Bir Yazarın Arkasında Bıraktığı Yaşam

Beyefendi, nazik, saygılı, kibar ve sevecen bir insanla tanışıyorsunuz. İçimizden çıkmış,  çocukluğunda yaşadığı yoksulluğunu, genel bir durum olarak ortaya koyarken, aslında sevgi bağlarının önemini vurgulamaya gayret etmiş, ancak gerçek durumunu da tarif etmekten asla geri durmamış bir insan.

Şivesindeki kırılmanın, uzun yurt dışı kalışlarından kalan bir belge olduğunu düşünebilirsiniz. Kitaplarını alıp okudukça yaşamınıza yeni bir rota çiziyorsunuz ve önerileri uyguladıkça başarılı olduğunuzu bir kez daha görüyorsunuz.

Onu mu daha çok seviyorsunuz, yoksa başarıyı sahiplendiğiniz için kendinizi mi diye sormayın sakın. Ben, onu daha çok sevdim.

Uzun yıllar önceydi; yanlış hatırlamıyorsam yıl 1982…

Mersin fuarında çadırdan kurulmuş bir dükkânda kendi ürettiğimiz kumaş oyuncakları satıyoruz. Dükkânın asıl sahibi Resul ile İzmir fuarında tanışmıştık. Bizi ve ürettiğimiz şeyleri çok sevmiş olacak ki dükkanını bize hiçbir ek bedel talep etmeden verdi.

Resul boksörler derneği ile olan ilişkisi, milli boksör kardeşleri ile bu kozmopolitik kentte, her türlü illegal işin hem karşısında, hem de içinde; ama çok sevilen saygı duyulan ve önemli kişilerle teması olan bir adamdı. Kapı gibiydi desem yalan olmaz.

Elbette ki tüm tanıdıkları ve arkadaşları ilk hafta Resul’un dükkanı diye açılışa geldiler, tebrik ettiler. Vali ve Emniyet müdürü dışında çok enteresan arkadaşları da vardı.

Bir arkadaşlarını sürekli AMMO diye çağırıyorlardı. Açılımı ambulansmış. Ben hiç ammo kadar yavaş hareket eden, ağır konuşan birisini bir daha görmedim.

Diğer arkadaşı Hüseyin.

Hüseyin son derece zayıf, çirkin ve sessiz bir insandı. Resul ve arkadaşları arasında en genç olanıydı. Bekar olduğu için evlendirmeye karar vermişler ve buldukları kız da dünya güzeli. Babası belediyenin temizlik işlerinde çalışıyormuş, geliri çok düşükmüş, sürekli oğlum olacak diye çocuk yapmış ve tam 8 tane kızı olmuş. Kalabalık, nüfustan eksilecek her çocuğunun bir an önce evlenip gitmesini istiyor.

O yıllar sigaranın kaçak olduğu yıllar. Ben Marlboranın beyaz kutulu olanını tüketiyorum ve hiçbir yerde bulunmuyor. Sadece Resul bulup getiriyor.

Bir gün sigaram tükenmek üzere ve Resul’u bekliyorum. Gelmezse ne yapacağımı kara kara düşünürken Hüseyin geldi. Uzun uzun sohbet ettik, ama gözüm dışarıda. Hüseyin bu sohbetten çok keyif aldı. O, konuşmayan adam anlattıkça anlattı. Bir ara,

-Birader hayırdır, zaman zaman dışarıya dalıyorsun dedi,

-Resul’u bekliyorum, bugün gelmez ise zor geçecek dedim.

Neden beklediğimi ve sorunumu anlattım.

-Ben alır gelirim bekle beni dedi ve gitti.

1 saat sonra elinde 2 karton sigara ile geldi. Yarım saat daha sohbet ettik. Ben parasını vermek için yüklendikçe o elini çekti ve almadı.

Hüseyin’in gidişinden 2 saat sonra da Resul göründü. Her zamanki gülüşü ile sıcak bir merhaba diyerek arka taraftaki oturma bölümüne geçti. Masanın üzerindeki sigaralar ilk gözüne çarpan şeydi.

-Oooo beyim ne çabuk keşfettin Mersin’i, bu sigaraları her adam bulamaz, nereden aldın dedi.

Anlattım.

-Ne kadar verdin dedi.

-Hiçbir şey almadı, yarım saat resmen boğuştum veremedim dedim.

O koca adam, rengi atmış bir şekilde sarsıldı ve divanın üzerine çuval gibi oturdu.

Şaşırmıştım

Ne olduğunu, Resul’un neden bu hale geldiğini, Resule ne olduğunu düşünce fırtınalarıma yerleştirirken;

-Otur anlatayım dedi.

“…… Hüseyin, Mersin’in bilinen en zengin insanlarından birinin tek oğluydu, ancak babası inanılmaz cimri birisiydi ve Hüseyin’i sürekli aşağılardı. Meslek sahibi olsun diye oto egzoz tamircisinin yanına verdi. Hüseyin babası vefat edene kadar bu mesleği yaptı. Profesyonel oldu ve kendi iş yerini açtı. Babası ölünce kendisine kalan o muhteşem mirası kısa süre içerisinde yedi, bitirdi ve yardıma muhtaç hale geldi. O saatten sonra bize sığındı ve buna her yıl dükkân açtık. Hüseyin, 8 ay çalışır sonra dükkânı devreder kaçıp İstanbul’a gider. Cebindekileri pavyon, gazino falan tüketir sonra bir karakolun yardımı ile otobüse binip Mersin’e geri döner. Bu döngü en az 10 yıldır böyle. Ancak bu süre içerisinde babasına benzedi ve Mersinin en cimri adamı oldu. Bu kadar yıldır kimseye 1 çöpünü dahi vermedi. O gördüğün nişanlısının babası gümüş tepside çikolata ile gelsin dediği için nişanı attı, kızdan vaz geçti….”

Hikayesi böyle olan bir insan bana bu sigaraları niye almıştı? Neden parasını almamış hediye etmişti? Öyle ya nişanı attığı harcamadan daha büyük bir harcamayı hiç çekinmeden yapmıştı?

Sohbet sırasında bu soruları karşılıklı sorduk ve ikimizde yanıt bulamadık.

Fuarın kapanışından sonra İzmir’e döndüm.

İşletme/ Pazarlama mezunu birisi olarak Üniversitede psikoloji, sosyoloji gibi dersler almıştık ve ben bu dersleri özel olarak sevmiştim. Mesleğimde başarılı olmanın yollarından birisinin iletişim olduğunu çok iyi biliyordum. O yüzden bu konularda yazılmış kitapları okumaya özel bir isteğim vardı ve sürekli alıp okuyordum.

Yıllar sonra, yine kitapçıdayım. İlgili bölümde  kitapları inceliyorum. Bir kitap dikkatimi çok çekti ve kasaya gidip ödemesini yaptım.

Yazarı:  Doğan Cüceloğlu..

Eve geldim. Kapağını çevirip sindire sindire okumaya başladım.

Yazarın bu hikâyeyi ben uydurdum diye anlattığı bir hikayesini özet olarak yazacağım.

ZENGO;

Anadolu’da bir köyün ağası, sadece 1 değil onlarca köyü, binlerce büyükbaş hayvanı, on binlerce küçükbaş hayvanı ve çokça çalışanı olan bir ağa.

Diğer köylerin, köylülerin korkularından saygı duyduğu bir adam.

Çirkinliği dillere destan ama korkunç denecek bir surata sahip.

Ağamız bir gün yalnızlığım ve can sıkıntım bitsin diye evlenmeye karar verir. Başka bir köyün ağasına elçi gönderip kızını ister. Kız dünya güzeli. Babası büyük başlık parası alır. Bir kaç köy ve hayvanlardan oluşan ganimet nedeni ile kızına düğün töreni yapıp, telli duvaklı atına bindirir Zengo’nun adamlarına teslim eder. Zengo evde heyecanla karısını beklemektedir. Kızı yatak odasına alır. Başı önde, yüzü kapalı kıza beşibirlik altın hediyeleri takmak için duvağını kaldırır. Elinin dokunduğu saçları ve yüzünün teni o anda muazzam duygular yaşatır. Kolyeyi takar, nazikçe elini çenesine götürüp yüzünü kaldırır.

Kız gördüğü korkunç çirkin manzara karşısında şoka girer ve bayılır.

Bu durum Zengo da beklenmedik bir travma yaşatır ve kızdan başlayan korkunç cinayetlerine bastığı babasının köyünde de devam eder.

Çok fazla sayıda parça parça edilmiş insan ve dağlara kaçmış Zengo’nun hikayesi gazetelerde sürekli yayınlanır. Bütün Jandarma dağları kuşatmış ve Zengo’yu aramaktadır. Aylar süren aramada Zengo yakalanır, ancak aylarca da her gün yeni bir hikayesi yazıldığı için tüm ülkede merak edilen adam olmuştur. Artık kimse Zengo dışında bir şey konuşamaz hale gelmiştir.

Hâkim karşısına çıktığında doğrudan idam cezası ile yargılanmaya başlar. Avukatı yoktur ve duruşmalarda hiç konuşmamaktadır. Bu durum Avukatlardan birisinin dikkatini çeker ve ceza evine ziyarete giderek konuşmayı planlar. Kabul ederse Zengoyu savunmaya karar verir.

Gider, ısrar eder Zengo kabul etmez. Ama avukatta inatçıdır, her gün gider,ziyaret eder konuşur. Nihayet razı eder. Duruşmalarda Zengo’yu inanılmaz savunur. Zengo sürekli olarak onu dinler. Kurtulamayacağını bildiği halde hiçbir şey talep etmeden kendisini savunan bu adamı seyretmek ona keyif vermiştir. Kararın İdam olarak verildiği ve mahkemenin bittiği o son duruşmada avukatının ağladığını görür. Cezanın infaz gününe kadar ziyaretine gelen bu adamı teselli etmeye çalışır.

Ve bir sabah saat 5 de cezanın infazı için Zengo’yu alırlar, avukatı da gelmiştir. Bir kez daha ağladığını görür. Savcı son isteğini sorar, bir kâğıt, 1 kalem ve zarf istiyorum der. Verirler, alır hücrede bir şeyler yazar ve katlayıp, zarfa koyar. Savcıya vasiyetimdir, ölünce açın okuyun der.

Mektup avukatın huzurunda açılır ve savcı okumaya başlar. Uzun ve duygulu bir girişten sonra son bölümde şunları yazmıştır:

BANA YAŞAMIM BOYUNCA İNSAN OLARAK DAVRANAN, İNSAN OLDUĞUMU HATIRLATAN, DURUMUMU HİÇBİR ZAMAN BANA DAHİ  HİSSETTİRMEYEN, DOSTUM VE BENİ GÜLDÜREN TEK İNSAN OLDU O DA AVUKATIM. SAHİP OLDUĞUM NE VARSA HEPSİNİ KENDİSİNE BIRAKIYORUM….

Resul ile bulamadığımız sorunun yanıtı Zengo’nun hikayesindeydi ve değerli insan Doğan Cüceloğlu, benim bulamadığım yanıtı bana yazmıştı.

Hüseyin de normal bir insan gibi kabul görmemiş, önce babasının eziyetlerine, sonra etrafında kendisini sömürenlere ve her şeyi tüketince de değer vermeyenlerin eline kalmıştı.

2 saatlik sohbet içerisinde hissettiği insanlığı ona yetmişti.

İnsanlığı ancak insan olanlardan öğreniyorsunuz.

Değerli bir insan Doğan Cüceloğlu ile önce kitapları, sonra kendisi ile karşılaşmış olmak ve yaşamı süreci içerisinde yazışmalarla konuşmuş olmak, yaşamımdaki en önemli virajlardan birisidir.

Onun kişiliği, kitabı ve hikayesi ile yaşamıma dokunduğu bu özel anıyı, sizlerle onun anısına paylaşıyorum.

Işıklar içinde uyu güzel insan.

Bugün senin kaybolan yaşamın beni çok üzdü inan…

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun