Atatürk Ve Din (11)

İslam toplumunun düştüğü zulüm ve yoksulluğun elbette birçok nedenleri vardır. İslam âlemi, dini hakikatler çerçevesinde Allahın emrini yapmış olsaydı, böyle bir sonla karşılaşmazdı. Allahın emri çok çalışmaktır. İtiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de, onlardan çok çalışmak zorundayız. Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre, bilim ve fen ve uygarlığın yarattığı her şeyden sonuha kadar yararlanmak zorunludur. Hepimiz itiraf etmek zorundayız ki, bu konudaki hatalarımız çok büyüktür.

5 Şubat 1923 ASD, c.II, s.91-92.

Bizim dinimiz, milletimize, değersiz, uyuşuk vi ezilen olmayı önermez. Tersine, Allah da Peygamber de, insanların ve milletlerin, değer ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor.

 5 Şubat 1923 ASD, c.II, s,92.

Ey Millet, Allah birdir. Şanı büyüktür. Allahın selameti, bağışlayıcılığı ve iyiliği üzerinizde olsun. Peygamberimiz efendimiz hazretleri, cenabı hak tarafından insanlara dinî hakikatleri bildirmeye memur ve elçi olmuştur. Anayasası, hepimizce bilinmektedir ki, Kur’anı azimüşandaki dogmalardır. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. Eksiksiz dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate bütünüyle uyuyor.

Eğer akla, mantığa ve hakikate uymamış olsaydı, bununla, diğer tanrısal tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü bütün evren kanunlarını yapan cenabı haktır. Arkadaşlar; Cenabı Peygamber çalışmasında iki eve, iki haneye sahip bulunuyordu. Biri kendi hanesi, diğeri Allah’ın evi idi.

Millet işlerini, Allah’ın evinde yapardı. Hazreti Peygamberin kutsal yoluyla yetinerek, bu dakikada milletimize; milletimizin hal ve geleceğine ilişkin konulan görüşmek amacıyla bu kutsal evde, Allah’ın huzurunda bulunuyoruz. Beni bu mutluluğa eriştiren Balıkesir’in dindar ve kahraman  insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesileyle büyük bir sevaba erişeceğimi ümit ediyorum. Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır.

Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lâzım geldiğini düşünmek, yani konuşmak için yapılmışür. Millet işlerinde her bireyin, zihni başlı başına faaliyette bulunmak gereklidir. îşte biz de burada, din ve dünya için, geleceğimiz ve bağımsızlığımız için, özellikle egemenliğimiz için, neler düşündüğümüzü meydana koyalım.

Ben yalmz kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerinizi anlamak istiyorum. Milli emeller, milli irade, yalnız bir kişinin düşünmesinden değil, bütün millet bireylerinin arzularının, emellerinin toplamından ibarettir. Dolayısıyla, benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim. Hutbeler hakkında getirilen sorudan anlıyorum ki, bugünkü hutbelerin tarzı, milletimizin düşünce, duygular ve diliyle ve uygarlık ihtiyaçlarıyla uyumlu görülmemektedir. Efendiler, hutbe demek insanlara seslenmek, yani söz söylemek demektir.

Hutbenin anlamı budur. Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve anlamlar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi okuyan hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber, saadet zamanlarında, hutbeyi kendisi söylerlerdi. Gerek Peygamber efendimiz ve gerek Hulefayı Raşidinin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin gerek Hulefayı Raşidinin söylediği şeyler, o günün meseleleridir, o günün askerî, idarî, malî ve siyasî, toplumsal konulandır. Ìslam topluluğu çoğalmaya ve Ìslam ülkesi genişlemeye başlayınca, Cenabı Peygamberin ve Hulefayı Raşidinin hutbeyi her yerde, bizzat kendilerinin söylemelerine imkân kalmadığından, halka söylemek istedikleri şeyleri bildirmeye birtakım kimseleri görevlendirmişlerdir. Bunlar herhalde en büyük reislerdi.

Onlar camii şerifte ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve yol göstermek için ne söylemek gerekirse söylerlerdi. Bu tarzın devam edebilmesi için bir şart lazımdı. O da milletin reisi olan kişinin halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması! Halkı genel durumdan haberdar etmek son dereçede önem taşımaktadır.

Çünkü her şey açık söylendiği zaman halkın beyni, faaliyet haline geçecek, iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek, şunun veya bunun arkâsından gitmeyecektir.

Ancak, millete ait olan işleri milletten gizli ettiler. Hutbelerin, halkın anlayamayacağı bir dilde olması ve onların da bugünün gereklerine ve ihtiyaçlarımıza değinmemesi, Halife ve Padişah adını taşıyan zorbaların arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi. Hutbeden amaç, halkın aydınlatılması ve halka yol gösterilmesidir, başka şey değildir.

Yüz, iki yüz, hatta bin sene evvelki hutbeleri okumak, insanları cehalet ve gaflet içinde bırakmak demektir. Hutbe verenlerin herhalde insanların kullandığı dille görüşmesi gerekin Geçen sene Millet Meclisi’nde söylediğim bir nutukta demiştim ki, “minberler halkın beyinleri vicdanları için bir bereket kaynağı, bir ışık kaynağı olmuştur.”

Böyle olabilmek için minberlerden yansıyacak sözlerin bilinmesi ve anlaşılması ve fennin ve bilimin hakikatlerine uygun olması lazımdır. Hutbe veren yüce insanların siyasal, toplumsal ve uygarlık durumunu her gün izlemeleri zorunludur. Bunlar bilinmediği takdirde, halka yanlış telkinler verilmiş olur.

Dolayısıyla, hutbeler bütünüyle Türkçe ve zamanın gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır. Halifeye, yalnız Türkiye devleti adı ve hesabına özel kanunla verilmiş olduğundan başka bir hak ve yetki verilmek gerekirse, milletin egemenliği kayıtlanmış ve sonuç olarak bü egemenlik bölünmüş olur ki, bu, eski durumun geri gelmesinden başka bir şey olamaz.

7 Şubat 1923 ASD, c.II, s.96.

 

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun