Atatürk Ve Din (13)

Hepiniz bilirsiniz ki Cenab-ı Peygamber, toplumların hükümlerini bildirmeye memur olduğu tarihte, çevre ülkelerde çeşitli kavimler vardı. İslâm dinini bütün insanlığa kabul ettirmek için, Allah yolunda karşılık beklemeden kılıç çeken Arap mücahitleri, yüzyıllarca yüksek uygarlıklar yaşamış, milli geçmişlerine ve geleneklerine sahip birçok kavimleri; Türkler, Iraniler, Mısırlılar, Bizanslılar gibi kavimleri, az zamanda İslamiyet dairesine aldılar. Yine fennen, ilmen, maddeten görüyorsunuz ki, herhangi bir kavim yeni bir şekil alınca, devleti bütün esaslarıyla kabul etmekte, sindirmekte zorluğa düşüyor. Daima uzun bir geçmişin kendi varlığında yaşadığını görüyor. Daima yüzyıllık uygarlığının kendi, toplumsal bünyesinde tekrar ettirdiği alışkanlıklara bağlı kalıyor ve böyle, her yeni bir şey alan kavimlerde, yeniyle eskinin birbirine karıştığını, yeni şeyin esaslarıyla kendinde var olan eski esasların iç içe geçtiğini görüyoruz. Bu tabiî kanun, Islamı kabul eden milletlerde de aynen görüldü. İslam dininin açıkladığı, çok yüce, çok değerli hakikatlerini bu milletler, olduğu gibi almamakta inat ettiler. Islamiyetin ilk parlak devirlerinde, geçmişin ürünü olan yanlış âdetler, bir zaman için kendini göstermeye ve yerine getirmeye gücü olamamışsa da, biraz sonra, Islami hakikatlere tutunmaktan, İslami esaslara göre hareket etmekten çok, geçmişin mirası olan âdet ve alışkanlıkları dine karıştırmaya başlamışlardır.

İslami kavimlerin içinde bizim milletimiz olan Türkler, milli gelenekleri ve görenekleri açısından yanlış şeylere sahip değillerdi. Türk toplumsal geleneklerinin pek çoğu, İslami hakikatlere uygun ve yakındı. Lakin Türkler, bulundukları alan, yaşadıkları bölge açısından; bir taraftan İran ve diğer taraftan Arap ve Bizans milletleriyle temas halindeydiler. Şüphe yok ki, temasların milletler üzerinde etkisi görülür. Türklerin temas etiği milletlerin o zamanki uygarlıkları ise çürümeye başlamıştı. Türkler bu milletlerin yanlış âdetlerinden, kötü yanlarından etkilenmekten kendilerini koruyamamışlârdır. Bu durum, kendilerinde karışıklığa, bilim dışı, insanî olmayan anlayışlara yol açmaktan uzak kalmamıştır. İşte, sessizliğimizin belli başlı sebeplerinden birini bu nokta oluşturuyor.

 20 Mart 1923 /45D, c.II, s.138-139.

Yine biliyorsunuz ki, İslam âlemine dahil toplumlar ile Hıristiyan âlemi kitleleri arasında birbirini affı olanaksız gören bir düşmanlık mevcuttur. İslâmlar Hıristiyanların, Hıristiyanlar İslâmların sonsuz düşmanları oldular. Birbirlerine kâfir, bağnaz gözüyle baktılar. İki dünya birbiriyle yüzyıllardan beri bu bağnazlık ve düşmanlıkla yaşadı. Bu düşmanlığın sonucudur ki, İslâm âlemi, Batının, her yüzyıl yeni bir şekil ve renk alan ilerlemesinden uzak kalmıştı. Çünkü İslâm topluluğu, ilerlemeye küçümseyerek, nefretle bakıyordu; aynı zamanda iki kitle arasında uzun yüzyıllardır devam eden düşmanlığın zorlamasıyla, İslâm âlemi, silahını bir an elinden bırakmamak mecburiyetinde bulunuyordu. İşte bu, sürekli silahla uğraşma ve düşmanlık duygusuyla Batının yeniliklerine yüz çevirmek, çöküşümüzün sebep ve etkenlerinden diğer önemli bir sebebini oluşturur.

20 Mart 1923 ASD, c.II, s. 139-140.

Bizim milletimiz, milliyetini anlamazdan gelmenin çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çeşitli kavimler, hep milli inançlara sarılarak, milliyet ülküsünün kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu, sopayla içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimizin zayıfladığı anda bizi aşağıladılar ve hor gördüler. Anladık ki, kabahatimiz, kendimizi unutmakhğımızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, evyela bizim kendi benliğimize ve milliyetimize, bu hürmeti fikren, fiilen, bütün iş ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki, milli benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır. Milli varlığımıza düşman olanlarla dost olmayalım. Böylelerine karşı, bir Türk şairinin dediği gibi, (Karşı duvardaki levhayı işaret ederek) Türk’üm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi diyelim. Düşmanlarımıza bu hakikati ifade ettiğimiz gün; kanaatimize, ülkümüze, geleceğimize yan bakan her bireyi düşman olarak gördüğümüz gün; milli benliğe uzanacak her eli şiddetle kırdığımız, milletin önüne dikilecek her engeli derhal devirdiğimiz gün; hakikî kurtuluşa ulaşacağız. , ‘ .

 20 Mart 1923 ASD, c.ll, s. 143

Her şeyden, evvel şunu, en ilkel bir dinî hakikat olarak bilelim ki, bizim dinimizde bir özel sınıf yoktur. Ruhbaniyeti reddeden bu din, tekel kabul etmez. Mesela ulema; herhalde aydınlatma görevi ulemaya ait olmadıktan başka, dinimiz de bunu kesinlikle yasaklar. O halde biz diyemeyiz ki, bizde bir özel sınıf vardır; diğerleri dinen aydınlatma hakkından yoksundur. Böyle anlarsak kabahat bizde, bizim cahilliğimizdedir. Hoca olmak için, yani dini hakikatleri halka öğretmek için, mutlaka ilmiye kisvesi şart değildir. Bizim yüce dinimiz her erkek ve kadın müslümana kamu araştırmasını farz kılıyor ve her erkek ve kadın müslüman, toplumu aydınlatmakla yükümlüdür. Efendiler, bir fikri daha düzeltmek isterim. Milletimizin içinde hakikî ulema, ulemamız içinde de milletimizin hakkıyla övünebileceği bilginlerimiz vardır. Fakat bunlara karşılık, ilmî kılık altında, bilim hakikatinden uzak, bilimi yeterince öğrenmemiş, bilim yolunda gerektiği kadar ilerleyememiş hoca kıyafetli cahiller de vardır. Bunların ikisini birbirine karıştırmamalıyız.

Seyahatlerimde, birçok hakikî aydın ulemamızla temas ettim. Onları, en yeni bilimsel eğitimi almış, sanki Avrupa’da öğrenim görmüş bir düzeyde gördüm. İslami ruha ve hakikatlerine vakıf olan ulemamızın hepsi bu olgunluk düzeyindedir. Şüphesiz ki, bu gibi ulemamızın karşısında inançsız ve hain ulema da vardır, lakin bunları onlarla karıştırmak doğru olmaz.

 20 Mart 1923 ASD, c.II, s. 144

Bütün zorba hükümdarlar hep dini alet edindiler; ihtiras ve zorbalıklarına destek bulmak için hep ulema sınıfına başvurdular. Hakikî ulema, dini bütün bilginler, hiçbir vakit bü zorba taç sahiplerine başeğmediler. Onların emirlerini dinlemediler, tehditlerinden korkmadılar. Bu gibi ulema, kamçılar altında dövüldü, memleketlerinden sürüldü, zindanlarda çürütüldü, darağaçlannda asıldı. Lakin onlar, yine o hükümdarların keyfine dini alet yapmadılar. Fakat hakikat halde bilgin olmamakla beraber, sırf o kılıkta oldukları için bilgin sanılan, çıkarına düşkün, hırslı ve imansız birtakım hocalar da vardı. Hükümdarlar, işte bunları ele aldılar ve “işte bunlar dine uygundur” diye fetvalar verdiler. Gerektiğinde yanlış hadisler bile uydurmaktan çekinmediler. İşte o tarihten beri saltanat tahtında oturan, saraylarda yaşayan, kendilerine halife namı veren zorba hükümdarlar, bu gibi hoca kıyafetli arsızlara iltifat ettiler ve onları korudular. Hakikî ye imanlı ulema, her vakit ve her devirde onların nefretini topladı. Üç buçuk dört sene evveline kadar yaşayan Osmanlı hükümdarları da, aynı şeyi yapmışlar, aynı hilelerden yararlanmışlardı. Osmanlı tarihinden bu konuda uzun misaller söylenmesine gerek yok, son Osmanlı hükümdarı Vahdettin’in hareketleri gözünüzün önündedir. Onun emliyledir ki, bile bile ölüme götürülen milleti kurtarmak isteyenler, isyancı ilân edildi.

Onun emriyle, millet ve vatanı kurtarmak için kan döken aziz ordumuzun, başkaldıranlar sürüsü olduğuna dair fetvalar veren ulema kıyafetli kimseler çıktı. Onlar, bu fetvaları, Yunan uçaklarıyla ordumuzun içine atıyorlardı. İşte bu noktada, soruyu soran arkadaşımıza yerden göğe kadar hak veririm. Ulema içinde böyle hainleri koruyan, kötü hareketlerini şeHata uyduran, din görüntüsü ve şeriat sözleriyle milleti ayağa kaldıran ve aldatan bilginlerin -onlar için bu deyimi kullanmak istememböyle kötülüğe alet olan insanların yüzündendir ki, dört halifeden sonra, din daima siyasetin aracı, çıkarın aracı, zorbalığın aracı yapıldı. Bu hal, Osmanlı tarihinde böyleydi. Abbasiler, Emeviler zamanında böyleydi. Ancak şurayı dikkatinize sunarım ki, böyle adi ve alçak hilelerle hükümdarlık yapan halifeler ve onlara dini alet yapmaya tenezzül eden sahte ve imansız bilginler, tarihte daima rezîl olmuşlar, küçük düşürülmüşler ve daima cezalarını görmüşlerdir. Abbasi halifelerinin sonuncusu, biliyorsunuz ki bir Türk tarafından parçalanmıştı. Dini, kendi ihtiraslarına alet yapan hükümdarlar ve onlara yol gösteren hoca adlı hainlerin sonu, hep böyle olmuştur. Böyle yapan halifelerin ve ulemanın arzularında başarılı olamadıklarını, tarih bize sonsuz örneklerle açıklamakta ve kahıtlamaktadır. Artık bu milletin ne öyle hükümdarlar, ne öyle bilginler görmeye tahammülü ve imkânı yoktur. Artık kimse, öyle hoca kıyafetli sahte bilginlerin yalanına önem verecek değildir. En cahil olanlar bile o gibi adamların niteliğini pekâlâ anlamaktadır. Fakat bu konuda tam bir güven sahibi olmaklığımız için; bu uyanışı, bu uyanıklılığı, onlara karşı bu nefreti, hakikî kurtuluş ânına kadar bütün kuvvetiyle hatta artan bir azimle korumalı ve sürdürmeliyiz. Eğer onlara karşı benim şahsımdan bir şey anlamak isterseniz, derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. Onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim şahsi imanıma değil, yalnız benim amacıma değil, o adım benim milletimin hayatıyla ilgili, o adım milletimin hayatına karşı bir kasıt, o adım milletimin kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle aynı görüşte olan arkadaşlarımın yapacağı şey, mutlaka ve mutlaka o adımı atanı tepelemektir. Şüphe yok ki arkadaşlar, millet birçok fedakârlık, birçok kan pahasına, en sonunda elde ettiği hayatının ilkelerine kimseyi tecavüz ettirmeyecektir; bugünkü hükümetin, meclisin, kanunların, anayasanın nitelik ve felsefesi hep bundan ibarettir.

Sizlere bunun da üstünde bir söz söyleyeyim. Diyelim ki, eğer bunu sağlayacak kanunlar olmasa, bunu sağlayacak meclis olmasa, öyle olumsuz adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, yine tepeler ve yine öldürürüm.

 20 Mart 1923 “Konya Gençleriyle Konuşma”, ASD, c.II, s. 145-146.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun