Ben bir şeye baktığımda ne olduğunu değil, ne olabileceğini görürüm!

 

Gerek özenli sinematografisi gerekse de etkileyici senaryosu ve başarılı kast seçimi ile dünyanın dört bir tarafında yaşayan milyonlarca izleyicisi tarafından büyük bir ilgiyle takip edilen ve bu hak edilmiş ilgi sayesinde de başta El-Patron lakaplı Pablo Escobar olmak üzere 80’li ve 90’lı yılların başında hüküm süren Latin Amerkalı uyuşturucu baronlarının hayatlarına ve onların yönettikleri kartellere karşı insanların merak duymalarını sağlayan efsane Narcos dizisi, 3. Sezon itibariyle Meksika topraklarına taşınmış, orada dönemin DEA ajanı Amerikalı Enrique “Kiki” Camarena’nın içerisinde Meksika derin devleti ile uyuşturucu baronu Felix Gallardo’nun yönettiği kartelin bulunduğu kanlı bir “konsorsiyum” tarafından önce kaçırılarak sonra da ağır işkencelere maruz bırakılarak katledilmesi ile noktalanan müthiş ama bir o kadar da hüzünlü bir serüvene yelken açmıştı.

Dizinin final bölümünde Camarena’nın ağır işkence altında sorgulandığı odaya giren Gallardo; “küçük bir yerden geliyorum. Eskiden polistim. Bir ailem vardı. Günü gününe yaşardım. Ödenecek faturalar, alınacak ilaçlar..Sanırım senin gibi. Ama bu duruma nasıl geldim biliyor musun? Ben bir şeye baktığımda ne olduğunu değil, ne olabileceğini görürüm. Bir şeye baktığımda nasıl son bulacağını görürüm!.” Diyerek o sırada her tarafı kan revan içerisinde olan Amerikalı ajanın konsorsiyumun istediklerini onlara vermemesi halinde hiçbir şekilde hayatta kalamayacağını zımnen de olsa birinci elden kendisine fısıldamıştı.

Yaşını başını fazlasıyla almış oldukça tecrübeli bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak tıpkı Gallardo gibi ben de bu ülkedeki bazı olaylara baktığım vakit, ne olduğunu değil; ne olabileceğini ya da nasıl son bulacağını aşağı yukarı kestirebiliyorum artık.

Giymiş olduğu asker üniforması ile hem devletini hem de son günlerde kendisi ile çıkan haberlerde sıklıkla rastladığımız üzere buram buram Türk İslam sentezi kokan o malum fotoğrafıyla cari iktidarı arkasına almasının derin özgüveni ile, kendisine içerisinde her türlü ahlaksızlığı kolayca yapabildiği, her nevi adi suçları özgürce işleyebildiği karanlık siperler kazarak orada daha hayatının ve hayallerinin başlama noktasında olan “çaresiz” bir genç kızı acımasızca, utanmazca, adice, şerefsizce istismar eden bir yaratığın, bir üretim artığının, bir döl israfının sırf bu ülkeye egemen olan ırksal, mezhepsel ya da ideolojik kıstaslara uyuyor ve bunun yanında mağdur uymuyor diye necip devletimiz tarafından resmi koruma altına alınacağını ve yaptıklarının bedelini asla ödemeyeceğini anlamak için öyle sıradan bir polislikle başladığı hayatını illegal yollardan kazandığı büyük paralarla renklendirmeyi başaran Gallardo gibi tehlikeli tecrübelere sahip olmaya gerek yok aslında. Bu lanet, bu iflah olmaz memlekette kimlerin kolayca mağdur edilebileceğini ve mağdur edenin devlet ve iktidar tarafından nasıl hukuki olarak koruma şemsiyesi altına alınacağını az biraz bilen, yaşayan, tanık olan tüm deneyimli yurttaşlar, bu vahim istismar olayının zaten bu şekilde son bulabileceğini kolaylıkla öngörmüşlerdir.

Dolayısıyla ben artık işin hukuki tarafında değilim. Yerli ve milli yeni Türkiye’nin yazılı olmayan yeni Anayasası gereği arkasında iktidarın kapı gibi durduğu hiç kimse, suçu ne olursa olsun, bu kirli düzende yargılanamıyor, yargılansa bile hüküm giymesi asla söz konusu olmuyor. Bir dönem ayakkabı kutularını “kasa” olarak kullanan baba-oğulların yargıdan nasıl kaçırıldıkları daha dün gibi aklımızda zira..

Ben işin daha çok ahlaki ve vicdani tarafındayım. Bu sefil yaratığı yıllarca evlat diye bağırlarına basmış bir ana babanın, oğullarının baş aktörü olduğu bütün bu utanmazlıklar silsilesi karşısında gösterecekleri, göstermeleri gereken tepkinin ne olacağındayım. Misal, hapisten yeni çıkmış “şehvet kurbanı” evlatları ile hangi yüzle bir kahvaltı sofrasında neşe içerisinde bir araya gelebilmişlerdir? Evladını soysuz bir kötülüğe kurban veren o acılı annenin döktüğü bütün o göz yaşları o sofranın konusu olabilmiş midir acaba? Hiçbir şey olmamış, yaşanmamış, bir insanın hayatı tümüyle karartılmamış gibi biten tabaklarını “yüzsüzlükleri” ile doldurmaları için birbirlerine uzatmışlar mıdır? ”Hep birlikte bir bardak da keyif çayı içer miyiz?” Diye toplu halde yılışmışlar mıdır acaba?

Eski bir yazımda, dinmez intikamlarla sulanmış bu yorgun topraklarda direnmeye çalışan Kürtlerin kaderinin tanrılara karşı suç işleyen ve bu yüzden de sonsuza kadar taş itmeye mahkum olan mitolojik kahraman “Sisypos” ile müthiş benzerlik gösterdiğini; kadim Kürtlerin bir yandan o malum taşı büyük bir öfkeyle ve inançla iterek tüm acılarını ve isyanlarını biz Türklerin asla ama asla sızamayacağı derin dehlizlerinde sakladıklarını, ancak öte taraftan da bu manasız, haksız mahkumiyetin bir gün son bulacağı umudu ile güzel, güneşli ve de özgür bir ülkede uyanacaklarına dair umutlarını inatla yeşertip hep canlı tuttuklarından bahsetmiştim. Artık bu fikirde değilim.

Kürtlerin bu haksız mahkumiyetlerinin bir gün son bulacağına dair derin dehlizlerinde sakladıkları başta “karşılıksız” çıkan umutları olmak üzere hiçbir şeylerinin kalmadığını düşünüyorum. Şu yaşanan resmi kepazeliklerden sonra artık iyiden iyiye belli oldu ki, sadece sonsuza kadar taş itmeye mahkum olan günümüzün Sisypos’ları Kürtler için değil; o lanet yaratıkla aynı ırka mensup olma talihsizliğini ve utancını iliklerine kadar hisseden biz Türkler için de güneşli, özgür bir ülkede uyanmak hiçbir zaman nasip olmayacak.

Çok üzgünüm.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun