Atatürk Milliyetçiliğini Anladığım An

Bu yaz Yunanistan’a, hani denizleri aşıp, yakıp yıkarak Anadolu içlerine kadar ilerleyen ancak; haklı ve onurlu bir savaşla atalarımızın denize döktüğü Yunanlıların memleketine, arabayla kısa bir tatil yaptık. Güvenle girdik sınırdan, heyecanla ilerliyorduk. Gözlerimiz, sanki bizim memleketi bizi gördü yollarda. Sahi geçmiş miydik İpsala’dan. Toprağı, taşları, denizi, ağaçları ve insanları ne kadar da benziyordu bize. Sahi neydi, bunların alıp veremediği?

Derken, tatilin ilk günü arabamız arızalandı ve yolda kaldık. Kısa bir durum muhakemesinden sonra, yola ve tatile devam kararı aldık. Taksiyle Selanik’e ulaşıp, araba kiralamaya karar verdik. Ertesi sabah, araba kiralama ofisine gittik. Masada oturan genç bir çalışanla kısa bir selamlaşmadan sonra, İngilizce konuşarak bir hafta araba kiralamak isteğimizi iletirken, geriye kalan aile üyeleri olarak biz de kendi aramızda Türkçe konuşmaya devam ettik. Çalışan gencin sevimli yüzü, Türk olduğumuzu anlayıp kendi patronunun da Türk olduğunu söylerken, adeta gururlu gülücüklere boğuldu. Resmi bir alışveriş havasında başlayan diyaloğumuz birden ahbap ilişkisine döndü. Derken; koltuk değnekleriyle kara yağız bir delikanlı kapıda görünür görünmez bizim sevimli çalışan, ona Türk olduğumuzu kendi dilinde sanki müjdeledi. Oradaki patron, bunu duyar duymaz ki bu arada, biz de onunla Türkçe konuşmaya başlamıştık. Sanki, arabası bozulan biz değil de onların kardeşlerinden biriydi. Patron, Hataylı idi ve Rum kökenli Türk vatandaşı idi. Atalarının da yaşadığı yüzlerce yıllık vatanını Hatay’ı, bırakmak zorunda kaldığını üzülerek ifade etti. Hatay, eski Hatay değildi. Kısa bir muhabbetten sonra, bozulan arabamıza baktırabileceğini, dönüşte çekici konusunda her konuda yardımcı olabileceğini söyleyerek, bütün endişelerimize çare olacak yolu göstererek, yaşadığımız tatsızlığı adeta üzerimizden aldı.

Türkiye topraklarından gelen Rum kökenli bu memleketlim, kendini Türk hissederek yaşamıştı ve atalarının kendisine bıraktığı vatanını terk etmek zorunda kalmıştı.

O dakikalarda Atatürk milliyetçiliğinin anlamını ve bizim için yarattığı “Türk” tanımını daha iyi anlamıştım. Onun ışığıyla yoluna devam edenlerin ırk, din, mezhep farklılıklarını yok sayıp nasıl birlik ve beraberlik içinde yaşadıklarını anladım.

Çünkü, dünyada hiç kimsenin anasını ve vatanını seçme şansı yoktu. Böyle bir şansı olmadığı gibi hiç kimse de anasından ve vatanından dolayı suçlanamazdı. Ancak ve ancak, onurlu ve özgür bir yaşam mücadelesi vermek insanın kendi elindeydi. İnsan olma onurunu yakalama, hak mücadelesi verme ve haklı mücadele etme şansı da. Diğer yandan “ana”, “vatan” veya “ata” öyle değerlerdi ki bireyin, toplumun, milletin ve hatta insanlığın gururu ve mirası olabilirdi. Ne mutlu ki atalarımızın onurlu ve haklı bir mücadele sonunda bize vatan yaptığı Türkiye’miz, gurur duyabileceğimiz atalarımız, tarihimiz ve Atatürk’ümüz var.

İnsanların, sadece atalarından kendilerine devredilen etnik ve dini özellikleri değil; akıllarını kullanarak “ülke sevgisi”, “birlikte yaşama” gibi, kendi tercihlerine bağlı kimliklerine sahip olmaları daha insanca bir durumdu.

Bulunduğumuz coğrafyada asırlardır süren din, mezhep çatışmalarından Türkiye Cumhuriyeti devletinin eşit bir yurttaşı olarak büyük ölçüde uzak kalabildiysek bunu; Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” özdeyişine borçluyduk.

Yunanistan’daki Rum kökenli “Türk” memleketlim, yüzlerce yıldır yaşadığı topraklarda mutlu olsaydı, vatanını terk etmek zorunda kalır mıydı? Sahi, mutluluk neydi? Türkiye toprakları, ona mutluluk verememiş miydi? Ne bekliyordu ki? Biliyorum ki onun da beklentisi sizin, benim beklentim gibi devletine güven duymaktı, güvenli ve adaletli bir ülke, çalıştığının karşılığını alabilmek, hak ve hukukunun korunması idi.
Tıpkı, diğer insanlar gibi.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun