Atatürk ve Din (6)

Nihayet 324’te tekrar Hürriyetin ilanını istedik, meşrutiyet istedik, millî hakimiyetimizin gerçekleşmesini istedik, Sultan Hamit derhal bu kitabı bize gösterdi: “Pekâlâ bu kitabı mı istiyorsunuz! Maksadınız bu kitap mıdır? Alınız verdim!” dedi. Millet ve onun vekilleri bu kitaba  dayanarak İstanbul’da toplandı. Çok geçmeden Efendiler, 31 Mart Vakası çıktı. Ben de 31 Mart Vakası’nda İstanbul’a giren Hareket Ordusunun yanında ve belki başında bulunanlardan biriyim. O zavallı millet vekillerinin Ayastafonos’ta, şurada burada felakete uğramış bir halde çırpındıklarını kendi gözümle görmüş bir adamım. Nihayet içeriye girdik. Birçok kanlar akıttık, birçok insanlar astık: “İlle dedik, bu kitabı tatbik edeceksiniz”. Derhal: “Pekâlâ tatbik edelim!” cevabını aldık. Ne oldu, Efendiler! Onu mütaakıp, Sultan Hamid’in indirilmesinden sonra Sultan Reşat tahta çıktı.

1 Aralık 1921 ASD, c.I, s.206-207.

Biz ve bütün İslam âlemi için yüce ve kutsal ve manevi bir bağlantı noktası olan Hilafet makamı bile, bütün İslam âlemiyle beraber bizim milletimiz tarafından belki daha kuvvetli, derin duygularla yüce ve kutsaldır. Ancak Efendiler! Bu yüksek makamın kutsallığını saygıyla kutsamış olmakla beraber bu makamda oturacak kişiyi, hiçbir zaman efendi yapmak söz konusu değilir; Muhammed’in parlak şeriatıyla uzlaştırmak mümkün değildir. (Seydülkavmi hadimihüm) buyurmuşlardır. Millete Efendilik yoktur. Hizmet vardır.

1 Aralık 1921 ASD, c.I, s.201.

Efendiler, Panislamizmi ben şöyle anlıyorum: Bizim milletimiz ve onu temsil eden Hükümetimiz, elbette dünya yüzünde var olan bütün dindaşlarımızın, mesut ve refah içinde olmasını isteriz. (…) Bütün İslamiyete mensup insanlığın, İslam âleminin refah ve mutluluğu, kendi refah ve mutluluğumuz gibi değerlidir!

Fakat Efendiler! Bu toplumun büyük bir imparatorluk, maddi bir imparatorluk halinde, bir noktadan idaresini düşünmek istiyorsak, bu bir hayaldir! Bilime, mantığa, fenne aykırı bir şeydir! Efendiler dikkat buyurunuz ve bir tarihî hakikat, bir fennî hakikat ve bilim olarak her zaman hatırda tutunuz ki, bir siyasî cismin, sınırını geçemeyeceği bir kuvvet hedefi vardır! Nasıl ki bir insanın iyi bir biçimde oluşumu için birtakım mantıklı tabiî yollar vardır. Eğer bu çizgide tabiata aykırılık olursa, eğer insanlığın oluşumunda, çizgiye tecavüz edilmesi söz konusu olursa, o zaman karşınızda ya sıfıra inmiş bir cüce ya da dev gibi bir şey görürsünüz! İnsanın oluşumu için böyle olduğu gibi, insanlardan oluşmuş toplumlarda da, bu kural sürecektir ve geçerlidir.

Afrikalar, Suriyeler, Iraklar, Makedonyalar, Bulgaristan, Sırbistan vb…

Bütün bu çevre, bu geniş çevre içinde; iklimi çeşitli ve orada yaşayan halkın kökeni çeşitli, her şey çeşitli olduktan sonra, bunların toplamını bir imparatorluk altında bulundurmak ve yaşatmak mümkün müydü?

Biz Panislamizm yapmadık. Belki “yapıyoruz, yapacağız” dedik. Düşmanlar da, “yaptırmamak için bir an önce öldürelim!” dediler. Panturanizm yapmadık! “Yaparız, yapıyoruz dedik, yapacağız dedik” ve yine “öldürelim” dediler.

Biz böyle, yapmadığımız ve yapamadığımız kavramlar üzerinde koşarak, düşmanlarımızın sayısını ve üzerimizdeki baskılarını çoğaltmaktansa, tabiî sınırlara, meşru sınırlara dönelim.

1 Aralık 1921 ASD, c.I, s.200-201.

Hoca efendi, memleket harp ediyor, bağımsızlığını ve varlığını kurtarmaya çalışıyor. Böyle önemli zamanlarda, Arap dili ile vakit geçirmek, bu gürbüz Türk çocuklarını cephelerden alıkoyarak, bu karanlık odalara tıkmak günahtır. Bir dil, bu türlü karanlık odalar içinde öğrenilemez. Dil öğrenmek daha çok bir ortam meselesidir. Akşehir, bir Anadolu, bir Türk kasabasıdır. Burada Arapça konuşan kimse yoktur. Onun için, burada öğrenmeye lüzum da yoktur. Çünkü bugün Arapça, artık bilim ve fen dili değildir. Bir memlekette Arapça bilen uzmanlar yetiştirmek, memleket ihtiyacı için yeterlidir. Eğer amaç böyle bir dil uzmanı yetiştirmekse iki tane genç, öğrenim için Mısır’a gönderilir. Cami-ül-ezher midir, nedir, orada birkaç sene öğrenim yaptırılır, ortam da Arapça olduğu için, bu gençler, Arap dilini bu şekilde kolayca ve daha düzenli olarak öğrenmiş olurlar. Memlekete, yabancı bir dil uzmanı olarak gelirler.

 1921 Aktaran: Asım Us, Gördüklerim, Duyduklarım, Duygularım, s. 98-99.

Efendiler, camilerin kutsal kürsüleri, halkın ruhanî, ahlakî gıdalarına, en yüce, en verimli kaynaklardır. Dolayısıyla, camilerin ve mescitlerin kürsülerinden, halkı aydınlatacak, ona yol gösterecek kıymetli hutbelerin içeriğine, halkça öğrenme imkânını sağlamak, en önemli görüştür (Şiddetli alkışlar, bravo sesleri). Kürsülerden halkın anlayabileceği bir dille ruhuna ve beynine seslenildiğinde, İslam topluluğunun vücudu canlanır, beyni temizlenir, inancı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur. Fakat buna göre, hutbe okuma şerefine erenlerin sahip olmaları gereken bilimsel nitelikler, değerli özellikler ve dünyanın durumunu anlamaları çok önem taşımaktadır.

 1 Mart 1922 ASD, c.I, s.231-232.

Efendiler; İstanbul/ Cenabı Peygamber’in bizzat ilgi gösterdiği, Ebaeyyubülensarî Halit Hazretlerinin, on dört yüzyıldan beri şehit olarak gömüldüğü yeri, manevi idaresi altında tuttuğu bir şehirdir. Beş yüzyıl süreyle Türkiye’nin hükümet merkebi olmuş bir şehirdir (yine olacaktır sesleri). Milletimiz, gönülleri fetheden bu şehirde, beş yüzyıl hilafetin yüce katını korumaktadır.

 1 Mart 1922 ASD, c.I, s.237.

 

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun