Anton Çehov

Dünyaca ünlü Rus hikâye ve tiyatro yazarı Anton Çehov, bundan tam 116 yıl önce bugün, 2 Temmuz 1904 günü öldü.
Ölümünün yüz on altıncı yıl dönümünde Anton Çehov’u size kısaca tanıtmak istedim.

Anton Çehov, 29 Ocak 1860 günü Rusya’nın Taganrog kentinde doğdu.
Babasının küçük bir manav dükkanı vardı. Hepsi çok yetenekli altı çocuklu ailenin üçüncü çocuğuydu.
Kardeşlerinden ikisi yazar oldular. Kardeşlerinden bir diğeri de sanatçı ve çok ünlü bir öğretmendi. Ailenin tek kızı ise çok yetenekli bir artistti.
Anton Çehov sonraları, kardeşlerinin üstün yetenekli oluşunu şöyle açıklamıştı:

“Biz yeteneklerimizi babamızdan, duygularımızı ise annemizden almışız.”

Anton Çehov 16 yaşındayken babası iflas etti. Yakın çevresine de çok borçlanmıştı. Alacaklıların yargıya başvuracaklarını öğrenen baba, Anton Çehov dışında aileyi alarak Moskova’ya kaçtı.
Çehov, liseyi Taganrog’da bitirdikten sonra Moskova’ya gitti, ailesiyle buluştu.
Moskova Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi, 1884’de tıp doktoru olarak çıktı.
Çehov, öğrencilik yıllarda güldürü-eleştiri türünde kısa hikayeler yazmaya başlamıştı. Bu hikayeler yerel gazetelerde yayınlanıyor, az da olsa Çehov’a bir gelir sağlıyordu. Çehov eline geçen parayı ailesine veriyordu.

1892 yılında Çehov, Moskova yakınlarında küçük bir çiftlik satın aldı. Yedi yıl bu çiftlikte yaşadı. Doktorluk yapıyor, yöre halkı ile, özellikle de çocuklarla yakından ilgileniyordu. Yoksul köylüleri ücretsiz muayene ve tedavi ediyordu.
Çok ünlü hikayelerinin birçoğunu Çehov, bu çiftlikte yazmıştı.

Çehov, hikayelerinin yanı sıra tiyatro oyunları da yazdı. Her biri çok ünlü olan bu tiyatro oyunlarının başlıcaları şunlardır:
İvanov, Martı, Vanya Dayı, Üç Kızkardeş, Vişne Bahçesi, Kuğunun Şarkısı, Ayı, Evlenme Teklifi, Düğün, Tütünün Zararları.

Çehov’un tiyatro oyunları yalız Rusya’da değil; Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da, Polonya’da, Japonya’da ve Çin’de de sahnelendi. Günümüzde de Çehov’un tiyatro oyunları dünyanın her yanında sahneye konulmaktadır. Türk tiyatrosu da Çehov’un oyunlarını sürekli olarak sahnelemektedir.

Çehov, üniversite yıllarında tüberküloza, yani vereme yakalandı.
Hastalığı giderek kötü yönde ilerledi. Doktorların iklim değişikliği önermesi üzerine çiftliğini satıp Karadeniz kıyısında bir sahil kenti olan Yalta’ya taşındı.
Yatla’da ünlü Rus yazarı Maksim Gorki ile tanıştı.
Maksim Gorki, Çehov’a gönderdiği bir mektupta şöyle diyordu:

“Gençliğimden beri size karşı duyduğum çok samimi ve çok derin sevgiyi açıkça ilan ediyorum. Olağanüstü yeteneğinize duyduğum hayranlığı ifade etmem gerekiyor.”

Çehov ve Gorki sık sık mektuplaştılar. Gorki, Çehov’dan çok şey öğrendi.
Dönemin Rus Çar’ı, devrimci faaliyetleri nedeniyle Maksim Gorki’nin Rusya Akademisi’ne seçilmesini geçersiz sayınca, protesto olarak, Anton Çehov da Akademi’den istifa etti.

Çehov’un hastalığı ilerledi, durumu ağırlaştı.
Tedavi amacıyla, eşiyle birlikte; ılıman iklimi, ılık kaynak suları, çok iyi korunmuş Roma hamamları ile ünlü Almanya’nın Badenweiller kentine gitti.
Biraz olsun iyileşiyor gibi görünürken durumu birden ağırlaştı ve 1904 yılınnın 2 Temmuz gecesi öldü. Henüz 44 yaşındaydı.
Çehov’un son anlarını doktoru şöyle anlattı:

“Ölmek üzereydi, ama çok sakindi. Tıpkı bir kahraman gibi son dakikaya kadar saygın duruşunu yitirmedi. Beni çok sakin karşıladı ve şunları söyledi: ‘Doktor, kısa süre sonra öleceğim.’

Anton Çehov’un tabutu Moskova’ya getirildi ve 9 Temmuz 1904 günü Novodeviçi Mezarlığı’na gömüldü.
Dünyaca ünlü Rus sanatçılarından Nikolay Gogol, Fiyador Şalyapin ve Dimitri Şostakoviç de burada gömülüdür.
Büyük Türk şairi Nâzım Hikmet de bu mezarlıkta yatmaktadır…

Değerli Dostlar,
Anton Çehov, Sovyet Devrimi öncesi Çarlık Rus İmparatorluğu döneminin yazarıdır.
Çarlık Rus Devleti 1547 yılında kuruldu. 1721 yılından sonra Rus İmparatorluğu adını alarak sürdü ve 1922’de yıkılıp tarihe karıştı.
Öyleyse biz, Rus İmparatorluğu’nun 1547-1920 sürecinde yani 375 yıl sürmüş olduğunu söyleyebiliriz.
Şimdi sizlere, 600 yıl sürmüş Osmanlı İmparatorluğu ile 375 yıl sürmüş Rus İmparatorluğu’nun sadece bir açıdan karşılaştıracağım.

Rus İmparatorluğu, dünya fen bilimlerine büyük katkıları olan şu ünlü bilim insanlarını yetştirmiştir:
Dimitri MENDELEYEV, Aleksandr POPOV, İvan PAVLOV (Nobel Ödüllü), İlya MEÇNİKOV /Nobel Ödüllü), Pavel ÇERNEKOV (Nobel Ödüllü)), Lev LANDALI (Nobel Ödüllü), Nikolay BASOV (Nobel Ödüllü), Aleksandr PROHOROV (Nobel Ödüllü), Leonid KANTOROVİÇ (Nobel Ödüllü), Andrey SAHAROV (Nobel Ödüllü), Mikail LOMONOSOV, Nikolay LOBAÇEVSKİ, Pafnuh ÇEBİŞEV, Sofya KOVOLEVSKAYA, Aleksandr STOLETOV, Aleksandr BUTLEROV, Sergey BOTKİN, Nikolay PİRAGOV, Aleksandr MOJAİSKİL, Nikolay JİGOSKİL…

Değerli Dostlar,
Şimdi birlikte şu sorunun cevabını arayalım:
600 yıl süren Osmanlı İmparatorluğu, dünya fen bilimlerine katkıda bulunacak bilim adamı yetiştirmiş midir?
Ben cevabımı vereyim: Kocaman bir HAYIR!

Değerli Dostlar,
Rus İmparatorluğu, dünya edebiyatına şu yazarları kazandırmıştır;
Aleksandr PUŞKİN, Nikolay GOGOL, Fiyador DOSTOYEVSKİ, Lev TOLSTOY, Anton ÇEHOV, Maksim GORKİ, Boris PASTERNAK, Vladimir MAYAKOVSKİ…

Yine soralım:
Osmanlı İmparatorluğu dünya edebiyatına katkıda bulunacak bir yazar yetiştirmiş midir?
Cevabım yine kocaman bir HAYIR, olacaktır.

Değerli Dostlar,
Rus İmparatorluğu’nda dünya müzik yaşamına büyük katkılarda bulunan şu çok ünlü müzisyenler yetişmiştir:
Piyotir İlyiç ÇAYKOVSKİ, Sergey RAHMANİNOV, İgor STRAVİNSKİ, Dimitri ŞOSTAKOVİÇ, Aleksandr BORODİN, Rimski KORSAKOV, Sergey PROKOFİYEV.

Bir kez daha soralım:
Osmanlı İmparatorluğu’nda dünya müziğine katkıda bulunabilecek bir müzisyen yetişmiş midir?
Ben cevabımı yazayım: Çalgı çalmanın, türkü söylemenin “haram” ve “günah” sayıldığı topraklarda müzik adamı yetişebilir miydi?

Değerli Dostlar,
Rus İmparatorluğu resim dünyasına şu ünlü ressamları yetiştirdi:
Anastasya İLİNA, Karl BRİYULLOV, İvan AYVAZOSKİ, Vasili VEREŞÇAGIN, İlya REPİN, Mikhail VRUBEL, İsak LEVİTAN, Valentin SEROV, Boris KUSTODİYEV, Kuzma Petrov VODKİN…

Sormama gerek yok, ama yine de sorayım:
Osmanlı İmparatorluğu’nda resim dünyasına katkıda bulunabilecek bir ressam yetişmiş midir?
Osmanlı’da resim yapmak, haram ve günahların en büyüğü idi! Resim yapan, Allah’a “şirk koşmakla” yani Allah’la ortak olmaya kalkışmakla suçlanıyordu! İslam’da en büyük suç, “şirk koşmaktır”, asla bağışlanmaz!
Böyle bir ortamda ressam yetişebilir miydi?

Değerli Dostlar,
Ülke yöneticileri, eğitimsiz ve mesleksiz bırakılmış insanlarımıza sürekli olarak “Kılıç-Kalkan-Viyana Kapıları” masalları anlatarak bir Osmanlı Sevgisi yaratmağa çalışmaktadırlar.
Onlara, Osmanlı ile ilgi gerçekleri anlatmak bizlerin görevi değil mi?

Yılmaz Dikbaş
2 Temmuz 2020, Perşembe
0532 233 31 52

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun