Atatürk’ün Hayvan Sevgisi

Yağmurlu bir gündü. Pencerenin önünde yağmurla yıkanan tomurcuklara dalıp gitmiş, arkasında biri olduğunu fark etmemişti. Alnındaki kırışıklığı ve gözlerindeki yorgunluğu farkeden genç kız, usulca yanına yaklaştı. Belli ki yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Ancak sormaya da cesaret edemedi. Ama biliyordu ki bu duygusal adam yanında durup sessizce beklerse kendiliğinden içini dökecekti. Nitekim öyle de oldu. Adam genç kızın yanına sokulduğunu fark edince, onun saçlarını okşadı. Derin bir nefes aldı ve çok hüzünlü bir sesle:

Bir arkadaş daha bizi terk ediyor bugün… dedi.

Kızın yüreği hop etti! Kim ölmüştü de onun bu kadar üzülmesine neden olmuştu ki? Demek gerçekten de çok sevdiği birini kaybetmişti. Şöyle bir düşündü, o günlerde öyle hasta olan bir kimseyi bir türlü anımsayamadı. Ama insan hayatı pamuk ipliğine bağlı değil miydi? Kimin ne zaman, nasıl ve nerede dünyadan göç edeceğini bilmek, kestirmek mümkün müydü? Genç kız bu düşünceler içindeyken adamın dostlarından biri odaya girdi ve elindeki silahını ona uzattı. Pencereden çekilen adam arkadaşının uzattığı silahı aldı. Donuk bir sesle:

Durumu nasıl? Hiç umut yok mu? diye sordu.

Beriki:

Maalesef! Yok… Herkes elinden geleni yaptı… Böyle daha fazla acı çekmesine müsaadeetmeseniz iyi olur… Bir şey daha söylemek isterdim…

Söyle, söyle…

Gözleri sanki sizi arar gibi…

Adam dudaklarını ısırdı:-Arar, arar ya…diye mırıldandı.Atlar insanlardan daha hassas, daha vefakâr ve daha çıkar düşüncesinden uzaktırlar… Bunca yıl bana hizmet etti, bana yoldaşlık etti… O benim kokuma, ben onun kokusuna alıştık. Birbirimizin huyunu da iyi öğrendik. Yazık oldu hayvanıma…

Genç kız olayı anlamıştı. İki gün kadar önce onun çok sevdiği atlarından biri hastalanmıştı. Hatta bir geceyi baytarlarla beraber başında geçirmiş, şimdi ise “umut olmadığı” haberini işitiyordu. Çaresizliğin bir insanı nasıl yıktığına o gün tanık olmuştu.

Adam elinde silahıyla, ağır adımlarla odadan çıktı. Genç kız da peşinden gitti. Atların olduğu yere vardıklarında seyisler, o güzelim doru atın başındaydı. Hayvanın karnı sık sık inip kalkıyor, ağzından köpükler saçıyordu. Belli ki acı çekiyordu. Gözleri büyümüş gibiydi. Adam eğildi, mendili ile atın ağzındaki köpükleri sildi. Titreyen elleriyle yelesini okşadı. Derken acılı hayvan efendisinin kokusunu alıp gözlerini ondan yana çevirdi. Sanki gülümsüyordu. Adamın yüzü bembeyaz kesildi:

Oğlum oğlum! diye mırıldandı.Şimdi bütün ağrıların, sızıların, acıların dinecek!

Adam atını birkaç kez üst üste öptü…:

-Sen mi beni arayacaksın, yoksa ben mi seni? dedi.Doğruldu. Kımıldamadan durdu. Gözleri hayvanın gözlerindeydi. O’nun okşamaları sonucu sanki atın acısı hafiflemişti ve sanki karnı daha az inip kalkıyordu. Ağzındaki köpük de azalmıştı.

Adam silahını doğrulttu. Kabzayı sımsıkı tutmuştu. Sanki çelik parçasının soğukluğunu yüreğinde hissetmek istercesine… Öylece birkaç saniye bekledi. Atın tam kafasına nişan almıştı… Tetiğe dokunduğu anda her şey bitmiş olacaktı. Bu durumda bile birbirlerine sevgi ile bakıyorlardı. Bir hareket yeterliydi.

Birden adamın gözlerinden yaşlar boşandı… Yağmurdan  beterdi bu yaşlar… Eli yana düştü… Geri döndü:

Alın! Alın götürün bu hayvanı buradan! Çok uzaklara götürün… Acı çekmeden ölmesini temin edin… Gerekirse iğne yaptırın… Uyutun, öyle vurun! Ben düşmanlarımı bile böyle vurmamışımdır! Bana bunu yaptırmayın…

Atını çok seven adam bu olaydan sonra, uzun süre ata binememişti…

Bu adam Atatürk’tü. Yanındaki genç kız da Sabiha Gökçen.[1]

Atatürk, atının ölümü için duyduğu acıyı hep hatırlayacak,

Çocuğum olmadığında hikmet ve isabet varmış, eğer bir evlat kaybetmek felaketine uğrasaydım, kalbim bu elem ve kedere dayanamazdı”

diyerek anlatacaktı.[2]

Liderler, sahip olduğu güç ve toplumsal konum itibariyle içinde bulunduğu topluma ve politikalarına yön vermesi açısından önemliydi. Atatürk her yönüyle örnek olan, örnek alınacak bir liderdi. Onun bize bıraktığı miras, akıl ve bilimdi. Tüm yaşamı boyunca tutum ve davranışlarında ibadet gibi beliren ama bize söyleyemediği en önemli mirası “vicdan”dı. Vicdanın en belirgin hali ağzı olup dili olmayan hayvan sevgisindeydi.

Atatürk’ün hayvan sevgisi çocukluğunda başlamıştı. Kardeşi Makbule, ağabeyinin çocukken Can ve Alev adını verdiği iki köpeği olduğunu, Hacı diye adlandırdığı yaralı bir kargaya baktığını,[3] Selanik Askeri Rüştiye Okulu’nda ata merak sarıp,cuma günleri okuldan evezaman zaman atla gidip gelmeye başladığını aktarmıştı.[4] Kuşlara, köpeklere özellikle atlara karşı çok duyarlıydı. Çünkü atlarAtatürk’ün yoldaşıydı. Çoğu yolları onların sırtında aşmış, heyecanlarını birlikte yaşamıştı. 25 Nisan 1915’te Çanakkale’de karaya çıkan düşmana karşı sarp yolları atıyla aşmış, birliğini Kocaçimen’de bırakıp Conkbayırı’na onunla ulaşmış, durumu yerinde görüp en kritik kararları onun sırtında almıştı. Ata olan sevgisi ve biniciliği üniformayı giymesiyle başlamış ve onunla bütünleşmişti. Görev yaptığı her cephede onlar yanındaydı.

At, onun için o kadar değerliydi ki, en çok sevdiği atı Sakarya’yı, Latife hanıma armağan etmişti. Onların başlarını, sırtlarını, yelelerini, kuyruklarını okşarken elleri sevgiyle titrer, gözleri sevgi ile parlardı. Sık sık at gezintileri yapar, yorgunluğunu bu çok sevdiği hayvanların sırtında, onlarla konuşarak dinlendirirdi. Sanki atların da Atatürk’e karşı çok başka bir sevgileri vardı. Bazen seyislerine başkaldıran, huysuzlaşan bu hayvanlar, onun sesi ile hemen yumuşar, terslenmekten vazgeçerlerdi. Bir gün Çankaya Köşkü kabul salonuna yeni doğum yapmış atıyla tayını konukların şaşkın bakışları arasında içeri almıştı. Onları görünce adeta çocuk sevinciyle coşmuş, okşamış, sevmiş kendi eliyle şeker yedirmişti.

Atlı tramvayı süren sürücünün atları kamçılamasına sinirlenmiş, dizginleri eline alarak:

“Ben de idare ettim ama kamçılı idare etmedim”

demişti.[5]

Atatürk’ün yoldaşı olan diğer bir hayvan köpekti. Sofya’da yavruyken sahiplendiği setter cinsi köpeği Alp’i kendine arkadaş edinmişti. Sofya’dan birlikte döndüğü bu köpeği savaşta da yanındaydı. Onun odasında yatar, kalkma vakti gelip kalkmadığında gidip yoklar, onun sadık bakıcılığını yapardı. Ne yazık ki Diyarbakır Nablus’ta uçak bombardımanında kaybolmuştu.

Diğer bir köpeği Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlıların cephede otomobilde bıraktıkları beyaz sarı karışımı olan Alber isimli av köpeğiydi. Cumhuriyet ilan edildiğinde yanındaydı. Ölünce çok üzülmüştü. Daha sonra Yalova’da gezinirken bir köpeğe rastladı, onu sahibinden satın aldı. Bu köpeği, Foks’tu. Foks da Alp ve Alber gibi, Atatürk’ün yatak odasında uyudu. Karyolanın ayak ucunda özel minderi vardı. Yemek salonunda masanın altına kıvrılıp, sabaha kadar süren sofra sohbetlerine eşlik etmişti. Atatürk uykuya çekilene kadar yatmazdı. Sevmediği misafirlerin paçalarını ısırır, ayakkabıların uçlarını kemirirdi. Atatürk, Foks’a çok düşkündü. Adeta dokunulmazlığı vardı. Bilardo oynanırken masaya sıçrar, topların yerini bozardı. Atatürk bu yaramaz hallerine kahkahayla gülerdi. Çok gürültücüydü ama Atatürk’ün çalışma odasına girdiğinde uslu uslu oturur, hiç ses çıkarmazdı.

Törenlerde, balolarda, daima protokoldeydi. Atatürk’ün otomobilinde baş köşedeydi. Yabancı diplomatların hemen hepsinin hatıralarında yer almıştı. Atatürk TBMM’ye gittiğinde hep yanındaydı. Deniz keyfi yapılacaksa, vapura en önce o binerdi. Yurt gezilerine katılırdı. Atatürk trenle nereye gitse onu yanında götürürdü.

Gaziantep gezisinde Foks fazla durgundu. Akşam yemeğinde önüne konulanlara dokunmuyordu. Atatürk Foks’un karakterini iyi tanıyordu, “muhakkak biri bir şey söylemiştir, küsmüştür” diyecekti. O gün için ne olduğu bilinmiyordu ama vali konağının aşçısı yıllar sonra röportajda anlattı… Foks mutfağa girmişti, etrafı kokluyordu, yemeklere fazla yaklaşıyor diye aşçı öfkelenmiş, kepçeyle vurmuştu! 1933’te öldü.[6]

Çocuklar Atatürk’ü, köpeğiyle seviyordu. Kastamonu’da köpeğini seven bir çocuğa “Beni mi çok seviyorsun köpeğimi mi?” diye sormuş çocuk da rahat bir şekilde “köpeğinizi daha çok seviyorum” diye cevap vermişti. Bunun üzerine Atatürk “Niçin” diye sorunca çocuk da “Çünkü o sizi koruyor” diye cevap vermişti. Yine başka bir çocuk Atatürk’ü karşılarken köpeğinin nerede olduğunu sormuştu.

Atatürk’ün bilinen bu hayvanlarından başka,Birinci Dünya Savaşı döneminde Türk ordusunda görev yapan bir Alman subayı,anılarında “Sadık” adını verdiği köpeğini Atatürk’e verdiğini belirtmişti. Yine Çankaya Köşkü’nde Coli isimli bir köpeğin olduğu ve uzun beyaz tüyleri olan bir Ankara kedisinin Atatürk’ün çalışma odasında divanın üstünde gülünç bir şekilde uzandığından bahsedilmişti. Dolmabahçe Sarayı’nın arka bahçesinde bulunan geyiği doğal ortamına, ormana bıraktırmıştı.

Hayvanlara karşı çok merhametliydi. Sanki onlar da bunun farkındaydı. Atatürk Silifke’deki çiftliği ziyaretlerinde kimseye sormadan azgın bir boğanın yanına girmişti. Tehlikeli olduğu konusunda uyarmaya çalışan bakıcısının yüreği ağzına gelmişti. Ancak o azgın boğa Atatürk’e hiçbir şey yapmadı.

Atatürk, Halide Hanım’ı Ankara’ya geldiğinde istasyonda karşılamıştı. Orada bulunanlardan birinin fotoğraf karesine giriyor diyeortada başıboş dolaşan bir köpeği tekmelemesine, dik dik bakarak tepki göstermişti. Yıllarca kanlı savaşın içinde kalan Atatürk hayvanların, tavuğun bile kesilmesini görmek istemezdi.İzmir’e girdiğinde büyük bir sevgi gösterileriyle karşılanmış, balkondan kalabalığın içinde küçük bir kuzuyu görünce Ruşen Eşref Ünaydın’a “Aman çabuk gidin söyleyin; şu kuzuyu kesmesinler.” diye uyarmış ancak onun uyarısı yerine ulaşana kadar beyaz mermerler kana bulanmıştı. O da bu manzarayı görmemek için balkondan içeri girmişti. Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamamış, böyle durumlarda ya sırtını dönmüş, ya da kesilmelerine engel olmuştu.

Atatürk kuşları da severdi. İki beyaz kanaryası vardı. Kafeslerini açtırır, uçmalarını seyrederdi. Onlar da alışmışlardı, salonda dolaşıp kafeslerine dönerlerdi. Köşkün arka bahçesinde güvercin beslemişti.[7]

Lider olarak Atatürk’ün hayvan severliği belli ki Türkiye’yi etkilemişti. Atatürk’ün atlara düşkünlüğü Türkiye’de binicilik sporunun gelişmesini sağlamış, kısa sürede dünya ölçüsünde başarılar elde edilmesiyle sonuçlanmıştı. Türk süvarileri, 1931’den itibaren uluslararası yarışlarda dereceler almıştı. 1938’de Roma Uluslararası Engel Atlama Yarışmalarında, Mussolini Uluslar Altın Kupası yarışmasında dünya birinciliğini kazanmışlar, bu başarıyı Atatürk:

“Beni bahtiyar ettiniz. Hepinizin gözlerinden öperim.”
İfadesiyle tebrik etmişti.[8] 

Kaynaklar:

[1]Gökçen, Sabiha. “Atatürk’le Bir Ömür”. Anıları Kaleme Alan: Oktay Verel. Altın Kitapları. 4. Basım.İstanbul.2007. s. 68-70.

[2]Yaşar, Selman.“Atatürk’te Hayvan Sevgisi”.Türk İslam Medeniyeti Akademik Araştırmalar Dergisi. Cilt: 13. Sayı 25. 2018. Kış.

[3] Baltacıoğlu, İsmail Hakkı. “Atatürk, Yetişmesi, Kişiliği Devrimleri”. Atatürk Üniversitesi Yayınları.Erzurum. 1973. s. 15.

[4]Belli, Şemsi. “Makbule Ata’da Anlatıyor, Ağabeyim Mustafa Kemal”. 1959. s. 27-28.

[5] Yaşar, Selman. “Atatürk’te Hayvan Sevgisi”. Türk İslam Medeniyeti Akademik Araştırmalar Dergisi. Cilt: 13. Sayı 25. 2018. Kış.

[6] Özdil, Yılmaz. Mustafa Kemal. Kırmızı Kedi Yayınevi. Birinci Basım. 2018. s. 394-398.

[7]Yaşar, Selman. “Atatürk’te Hayvan Sevgisi”. Türk İslam Medeniyeti Akademik Araştırmalar Dergisi. Cilt: 13. Sayı 25. 2018. Kış.

[8]Ünver, A. F. Antik çağdan modern olimpiyatlara binicilik sporu ve Türk biniciliğinin olimpik gelişimi. Ankara Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Doktora Tezi, Ankara.2006. s. 60-70.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun