dedi:
– “Yılmaz, hastayım, fena halde başım dönüyor! Beni acele doktora götür!”
Benden yaşça çok büyük olan Hasan Gündüz’e “Abi” derdim.
– “Hasan Abi, hemen geliyorum!”
Arabamla Earl’s Court’a gittim, beni bekliyordu. Hemen bindi, yola koyulduk. Bir haftadır başı sürekli dönüyormuş, ayağa kalktığında düşer gibi oluyormuş.

Onun bölgesindeki National Health Service (Ulusal Sağlık Servisi) şubesine gittik. Sekretere Hasan Abi’nin bilgilerini verdim. Bekleme odasında biraz bekleyin, dedi. İki kişi vardı. Onların muayenesi çok çabuk bitti ve biz Dr. Andrew Charcot’un muayenehanesine girdik.

Uzunluğu en az yirmi metre, dikdörtgen bir oda, en başında kurulu büyük bir masada doktor oturuyor, 45-50 yaşlarında, tepede saçları dökülmüş, babacan görünümlü.

Hastanın kim olduğunu sordu, söyledim, bir haftadır başının sürekli döndüğünü, düşecek gibi olduğunu anlattım ve tercümanlık yapacağımı bildirdim.

Doktor, “Bana doğru beş adım yaklaşın” dedi, Asker adımlarıyla yaklaştık. Yüzünü Hasan Abi’ye çevirerek konuştu:
– “Şimdi sana bazı sorular soracağım, dosdoğru cevap vereceksin, anladın mı?”
Anlamıştık. Doktor sorularını sıraladı:
Ne zamandan beri başın dönüyor, geceleri kaç saat uyuyorsun, düzenli uyuyabiliyor musun, miden bulanıyor mu, son bir hafta içinde hiç kustun mu, kulağın sürekli çınlıyor mu, çarpıntın var mı, sık sık terliyor musun, düzgün besleniyor musun, iştahın nasıl, alkol kullanıyor musun, hangi içkiyi ne kadar ve hangi sıklıkta içiyorsun?
Hasan Abi soruların hepsine tek tek, ayrıntılı cevap verdi, son soruyu da şöyle yanıtladı:

– “Akşamları iki duble rakı içerim!”
Doktor bana döndü:
– “Raki? Bu nasıl bir içki?”
Açıklamayı yaptım.
Doktor, Hasan Abi’ye döndü:
– “Bana beş adım daha yaklaş!”
Hasan Abi söyleneni yaptı.
Doktor arkasına yaslanarak konuştu:
– “Şimdi size, hastalığın ne olduğunu kısaca anlatacağım, dinleyin!”
İkimiz de pür dikkat dinliyorduk.
– “İşitme organımız olan kulak, aynı zamanda dengemizi de sağlar. İç kulak denilen bölümde, iki küçücük torbacığın içinde bir sıvı vardır. İşte dengemizi sağlayan bu sıvıdır… Bay Hasan’ın iç kulağındaki bu sıvı mikrop kapmış, bir virüs bulaşmış, iltihap oluşmuş. Bu nedenle de Bay Hasan’ın dengesi bozulmuş! Şimdi iki ilaç yazıyorum. Birisi kulaktan damla, diğeri ağızdan antibiyotik. Nasıl kullanılacağını reçeteye yazıyorum, eczanede de size bu anlatılacak, ilaçların üzerine yazılacak…”
Yazdığı reçeteyi uzatırken son uyarılarını yaptı:
“On gün Raki içme! Yorulma, dinlen. On günde iyileşmezsen bana yine gel! Hadi, geçmiş olsun!”
Muayenehaneden çıktık, Hasan Abi’nin yüzünden düşen bin parça oluyordu! Arabayı park ettiğimiz yere gelmiştik ki, Hasan Abı patladı:
– “Yılmaz! Bu ne biçim doktor? İki kilometreden bakarak teşhis koydu! Yahu hiç olmazsa tansiyonumu ölçseydi! Böyle hastaya hiç dokunmadan muayene olur mu, bu İngiliz usulü mü? Bu moruk bir şeyden anlamıyor, hastaları başından savıyor! Bak, bekleme odasında sadece iki kişi vardı!”
– “Hasan Abi, doktora ‘moruk’ deme, sen de onunla aynı yaştasın! Bu ülkede diplomalı, yetenekli ve deneyimli olmayan bir kişi doktorluk yapamaz! Haydi, şimdi biz gidelim ilaçları alalım, seni evine bırakayım, ilaçları on gün kullan, iyileşmezsen yine geliriz!”
Hasan Abi diklendi!
“İlaçları almıyoruz, eve de gitmiyorum! Ben birilerinden duydum, sen mutlaka bilirsin, burada çok ünlü özel doktorların bulunduğu bir yer varmış! Dünyanın her yanından hastalar buraya, onlara muayene olmaya, tedaviye gelirlermiş! Şimdi, lütfen beni oraya götür!”
Hasan Abi’nin sözünü ettiği yer, Harley Street’ti. Bu caddede ünlü uzman doktorlar vardı. Hasan Abi’ye açıkladım:
– “Harley Street’deki doktorlar, Ulusal Sağlık Servisi içinde değillerdir, özel doktorlardır. Muayene için yüksek ücret alırlar, yani parasız bakmazlar!”
– “Yılmaz! Ben sana bir haftadır sürekli başım dönüyor, düşecek gibi oluyorum, diyorum, sen ise paradan söz ediyorsun! Para mı kıymetli yoksa benim sağlığım mı?”
– “Hasan Abi, ben sana bilgi verdim. Harley Street’e gitmek benim için hiç sorun değil, zaten buraya da yakın. Haydi, atla arabaya!”

Londra’nın merkezindeki Harley Street, upuzun, geniş bir cadde. Her iki yanında çok eskiden kaldığı belli olan taş binalar. İşte, bu binalarda tıbbın hemen her dalında uzman doktorların muayenehaneleri:

Genel Cerrahi, Ortopedi, Kardiyoloji, Gastroenteroloji, Jinekoloji, Plastik Cerrahi, Spinal Cerrahi, Anesteziyoloji, İç Hastalıkları, Oftalmoloji, Onkoloji, Kadın Doğum, Beyin Cerrahi, Akıl ve Ruh Hastalıkları, Psikiyatri, Fizik Tedavi, Deri Hastalıkları…

Caddenin başındaki ilk doktorun zilini çaldık. İçeri girdik. Bizi karşılayan sekretere durumumuzu kısaca anlattık. Cevabı olumsuzdu:
– “Size bir haftadan önce randevu veremeyiz!”
Çıktık. Hemen yanındaki binanın zilini çaldık. Kısaca derdimizi anlattık. Cevap yine olumsuzdu:
– “En erken üç gün sonraya randevu verebiliriz!”
Hasan Abi’nin ümitleri kırılmaya başlamıştı. Üçüncü binada, “Prof. Dr. Daniel Taylor, İç Hastalıkları Uzmanı, Genel Cerrah” zilini çaldık. Yine aynı merasim. Ancak bu kez şanslı çıktık. Sekreter:
– “Sırada iki hastamız var, lütfen bekleme odasına geçin, size haber vereceğim!”
Sevinçle bekleme odasına doğru yönelmiştik ki, sekreter bizi durdurdu:
– “Muayene ücretini peşin alıyoruz! Lütfen şimdi ödeyiniz.”
– “Ne kadar?”
– “Yüz pound.”
Bu ücret, benim aylık bursumun iki katıydı! Sanırım Hasan Abi de bu kadar parayı ancak bir ayda kazanıyordu! Tercüme etmeme gerek olmadı, Hasan Abi anlamıştı. Cüzdanını çıkardı, yüz poundu ödedi. Makbuzunu aldı.”
Bekleme salonuna girdik. Bizden önce altı kişi vardı. Bir saatten fazla bekledik. Sıramız geldi, muayenehaneye girdik.
Prof. Dr. Daniel Taylor 35-40 yaşlarında, orta boylu, sarışın, yeşil gözlü, bol kıvırcık saçlı, sürekli gülümseyen, sempatik bir kişi. Ben kısaca durumumuzu özetledim. ”Çok iyi, çok iyi” diyerek Hasan Abi’ye hasta muayene yatağını işaret etti, oturmasını söyledi.
– “Şimdi hastanın kendisinden, hastalığın semptomlarını dinleyelim”
Hasan Abi’nin anlattıklarını tercüme ettim. “Çok iyi, çok iyi” diyerek Hasan Abi’ye, ilk doktorun sormuş olduğu soruların hemen hemen aynısını sordu. Aynı cevapları verdik. Hasan Abi’ye döndü, belden yukarısını soyunmasını istedi.
“Şimdi sıra, muayenede” diyerek Hasan Abi’nin yanına oturdu. Stetoskopla önce göğsünü, sonra sırtını dinledi. “Çok güzel, çok güzel” diyerek masasına gitti, ince bir el feneriyle döndü, ışığını yaktı, Hasan Abi’nin her iki gözünün içlerine baktı. Tekrar masasına gitti, bu kez daha değişik bir el feneriyle döndü, Hasan Abi’nin her iki kulağını da dakikalarca inceledi. “Çok iyi, çok iyi”, burnunun içine baktı. Hemşireye seslenip bir şey istedi. Hasan Abi’ye ağzını açıp dilini dışarıya çıkarmasını söyledikten sonra, hastabakıcının getirdiği 6-7 santim uzunluğunda, parmak biçimindeki kaşığı Hasan Abi’nin diline bastırıp birkaç kez “Aaa..” dedirtti. “Çok iyi, çok iyi”, masasına gidip tansiyon ölçerle döndü. Hasan Abi’nin koluna bağlayıp tansiyonunu ölçtü. İşte o sırada Hasan Abi’yle göz göze geldik, dünyanın en mutlu insanıydı, tam da istediği doktoru bulmuştu! Muayene bitmemişti. Hasan Abi’ye çoraplarını ve pantolonunu çıkarmasını söyledi. “Çok iyi, çok iyi” elinde küçük bir çekiçle yaklaştı, ayaklarını sarkıtmasını istedi. Elindeki çekiçle Hasan Abi’nin önce bir dizine, sonra diğerine vurdu. Her iki seferde Hasan Abi’nin ayakları havalandı!.”Çok iyi, çok iyi” Hasan Abiye sırt üstü yatmasını söyledi. Elinde sivri bir iğne, Hasan Abi’nin önce bir ayağının altını, sonra diğerini çizdi. Her iki seferde Hasan Abi hızla ayağını geri çekti…
Doktor gidip masasına oturdu. Sürekli gülümseyerek konuştu:
– “Muayenemiz tamam. Şimdi hastalığa koyduğum diagnosisi, yani teşhisi anlatacağım. Bay Hasan’ın hastalığına tıpta ‘Vertigo’ denilmektedir. Kulak, yalnız işitme organı değil, aynı zamanda dengemizi de sağlayan bir organdır. İç kulakta bir labirent vardır. Burada, “Yutrikıl” ve “Sakyul” adını verdiğimiz iki küçük kesecik ve bu keseciklerin içinde bir sıvı yer almaktadır. İşte, bu sıvı dengemizi sağlar. Bay Hasan’ın kulağındaki bu sıvı enfekte olmuş, yani kötü bakterilerin, virüslerin saldırısına uğrayıp “inflame” olmuş, iltihaplanmış.”
Hasan Abi’nin yüzüne baktım, sözcüğün tam anlamıyla yıkılmıştı!
Prof. Dr. Daniel Taylor, sevecen bir dille konuşmasını tamamladı:
– “Şimdi sıra, tedavide. İki ilaç yazacağım. Biri, kulaktan damla. Diğeri ağızdan şurup. İkisi de antibiyotik. Bunları on gün düzenli alırsanız hiçbir şeyiniz kalmayacak. İsterseniz on gün sonra kontrole gelebilirsiniz. Reçeteye, ilaçların nasıl kullanılacağını yazdım, eczaneden alırken de size tek tek anlatılacak. Şimdi ben, Türk dostlarıma geçmiş olsun diyorum… Ayağa kalktı, ikimizle de ayrı ayrı tokalaştı, yolcu etti…
Arabamı park ettiğim yere varıncaya kadar Hasan Abi ağzını açıp tek söz etmedi. Arabaya bindikten sonra dili açıldı:
“Yılmaz, senden bir ricam daha var, beni önce ilk doktora bir daha götür!”
Şaşırmıştım, sordum:
– “İlk doktorla ne işin var?”
“Gidip af dileyeceğim, ellerinden öpeceğim!”
– “Hasan Abi, bu ülkede el öpme geleneği yok! Ama istersen, iyileştikten sonra gider teşekkür edersin!”
Önce bir eczaneye gidip ilaçları aldık, sonra Hasan Abi’yi evine bıraktım…

Değerli Dostlar,
On gün sonra, Hasan Abi’nin müdürlük yaptığı Wimpy lokantasına uğradım. Kasanın başında oturmuş bir şeyler yazıyordu, belki de bir şiir.
– “Hasan Abi, nasılsın?”
– “Turp gibiyim, teşekkür ederim. Yarın ilk doktoruma, Dr. Andrew’in yanına gideceğim. Bu sefer sana gerek yok, ben yerini öğrendim! Gidip o değerli doktorun ellerini öpeceğim!”
– “Hasan Abi, iki kilometreden doktorun ellerini öpmen biraz zor olmayacak mı?”
İğnelediğimi anlamıştı, hiç sesini çıkarmadı…

Yılmaz Dikbaş
0532 233 31 52

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun