Babalar ve Oğullar

Tanrıdan gelen kutsal bir ilişki, Baba-oğul ilişkisi…

‘İsa ”baba” ile aynı kişi değildir, fakat aynı özdendir.’ der testis inancı bu bence, bütün ilişkiyi açıklar, babalar özüne ışık tutmaya çalışan yol gösterici kutsal varlıklardır.

İnsanlığın yeryüzünde ilk ayak izleri görülmeye başladığı andan itibaren gündemimizdedir babalar ve oğulları.

Yeri gelmiş Sümerli bir babanın oğluna nasihatlerine şahitlik etmiş, yeri gelmiş Mısırlı kralların oğullarına kılavuzluğu not düşülmüş tarihe…

Adem’in Nuh’a nasihatleri ya da Lokman süresine adını veren bir babanın öğütleri, nasihatnameler ve daha niceleri…

Hepsi babalardan oğullarına mesajlar ile doludur. Yaşamsal birikimlerini oğullarına aktarmak, onların hayatlarını kolaylaştırmayı amaçlayan kayıtlardır bunlar.

Ya da kimilerinde bir ego!!! Benim özümden gelen mükemmel olmalı hissi… Bu his de insanın kendini tanrısal bir varlık gibi görmesi ile ilintili olabilir.

Baba, neydi?

Baba dağdır, baba güçtür, baba kendini güvende hissetmektir, baba her düştüğünde seni tutan eldir, baba evlatları için kendi ömrünü bir dilim ekmeğe feda etmektir, baba huzurdur…

Acaba, gerçekten baba böyle midir?

Franz Kafka’nın Babaya Mektup kitabında ki baba figürü neydi o zaman?

İsmi bile buz gibi ‘babama mektup’ değil ‘babaya mektup’ kitabın içeriğini anlatıyor sanki bu ad!!!

Şöyle diyordu Kafka babasına ‘Mesele, çocuklarına vereceğin ders değil, örnek bir yaşamdır.’  sürekli babasının nasihatlerine maruz kalmış bir evlat söylüyordu bu sözü…

Sancılı, serzenişli, acı dolu bir baba oğul ilişkisini anlatıyordu, üstelik kendini anlatıyordu bu kitapta. Yaşanmışlıklarını bu kadar güzel aktarabilen bir yazar nasıl oluyordu da babasına sesini duyuramıyordu.?

Bu öykünün her satırı acı, her satırı hüzün, her satırı serzenişti… Küçücük bir çocuğun güçlü bir babanın altında ezilmesiydi…

Bu kitapta Kafka’nın nasıl bir babanın elinde büyüdüğünü görüyorduk, 36 yaşına geldiğinde bile evlenmek için babasından izin alan, itaatkar olmasına rağmen babasını memnun etmeyi başaramadığını, belkide bu kadar söz dinleyen bir evlat olmasa, babasının kendisinden daha çok memnun olabileceğini düşünüyordu.

 …Beni doğrudan ve apaçık hakaret sözcükleriyle azarladığını hatırlamıyorum. Buna gerek de yoktu. Başka bir sürü aracın vardı zaten, ayrıca evdeki ve özellikle de iş yerindeki konuşmalarda başkalarına yönelik o kadar çok hakaret uçuşurdu ki çevremde, bunlar küçük bir oğlan olarak beni neredeyse uyuştururdu…

O mağrur, güçlü, dik duruşlu, sert mizaçlı, soğuk, sevgisiz bir babanın oğlu olmanın bedelini içine kapanık, pısırık, korkak, zayıf bünyeli bir insan olarak ödemişti .

İnsan, özünden bu kadar farklı olur muydu?

Taban tabana babasıyla zıt mizaçlara sahipti ve babası bu durumdan sürekli şikayet ediyordu. Yazar başka bir ailede büyüse bile, yine böyle bir mizaca sahip olacağına inanıyordu. Bana göre, babasının altında ezilmenin bedeliydi bu karakter… Bazen gücümüzün başkalarını ezdiğini göremeyiz, özellikle bu ezilenler en yakınlarımızdır.

Belki de Nietzche’nin  bir söyleminde dediği gibi (sonuçta o da bir baba figürü arıyordu), ‘Bananın gizlediği şey, oğlunda açığa çıkar. Çok defa oğul, babanın açığa çıkmış sırrıdır..’ Yani, Baba Kafka’nın  gizlediği de kendi zayıf  mizacı olabilirdi.

Franz Kafka’nın babası bu mektubu okumamıştı, acaba okusa ne yaşanır neler değişirdi hayatında? Ya da değişir miydi?

Kafka’nın yaşadığı gibi daha nice yıpratıcı baba oğul ilişkileri vardır, peki kutsallık bu ilişkilerin neresinde?

Akıllarımıza kazınan ‘Babam ve Oğlum’ filminde yüreklileri yakan o muhteşem sahne, o muhteşem replik içimizi dağlayan o muhteşem sözler;

Burda dureydim böyle, tam burda, böyle gollarımı açeydim iki yana. Tuteydim onu, tuteydim onu ben, getme diyeydim… Getme Sadık… On beş sene evvelsi, dureydim böyle Nuran, tuteydim Sadığımı…

O ‘geç kalınmışlık’ duygusu baba ve oğulların kaderi olmamalı…

Toplumların boynuna asılan erkekler ağlamaz, erkekler yakınmaz, erkekler duygularını belli etmez, erkekler sert duruşlu olmalıdır, kurallarını umarım o gerçek cesur erkekler yıkar…

“Bir romantik olsaydım ‘yollarımızın ayrıldığını hissediyorum’ derdim ama değilim, o yüzden sana birbirimizden bıktığımızı söylüyorum.”
Babalar ve Oğullar, Ivan Sergeyeviç Turgenyev

Bütün Baba oğul ilişkileri böyle değildi elbet, Hasan Ali Yücel gibi bir baba var mesela, onun muhteşem oğlu Can Babamız oldu. Babamız, babasını çok sever, ona şiirler dizerdi. Babasına belki hayatının seçiminde küsmüş olabilirdi, fakat babasına asla gücenmedi, onu hep taktir etti; hasretlendikçe de şiirlerini yazdı.

Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yardanbitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla—ha düştü, ha düşecek—
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.

Görün!!! Aslında cesaret, duygularını yeri ve zamanı geldiği an da konuşabilmektir. Geç kalmadan….

Savaşçı maskelerinizi indirin; artık yaralı insanların , yaralı toplumların, yaralı nesillerin soyu kurusun. Bitirin bu sahte baba oğul ilişkilerinizi…

Kutsallık sevginizi sunabilmektir. Sevginizi saklamak değil! Kutsal olan sevgidir…

 

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun