Atatürk Ve Din (7)

Evet bağlıyız, çünkü hilafet ve saltanat makamı, herhangi bir kişinin değildir. Doğrudan doğruya, bütün İslam âleminin görüşmeleriyle birlikte Türkiye halkındadır. O makam bizimdir. Muhafaza ettik ve sonuna kadar muhafaza edeceğiz (Alkışlar)

6 Mart 1922 11BMM Gizli Celse Zabıtları, c.III, s.40.

Yüksek Meclisinizin ilk toplantı günlerinde kabul ettiği bir esas vardır ki, o esas, milli geleneklerimizi ve dinî değerlerimizi bütünüyle korur. Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da, o esasa uyumlu hareket ederek, mutlu sona güven içinde ulaşacağımıza şüphe yoktur. (İnşallah sesleri.)

20 Temmuz 1922 ASD, c.V, s.24.

Yurt toprağını karış karış, kanını akıtarak ve canını vererek savaşan Mehmetçiğin hakkını ben evliyalara kaptırmam. Kimileri benim bu davranışıma, halkın inancını inciten yersiz bir davranış gözüyle bakmış olabilirler; ama ben hele yurdun savunmasında güvenilecek gücün evliyaların, yatırların “maneviyatı” olamıyacağını hatırlatmayı artık zorunlu bulmuştum.

Kadri Yaman, Yurt Müdaafasında Türk Gençliği, 1938, s.26-27’den aktaran Atatürkçülük, Ankara, 1983, c.I, s.213.

Milleti millet yapan, ilerleten ve yükselten kuvvetler vardır: Fikir kuvvetleri ve toplumsal kuvvetler… Fikirler, anlamsız, mantıksız safsatalarla dolu olursa, o fikirler hastalıklıdır. Yine toplumsal hayat, akıl ve mantıktan uzak, yararsız ve zararlı birtakım inançlar ve geleneklerle dolarsa felç olur.

 27 Ekim 1922 ASD, c.II, s.43.

Bilim ve fen nerede ise oradan alacağız ve milletin her bireyinin kafasına koyacağız. Bilim ve fen için kayıt ve şart yoktur. Hiçbir mantıklı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inançların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi, çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede, kayıt ve şartları aşamayan milletler, hayatı, akla ve pratiğe göre gözlemleyemez. Hayat felsefesini geniş gören milletlerin egemenliği ve esareti altına girmeye mahkûmdur.

 27 Ekim 1922 ASD, c.II, s.44.

Tanrı birdir, büyüktür. Tanrısal âdetlerin görünmesine bakarak diyebiliriz ki, insanlar iki sınıfta, iki devirde ele alınabilir. İlk devir, insanlığın aşk ve gençlik devridir. İkinci devir, insanlığın ergenlik ve olgunluk devridir.

İnsanlık, birinci devrede, tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi, yakından ve maddi araçlarla kendisiyle ilgilenilmesini bekler. Allah, kulları gereken olgunluk noktasına erişinceye kadar, içlerinden araçlarla dahi, kullarıyla ilgilenmeyi tanrı olmanın gereği saymıştır.

Onlara Hazret-i Adem Aleyhisselamdan itibaren yazılı ya da yazısız, sınırsız denecek kadar çok haberciler, peygamberler ve elçiler göndermiştir.

Fakat; Peygamberimiz aracılığıyla en sön dinî hakikatleri ve uygarlığı verdikten sonra, artık insanlıkla birtakım aracılar koyarak ilişki kurmayı gerekli görmemiştir. İnsanlığın kavrama düzeyi, aydınlanması ve gelişimi; her kulun, doğrudan doğruya ilahî esinlerle ilişki kurma yeteneğine ulaştığını kabul buyurmuştur.

Ve bu nedenledir ki, Hz. Peygamber, son peygamber olmuştur ve kitabı, eksiksiz kitaptır. Son peygamber olan Muhammet Mustafa (Sallâllahü Aleyhi Vesellem) 1394 sene evvel rumî nisan içinde rebiulevvel ayının on ikinci pazartesi gecesi sabaha doğru tanyeri ağarırken doğdu, gün doğmadan…. Bugün o gündür. İ

nşaallah büyük raslantıdır. (İnşaallah! sesleri) Gerçekten de Arabî tarihiyle bu akşam doğum gününün yıldönümüne rastlıyor. Hazreti Muhammet, çocukluk ve gençlik günlerini geçirdi. Fakat henüz peygamber olmadı.

Yüzü nurlu, sözü ruhanî, ergin ve görüşte bedelsiz, sözünde sadık ve halîm ve mertlikte başkalarına üstün olan Muhammet Mustafa, evvela bu özel ve ayırtedici nitelikleriyle kabilesi içinde “Muhammed-ül emin” oldu.

Muhammet Mustafa, peygamber olmadan evvel kavminin sevgisine, saygısına, güvenine erişti. Ondan sonra ancak kırk yaşında nebilik ve kırk üç yaşında elçilik geldi. Dünyanın Övüncü Efendimiz sonsuz tehlikeler içinde, ölçüsüz sıkıntılar ve zahmetler karşısında 20 sene çalıştı ve İslam dinini kurmaya ait peygamberlik görevini yerine getirmeyi başardıktan sonra gökyüzünün ve cennetin en yüce katına ulaştı.

Kendisinden aydınlanmaya erişmiş olan bütün müslümanlar ve özellikle 39 Ashab-Güzin (sohpetiyle şereflenen seçkinler) birçok gözyaşları döktüler. Fakat insanlığın gereği olan bu üzüntülü durumun faydasız olduğunu derhal algılayan anlayışlı kimseler, Peygamberin arkasından ağlamak değil, ümmetin işlerini bir an evvel iyi bir biçimde yürütmeye ulaştıran cak tedbir almak kanaatiyle toplandılar.

Resulü Ekrem’e halife olacak bir emir seçimi söz konusu edileli. Zâtı Risaletpenahi, dostu olan Hazreti Ebubekir’den şahsen çok hoşlanırdı ve son nefeslerini yaşarken Ebubekir’in kendisine halef olmasının uygun olacağını çeşitli tarzlarda işaret dahi buyurmuşlardı.

Buna göre toplanıp resmen bir seçim yapmaktan başka bir iş kalmamış olduğuna hükmolunabilirdi. Oysa bu seçim keyfiyeti o kadar basit olmadı. Aksine mesele çok görüşmefere, çok tartışmalara ve çok esaslı anlaşmazlıklara uğradı.

Emilin seçiminde önemli olarak, üç çeşit görüş noktası belirdi. Bu görüşlerden birisi, halifelik makamını haketmek, ümmetin işlerini görebilmek için gerekli olan kudret ve yeterliğin kural kabul edilmesiydi. Buna göre halifelik makamı en kuvvetli ve en etkili ve en ergin kavmin olacaktı. Bu görüş peygamberin sohbetine erişen topluluğun idi. İkinci görüş; o güne kadar Islamın başarısına hizmet eden kavmin hilafete hak kazanmış sayılmasıydı.

Bu Ensann (Peygambere yardım eden Hazrec ve Evs kabilelerinden Medineliler) görüşüydü. Üçüncü fikir ise akrabalık kuvvetinden yanaydı. Bu da Haşimilerin görüşü idi. Bu üç görüşten oybirliğiyle birini tercih etmek ve emirin seçimini sonuca ulaştırmak mümkün olmadı.

En sonunda dağılma ve karışıklığın derhal önüne geçmek gerektiği kanısına varan Hazreti Ömer’in etkisiyle hazreti Ebubekir’e biat olundu. Görülüyor ki, ilk halifenin seçiminde genel eğilimin tabiî toplanışından çok kişisel etki, belirleyici olmuştur. Efendiler! Bu muhalefet ve tartışmaların yersiz olduğunu sanmayalım. Gerçekten de hilafet emri, İslam milletlerince en büyük bir iştir. Çünkü efendiler, peygamberin halifeliği, İslam ehli arasında bir bağlantı olan bir emirliktir. Ve İslam ehlinin birlik sözü üzere toplanmalarını sağlayan bir emirliktir.

Emirlik ise, Büyük Allah’ın bir sır ve hikmetidir ki, kurulması daima sindirme ve kuvvet şartına bağlıdır. Ve o nedenle asıl maksat da fesadı 40 defetmek ve asayişin korunması ve cihat işlerinin düzenlenmesi ile kamu işlerinin iyi düzenlenmesi ve düzeltilmesinden ibarettir. Bu dahi ancak sindirme ve kuvvete bağlıdır.

Allahın adeti bu yolda yürüyegelmiştir. Buna göre yukarda açıkladığım üç farklı görüşten birincinin -ki kuvveti ve etkisi olan kavmin, milletin halifeliğe varis olması görüşüydüdiğer görüşlere tercih edilmesi ve galip olması tabiidir ve Hazreti Ebubekir’in etkili olarak halifelik makamını işgal etmesi isabet oldu.

İşte bu suretle Peygamberin zamanından sonra halifelik unvanıyla bir İslam emirliği oluştu. Fakat Efendiler, Peygamberin vefatıyla derhal her tarafta dönme başladı, gericilik başladı, isyan başladı. Hazreti Ebubekir bunları bertaraf etti. Duruma hakim oldu. Bir taraftan da İslam emirliğinin sınırlarını genişletmeye yöneldi.

Ebubekir son demlerine yaklaşınca kendi seçilmesindeki zorlukları hatırladı ve Hazreti Ömer’i vasiyetname ile bizzat seçti ve millete takdim eyledi. Hazreti Ömer’in halifelik zamanında islam memleketi fevkalade denecek derecede hızla genişledi. Servet çoğaldı.

Oysa; bir milletin içinde servet ve zenginlik ortaya çıkması, insanlar arasında yapısal düşmanlık olaylarına ve bu da, ihtilal ve fitne doğmasına sebep olmak, bu fesad dünyasının hallerindendir. İşte bu nokta; Hazreti Ömer’in zihnini tırmalıyordu. Bir de Hazreti Ömer hatırlıyordu ki: Resulü Ekrem gizli sırlan olan kendisiyle sohpet şerefine ulaşanlara şunu demişti: “Ümmetim, düşmanlarını yenecek, Mekke, Yemen, Kudüs ve Şam’ı fethedecek, aralarında fitne ve ihtilal ve düşmanlıklar çıkarak geçmiş melikler mesleğine gireceklerdir.” Hazreti Ömer, bir gün Huzeyfe ibni Yeman (Radiyallahüanh) Hazretlerine deniz gibi çalkantı yaratacak fitneyi sorduğu zaman aldığı cevapta: “Senin için ondan zarar yok, senin zamanınla onun arasında kapalı bir kapı vardır” dedi.

Hazreti Ömer sordu: -Bu kapı kırılacak mı, yoksa açılacak mı? Huzeyfe: “Kırılacak!” dedi. Hazreti Ömer: “Öyle ise artık kapanmaz” dedi. Ve üzüntüsünü açıkladı. Hakikaten kapı kırılmak kaçınılmazdı. Çünkü islam ülkeleri genişlemişti, iş çoğalmıştı. Bu emirlik biçimi ve idare tarzıyla her yerde gelişmiş bir adalet uygulanması zor olmuştu. Hazreti Ömer, bunu algılıyor ve sıkılıyor ve Allahı’na yalvararak diyordu ki:

Yarap! Ruhumu al! Ömer, bir gün ağlarken sebebi soruldu: “Nasıl ağlamayım ki, Fırat kenarında bir oğlak kaybo karşı karşıya gelmeğe mecbur oldu. Muaviye, Hazreti Ali (Keremallahüveçhe)nin hilâfetini tanımıyor ve aksine onu Osman’ın kanına girmekle suçluyordu. , Görevi, islâm dünyasında Kur’an hükümlerinin uygulanmasım sağlamaktan ibaret olan halife, mızraklarına Kur’an sayfaları geçirilmiş Erneviye ordusunun karşısında muharebeyi kesmeye mecbur oldu. Zorunlu olarak taraflar hakemlerinin vereceği karara uymaya söz verdi.

Muaviye’nin temsilcisi Amr İbnil As ile Hazreti Ali’nin temsilcisi Ebu Mus-el Eş’ari hakemlik anlaşmasını düzenlemek için karşı karşıya geldikleri zaman Hazreti Ali hazır bulunuyordu. (Müminlerin Emîri Ali ile Muaviye arasında hakem anlaşmasıdır) diye yazılan cümleye derhal Muaviye’nin temsilcisi itiraz etti ve dedi ki: (O Müminlerin Emîri kelimesini oradan kaldır. Sen yalnız emrinde bulananların Emîri olabilirsin!

Şam ahalisinin Emîri değilsin.) Hazreti Ali, isminin başındaki sıfatının kaldırılmasına olur verdi. Bundan sonra iki taraf temsilcisinin birbirine karşı kullandığı âdi hiyle, herkesçe bilinir. Bunda muvaffak olan Amr ibnil As, Muaviye’ye hilâfetini müjdeledi. Diğer taraftan Hazreti Ali de hakemlerin hükmüne sadık kalacağına söz verdiği halde biraz tereddütten sonra halifeliği yürütmeye devam etti.

Görülüyor ki, Resülullah’ın vefatından yirmi beş sene kadar az bir zaman sonra islâmiyet dünyası içinde, islâmın en büyük zevatından ikisi karşı karşıya hilafet iddiası ile arkalarından sürükledikleri aynı din ve aynı ırktaki insanları kanlar içinde bırakmakta sakınca görmediler.

En nihayet, hiylesinde muvaffak olanı, sâf ve temiz olanını mağlûp ve çoluk çocuğunu mahvü perişan eyledi. Ve bu suretle hilâfet unvanı altındaki islâm emirliğini yine hilâfet unvanı altında islâm saltanatına dönüştürdü. Emevi sultanlığı, büyük istilâlar yapmakla beraber baştan sona kanlı ve acı olaylarla ancak doksan seneyi doldurabilmiş ve Hicretin 132. senesinde Arap milleti, Emevi sultanlarını başlarından atmış ve yerine başka hamda bir devlet kurmuştur. Bu devlete Abbasi Devleti ve devletin başında bulunan insanlara da halife derlerdi.

Faaliyet merkezi Irak’ta bulunan Abbasi Halifeliği’nin varlığına rağmen Endülüs’te dahi (Resulullah’ın Halifesi) ve (Müminlerin Emîrinin) unvanlarıyla asırlarca saltanat sürmüş hükümdarlar mevcuttu. 43 Sözlerime başlangıç olarak izah etmiştim ki, bundan (1500) sene evvel, yani Peygamberin Hicretinden iki buçuk asır evvel OrtaAsya’da muazzam bir Türkiye Devleti mevcuttu. îslamdan önce mevcut olan bu devletlerin sahibi Türkler, bundan (1000) sene evvel islâmı kabul ettiler.

Evvelâ şarka doğru ülkelerini genişleterek Çin hududuna kadar nüfuzlarını yürüttüler. Abbasi Halifeleri zamanında bu civanmert Türkler, asalet ve kahramanlıkla ün salan Türkler, asker olarak Suriye’ye, Irak’a kadar geldiler.

Abbasi halifelerinin idaresi altında bulunan bu yerlerde nüfuz kazandılar. En yüksek idare ve emri kumanda makamlarına verdiler. Hicrî dördüncü yüzyılda idi ki, Selçuk Hükümeti namı altında muazzam bir Türk devleti teşekkül etti. Bu devletin namı altında faaliyet yürüten Türkler, bir taraftan Kafkasya’ya diğer taraftan güneye Iran ve Irak’a ve Suriye’ye ve batıya, Anadolu’ya nüfuz eyledi. Bağdat’ta oturan Abbasi halifeleri bu muazzam Türk devletinin nüfuz alanına girmişti. Gerçekten de bu Türk devleti beşinci asır ortasında Maveraünnehr ve Harezmi, Şam ve Mısır’ı ve Anadolu kıtasının çoğunu ve birçok ülkeleri zapt ile hududunu Kâşgar’dan ve Seyhun mecrasından Akdeniz’e ve Kızıl Deniz’e ve Umman Denizi’ne kadar genişletti ve Bağdat’ta bulunan Abbasi halifelerini, irade ve idaresi altına aldı,

Bağdat’ta, aynı merkezde Melikşah ‘namında Türk hâkimiyetini temsil eden bir zatla halife namını taşıyan Muktedibillâh yan-yana oturdular ve akraba oldular. Bu durum ve bu manzarayı biraz tahlil etmek isterim: Türk Hakanı ki, muazzam bir Türk Devletinin hâkimiyet ve saltanatını1 temsil ediyor, yanında bir hilâfet makamının ayrıca korunmasında bir zarar görmüyor. Eğer böyle bir sakınca görseydi zaten idaresi altına aldığı makamı.ortadan kaldırmak ve o makama ait sıfat ve yetkiyi kendi makamında birleştirmek mümkündü. Hazreti Selim’in aşağı yukarı beş asır sonra Mısır’da yaptığını eğer isteseydi Melikşah, daha o zaman Bağdat’ta yapjnış olurdu.

Adı anılanın belki yalnız düşündüğü bir şey var idiyse, o da Türkiye Selçuk Devletine daha sadık ve hilafet makamına daha lâyık diğer birinin Hâlife Muktedibillâh’a hedef olmasını sağlamaktı. 44 Gerçekten de Muktedibillâh’ın veliahdı olan oğlunu azil ve onun yerine kendi torununu geçirmek için halifeye baskı yaptı.

Melikşah ölmeseydi bu, böyle olacaktı. Şimdi Efendiler, hilafet makamı saklı olarak onun yanında millî hakimiyet ve saltanat makamı ki, -Türkiye Büyük Millet Meclisi’direlbette yan-yana durur ve elbette Melikşah’ın makamı karşısında âciz ve hiç derecesinde bir makam sahibi olmaktan daha yüce bir tarzda bulunur; çünkü bugünkü Türkiye Devletini temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Çünkü bütün Türkiye halkı, bütün kuvvetiyle o hilafet makamının dayanağı olmayı doğrudan doğruya yalnız vicdanî ve dinî bir görev olarak üstleniyor ve yükümleniyor.

Tarihin irdelenmesi silsilesi üzerinde birkaç adım daha beraber atalım: Bu adımlarımız bizi bugünkü idare şeklimizin ne kadar tabiî, ne kadar zaruri ve Türkiye için ve bütün islâm âlemi için ne kadar yararlı ve yerinde olduğu sonucuna ulaştıracaktır. Efendiler: Orta-Asya’da devlet üstüne devlet teşkil etmiş olan Türkler daha batıda îran Selçukileri ve Anadolu’da da Rum Selçukileri namı altında pek muazzam ve pek medenileşmiş devletler oluşturmuşlardır.

Konya’da hükümet merkezlerini kurmuş olan Rum Selçukileri bildiğiniz üzere (699) senesine kadar varlıklarını koruyorlar. Bilinen İslâm-Türk devlederi faaliyet yürütürken Cengiz Han namındaki cihangir Karakurum’dan çıkarak (559) senesinde hudutlarını Çin denizine, Baltık denizine, Karadeniz’e kadar genişletiyor.

Cengiz’in torunu Hülâgû idi, ki (656) Hicrî senesinde Bağdad’ı zaptederek Abbasî Halifesi Mutasımı idam ediyor bu suretle dünya yüzünde fiilen hilâfete son veriyor. Alemlerin fahrinin (Peygamber) ahrete göçmesinden sonra Resul’ün birinci halifesi Ebubekir, ne dünyayı istemiş, ne de dünya ona yönelmişti. İkinci Halife Hazreti Ömer, toplumdaki varlıkların durdurulamayacağı kanısını hayatında yakinen algılayarak ruhu ızdırap içinde vefat etti.

Hazreti Osman’a gelince: Kaçınılmaz olan üşüşme içinde kanını Allah’ın kitabına akıtarak dünyayı terk eyledi. Hazreti Ali, hilâfeti elinde tutamamak ve Resulün ehli beytinin hukukunu koruyamamak kötü bahtlılığıyla ağlaya ağlaya gitti. 45 Emeviler, doksan seneden fazla hilâfeti muhafaza edemediler. En nihayet hilafet nüfuzunu Bağdat surlarına kapatmaya mecbur olan Abbasi halifelerinin sonuncusu Mutasımı evlât ve ev halkıyla ve sekiz yüz bin kişi Bağdat ahalisiyle beraber Hülâgû’ya kurban verdiler. Abbasî Halifeleri’nin zaafını görmekle (Resulullah’ın halifesi) ve (müminlerin emîri) unvanlarını almış olan hilafet nüfuzları Elhamra sarayının kapısından çıkamamaya mahkûm kalan Endülüs’teki halifelerin de hicrî beşinci yüzyılın başındaki fecî sonu bilinir.

Bağdat’ta Hülâgû’nun yolaçtığı önemli olaylar sonucunda yeryüzü üzerinde halife ve hilâfet makamı yokedilmiş bir hale getiriliyor. Bundan üç sene sonra, yani (659) hicrî tarihinde idi ki, Abbasî halifeleri neslinden Elmustansırbillâh isminde bir zat Hülâgû’dan kurtulup Mısır Hükümetine sığındı ve bu zat Mısır Meliki tarafından halife tanındı. Bundan sonra on yedi zat halife unvanını taşıyarak ve fakat, hiçbir yetkisi, hiçbir etki ve nüfuzu olmayarak doğrudan doğruya Mısır Hükümetinin himayesinde birbirini küçümseyerek hayatlarını sürdürmüşlerdir. Selçukî Devletinin idaresinde genel dağılma olması üzerine Türkler, (699) hicrî tarihinde Selçuk Devleti yerine Osmanlı Devletini canlandırarak kurdular

. Bu devletin ulularından Yavuz Hazretleri (924) hicrî tarihinde Mısır’ı zapteylediği zaman orada idam eylediği Mısır hükümdarından başka, unvanı halife olan bir zat buldu. Halife sıfatının böyle bir âciz kimse tarafından kullanılması islâm âlemi için ayıp olduğuna şüphe etmediğinden o sıfatı Türkiye Devletinin kuvvetine dayandırarak canlandırmak ve yüceltmek üzere aldı.

Efendiler! Osmanlı Devleti ki, (699) da kurulmuştu, hilâfeti aldığı (924) tarihinden ancak elli sene sonrasına kadar cihan tarihinde yükseliş dönemi denilen ve birbiri ardına gelen ve büyük başarılarla dolu aşağı yukarı üç yüzyıllık bir dönem yaşadı… Ondan sonra Efendiler; düşüş başlıyor. Efendiler! Düşüş döneminin her safhası Türkiye Devletinin hudutlarını biraz daha darlaştırıyor, Türk milletinin maddi ve mânevi kuvvetlerini biraz daha fazla sınırlıyor, devletin istiklâlini darbeliyor, arazi servet, nüfus ve millet haysiyeti azamî bir süratle yıkılıp yok oluyor.

Nihayet Ali Osman’ın 36. ve sonuncu padişahı Vahdettin’in saltanat dönemindeTürk milleti, en derin esaret çukurunun önüne getiriliyor. Binlerce seneden beri istiklâl kavramının asıl örneği olan Türk milleti bir tekme ile bu çukurun içine yuvarlanmak isteniyor… Fakat bu tekmeyi vurdurmak için bir hain, bilinçsiz, idraksiz bir hain lâzımdı.

Nasıl ki, kanunen idamı lâzım gelenlerin bile ipini çekmek için insanın yüce vicdan ve kalbinden soyutlanmış bir yaratık aranır. İdam hükmünü verenlerin böyle âdi bir araca ihtiyaçları vardır. O kim olabilir? Türkiye devletinin istiklâline son veren, Türkiye halkının hayatını, namusunu, şerefini yok eden, Türkiye’nin idam kararını ayağa kalkarak ve bütün endamiyle kabul etmeye yatkın kim olabilir? (Vahdettin, Vahdettin! sesleri, gürültüler.) Ne acıdır ki, bu milletin hükümdar diye, sultan diye, padişah diye, halife diye başında bulundurduğu Vahdettin… (Allah kahretsin! sadaları.) Vahdettin, bu alçakça hareketiyle yalnız kendinin lâyık olduğu bir muameleyi kabul etmiş olmaktan başka hiçbir şey yapmış olmadı. Vahdettin, bu hareketiyle kendini öldürdü ve temsil eylediği idare şeklinin silinip gitmesini zorunlu kıldı. Fakat Efendiler; millet hiçbir vakit bu haince hareketin kurbanı olmağa razı olamazdı.

Çünkü millet, görenek gereği başında bulunanın hareketinin özünü kolaylıkla algılayacak yetenek erginliğinde idi. Millet, tarihin açıklığından, yüzyıllardan beri uğradığı felâketlerin sebeplerini bir anda ortadan kaldırabilecek duyarlılık ve uyanışta idi. Millet, şahısların saltanat hırsı, tahakküm hırsı, istila hırsından başlayarak, çıkar ve rahat sağlama ve sefahat ve rezaleti genişletme, savurganlık ve israf gibi hasis amaçlar için araç ve kuvvet olmak yüzünden kendi benliğini unutacak mertebede geçirdiği gafletlerin acı sonuçlarından derhal kurtulabilecek erginlik ve olgunlukta idi. Artık milletin en mâkul ve meşru ve en insani yetkisini kullanmak zamanı geldiğinde tereddüdü kalmamıştı.

Cihan tarihinde bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osman devleti kuran ve bunların hepsini olaylarla tecrübe eyleyen Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında bir devlet kurarak bütün felâketlerin karşısında yaratılıştan sahip olduğu yetenek ve kudretle mevki kazandı (şiddetli alkışlar.) Millet, geleceğini doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat ve hâkimiyeti 47 bir şahısta değil, bütün bireyleri tarafından seçilmiş vekillerinden oluşan yüce bir Mecliste temsil etti. İşte o Meclis, yüce Meclisinizdir; Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.

Ve bu hâkimiyet makamının hükümetine, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti derler. Bundan başka bir saltanat makamı, bundan başka bir hükümet heyeti yoktur ve olamaz. Kendine hilâfeti yakıştıran bu şahsî mevki harap olunca hilâfet makamı ne olacaktır? suali hatıra gelir. Efendiler! Abbasî halifeleri devrinde Bağdat’ta ve ondan sonra Mısır’da hilâfet makamının, yüzyıllar boyu saltanat makamiyle yan yana ve fakat ayrı ayrı bulunduğunu gördük. Bugün dahi saltanat ve hâkimiyet makamiyle hilâfet makamının yan yana bulunabilmesi en tabiî hallerdendir. Şu farkla ki, Bağdat’ta ve Mısır’da saltanat makamında bir şahıs oturuyordu. Türkiye’de o makamda asıl olan milletin kendisi oturuyor. Hilâfet makamında dahi Bağdat ve Mısır’da olduğu gibi kudretsiz veya sığınmacı bir aciz şahıs değil, dayanağı Türkiye Devleti plan bir yüce şahıs oturacaktır.

Bu suretle bir taraftan Türkiye halkı çağdaş bir medenileşmiş devlet halinde her gün daha dayanıklı olacak, her gün daha mesut ve refah içinde olacak, her gün daha çok insanlığını ve benliğini anlayacak, şahısların hıyaneti tehlikesine kendisini mâruz bulundurmayacak ve diğer taraftan hilâfet makamı da, bütün islâm âleminin ruh ve vicdanının ve imanının bağlantı noktası, islâm kalbinin ferahlamasına neden olabilecek bir değer ve yücelikte görünecektir. Efendiler! Türkiye Devletinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükümeti kavramlarının millet ve memleketimiz için ne kadar kuvvet ve esenliğe ulaşma saadeti vâdettiğini açıklamaya lüzum göremem. Üç senelik fiilî tecrübeler ve bunun mesut semereleri yeterli fikir ve kanaat verebilir inancındayım. Bundan sonra hilâfet makamının dahi Türkiye Devleti için ve bütün islâm âlemi için ne kadar verimli olacağını da gelecek bütün açıklığıyla gösterecektir (İnşaallah sesleri). ‘ Türk ve Islam-Türkiye Devleti iki saadetin görünme ve belirmesine kaynak ve köken olmakla dünyanın en bahtiyar bir devleti olacaktır (İnşaallah sesleri). Bu sunuşlar ve açıklamama son vermek için yüce heyetinize şunu arzedeyim ki, bütün arkadaşlarımın söz konusu olan meselenin esasında tamamen birleşmiş ve ittifak etmiş olduğunu, büyük bir vicdan kanaatiyle ve fikrî muhakeme ile beraber olduğunu görüyorum. Bu hal milletimizin cidden teşekkürünü gerektiren bir haldir. Yüksek heyetinizin sonsuz takdir ve kutlamaları gerektiren bir hakkıdır. Deminden ayrıntılı bir önerge okunmuştu, şimdi okunan bir iki önerge daha var. Her üçünün içeriği, arzettiğim gibi esas noktalarda, birdir. Dolayısıyla, yapılacak şey bu üçünü daha belirgin ve daha güzel bir tarzda tesbit etmek ve yüksek heyetinizin kesin oyunu alarak bir an evvel ilân etmek ve bu sayede bütün düşmanlarımızın aleyhimizde aldığı tedbirlere engel olmaktır (şiddetli alkışlar).

1 Kasım 1922 ASD, c.I, s.2

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun