Atatürk Ve Din (18)

En sonu Karma Komisyon Başkanından söz aldım. Önümüzdeki sıranın üstünp çıktım. Yüksek sesle şunları söyledim: “Efendim dedim, egemenliği hiç kimse, hiç kimseye, bilim gereğidir diye, görüşmeyle tartışmayla veremez. Egemenlik, güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğullan, zorla Türk ulusunun egemenliğine ve saltanatına el koymuşlardı. Bu zorbalıklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk ulusu bu saldırganlara, artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini ve saltanatını kendi eline eylemli olarak almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan, ulusa saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Sorun zaten gerçekleşmiş bir olayı yasayla saptamaktan başka bir şey değildir. Bu, ne olursa olsun yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım ki uygun olur. Yoksa, yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır; ama, belki birtakım kafalar kesilecektir. İşin bilimsel yönüne gelince, hoca efendilerin üzülmelerine ve kaygılanmalarına hiç yer yoktur. Bu konuda bilimsel açıklamalarda bulunayım.” dedim ve uzun uzadıya birtakım açıklamalar yaptım. Bunun üzerine, Ankara milletvekillerinden Hoca Mustafa Efendi: “Bağışlayınız efendim; biz sorunu başka bakımdan ele almıştık; açıklamalarınızdan aydınlandık” dedi. Sorun, Karma Komisyonca bir çözüme bağlanmıştı.

15-20 Ekim 1927 Nutuk-Söylev, c.II, s.921.

Saygıdeğer baylar, kaçan halife, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce halifelikten çıkarıldı; yerine, sonuncu halife olan Abdülmecit Efendi seçildi.

Meclisçe yeni halife seçilmeden önce, seçilecek kişinin de padişahlık tutku ve savına kapılarak herhangi bir yabancı devlete sığınmasını önlemek gerekiyordu. Bunun için İstanbul’daki görevlimiz Refet Paşa’ya, Abdülmecit Efendi ile görüşmesini; dahası, elinden, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin halifelik ve padişahlık üzerine aldığı kararı tümüyle kabul ettiğini bildirir bir de belge alarak göndermesini yazdım. Bu yazdıklarım yapılmıştır.

18 Kasım 1922 günü İstanbul’da Refet Paşa’ya bir kapalı tel ile verdiğim yönergede/ae, başlıca şu noktaları yazmıştım: “Abdülmecit Efendi, Müslümanların Halifesi sanını kullanacaktır. Bu sana, başka san ve söz eklenmeyecektir. Müslümanlık dünyasına duyurulmak üzere düzenleyeceği bir bildiriyi sizin aracılığınızla önce bize, şifre ile bildirecektir. Onaylandıktan sonra yine şifre ile ve sizin aracılığınızla kendisine bildirilecek, ondan sonra yayımlanacaktır. Bu bildiri başlıca şunlan kapsayacaktır:

  1. a) Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kendisini halifeliğe seçmesinden ötürü sevindiği açıkça belirtilecektir.
  2. b) Vahdettin Efendi’nin yaptıkları bir bir sayılarak kınanacaktır.
  3. c) Anayasanın ilk on maddesinin kapsamı uygun bir yolla açıklanarak ve önemli yerleri olduğu gibi alınarak, Türkiye Devleti’nin, Büyük Millet Meclisi’nin ve Hükümetinin kendine özgü nitelikleri ile yönetim biçiminin Türkiye halkı ve bütün Müslümanlık dünyası için en yararlı ve en uygun olduğu belirtilip saptanacaktır.

ç) Türkiye ulusal halk hükümetinin geçmişte gördüğü işler ve değerli çalışmaları övücü bir dille anılacaktır. d) îşbu bildiride, yukarıda sözü edilenlerden başka, siyasal sayılabilecek bir görüş ve düşünceye yer verilmeyecektir. 19 Kasım 1922 günlü açık bir telyazısı ile de Abdülmecit Efendi’ye: “Türkiye Devleti egemenliğinin sınırsız ve koşulsuz olarak ulusta bulunduğunu saptayan Anayasa gereğince yürütme erki ve yasama yetkisi kendisinde belirmiş ve toplanmış bulunan, ulusun biricik ve gerçek temsilcilerinden kurulmuş Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1 Kasım 1922’de oybirliği ile kabul ettiği gerekçe ve ilkelere göre, yüce Meclisçe 18 Kasım 1922 günü yapılan oturumunda halifeliğe seçilmiş olduğunu” bildirdim. (Belge: 265) 19 Kasım 1922 günlü bir şifre telle Refet Paşa, çektiğimiz tellere yanıt veriyordu.

Abdülmecit Efendi: “İmzasının üstünde, Müslümanların Halifesi ve Mekke ile Medine’nin Kulu sanını koyabileceği; cuma selamlığında halifelere özgü kaftan giyebileceği ve Fatih’inkine benzer bir sarık takınabileceği ve bunun uygun olacağı” düşüncesini ileri sürmüş. Müslümanlık dünyasına yayımlayacağı bildiride ise, Vahdettin Efendi için bir şey söylemek konusunda özür dilemiş; ayrıca bildiri İstanbul gazetelerinde yayımlanırken Türkçesi ile birlikte bir de Arapça çevirisinin yayımlatılması görüşünü ileri sürmüş, (belge: 266) Refet Paşa’ya makine başında 20 Kasım 1922 günü verdiğim yanıtta, “Müslümanların Halifesi” sanı ile birlikte “Kutsal Mekke ile Medine’nin Kulu” deyiminin de kullanılmasını onayladım; ama cuma töreninde Fatih’in kılığına girmesini doğal bulmadım.

Redingot ya da İstanbulin giyebileceğini, askeri üniforma giymesinin elbette söz konusu olamayacağını bildirdim. Yayımlanacak bildiride Vahdettin’in adı anılmaksızın eski halifenin manevi kişiliğinin ve zamanında düşülen kötü durumun söz konusu edilmesi gerektiğini bildirdim. Refet Paşa’dan 20 Kasım 1922’de aldığım şifre bir telin birinci maddesinde şöyle deniliyordu: “Abdülmecit Efendi’nin 19 Kasım 1922 günlü yazısının altında Peygamberin Halifesi ve Kutsal Mekke ile Medine’nin Kulu sanının altında Abdülaziz Han Oğlu Abdülmecit imzası kullanılmıştır.” 100 Mecliste sorunu çok ağır ve önemli sayanlar vardı. Özellikle hoca efendiler, kendi uzmanlıkları ile ilgili bir konu bulduklarından çok dikkatli ve uyanık idiler. Bir halife kaçmış…

 

Onu halifelikten çıkarmak, yenisini seçmek… Sonra yenisini İstanbul’da bırakmayıp Ankara’ya getirmek. .. Ulusun ve devletin yakından başına geçirmek… Kısacası, halifenin kaçması yüzünden Türkiye’de, bütün Müslümanlık dünyasında kargaşa çıkmış ya da çıkacakmış… Onun için önlemler alınmalı imiş… yollu düşünceler, kaygılar ileri sürülüyordu. Konuşanların kimisi de halife olacak kişinin niteliğinin ve yetkisinin ne olacağını saptamak gereğinden söz ediyordu. Ben de görüşmelere ve tartışmalara katıldım. Söylediklerimin çoğu, ileri sürülen düşüncelere yanıt niteliğinde idi. Söylediklerimin ana çizgileri şu cümlelerde idi. “Söz kontisu sorun çok tartışılıp irdelenebilir. Ama tartışma ve irdelemelerde ne denli ileri gidersek, sorunu çözmekte o denli güçlüğe uğrar ve gecikiriz. Yalnız şu noktaya dikkati çekerim: Bu Meclis Türkiye halkının Meclisidir. Bu Meclisin niteliği ve yetkisi yalnız ve ancak Türkiye halfanın ve Türk yurdunun varlığı ve alın yazısı ile ilgilidir ve ancak ona etki yapabilir.

Meclisimiz, kendi kendine bütün Müslümanlık dünyasına etkin bir güç edinemez baylar! Türk ulusu ve onun temsilcilerinden kurulmuş olan Meclisimiz kendi varlığını, halife sanını taşıyan ya da taşıyacak olan bir kişinin eline veremez ve vermeyecektir baylar! Bundan dolayı Müslümanlık dünyasında kargaşa varmış ya da olacakmış; bunların hepsi anlamsız ve yalan sözlerdir. Kim söylemişse yalan söylemiştir, yalan söylüyor.” Bu sözümü kabul etmeyen bir kişiye yanıt, verdim, açıktan açığa dedim ki: -Sen yalan söyleyebilirsin, bu yaratılıştasın! Baylar, gürültüye yer olmadığını açıkladıktan sonra dedim ki: “Bizim dünya gözündeki en büyük gücümüz ve erkimiz, yeni durumumuz ve niteliğimizdir. Halife tutsak olabilir. Halife adını taşıyanlar yabancılara sığınabilirler. Düşmanlar ve halifeler el ele verip her şeyi yapmaya girişebilirler. Ama yeni Türkiye’nin yönetim biçimini, siyasasını, gücünü kesinlikle sarsamazlar. Türkiye halkının sınırsız ve koşulsuz olarak egemenliğini elinde tuttuğunu bir kez daha ve kesinlikle söylüyorum.

Egemenlik, hiçbir  anlamda, hiçbir biçimde, hiçbir renk ve belirtide ortaklık kabul etmez. Sanı ister halife olsun, ne olursa olsun, hiç kimse bu ulusun alın yazısında ona ortak çıkamaz. Ulus, buna, kesinlikle göz yumamaz. Bunu önerecek hiçbir milletvekili bulunamaz. Bunun için, kaçak halifeyi halifelikten çıkarmakta, yenisini seçmekte ve bu konu ile ilgili bütün işlemlerde, söylediğim görüşlere uymak zorunludur. Başka türlü hiçbir şey yapılamaz.” 15-20 Ekim 1927 Nutuk-Söylev, c.II, s.925-933.

 

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun