‘AHLAK’ İyi İnsan Olmak İçin Şart Mıdır?…

Ahlaklı olmak, iyi insan olmak için şart mıdır?…
Hepimizin dünyanın en kabül görür bayrağı gibi aklımızın gönderine çektiğimiz soyut bir edilgenlik. Ahlak kimine göre istenilen şeyi, kimine göre, izafileştirilen bana göre kalıbının içine konarak isteğe ve çıkara göre şekillendirilen mitomanik ruh halinin eseridir.

Aslında ahlak dinsel kültürel evrime göre şekillenen soyut bir olgudur. Çin’deki ahlak başkadır, Kanada’daki ahlak başkadır. Türkiye’deki ahlakla Rusya’da ahlak da aynı değildir. Demek ki ahlak hümanizm gibi evrensel değildir. Ahlakı sorgularken neye göre sorguladığımızı da bilmemiz gerekir.
Sonuçta anladık ki ahlak izafi olduğu kadar dinsel terminolojilerin içinden çıkmış bir kavram. Peki bunun genel geçer bütün toplumlar tarafından benimsenebilecek bir tanımı yok mu. Var tabii. Genel geçer küçük itirazlar dışında kabul gören tanım ise şöyle; Ahlak; iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan hayrı, şerden ayırt edebilme, kişi/lerin hakkına, hukukuna, sınırına el/dil uzatmayan vicdan sahibi olma yetisi…

Bu tanım Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin “Eline, beline, diline sahip ol.” düsturuna ne kadar benziyor değil mi.

Bir konferansta aldığım bir notu paylaşayım sizinle o zamanlar çok hoşuma gitmişti. Profesör Doktor Ahmet İnam hocamdan not almıştım şöyle diyordu İnam;
İnsan hayatının bir değer olduğunu ve değerlerle yaşadığımızı belirten  görünmezlik durumundan yola çıkarak “Ahlak aynı zamanda değerleri yaşamaktır. Görünmediğiniz halde ahlaksızlık yapmıyorsanız ahlaklısınızdır. Korkudan dolayı ahlaklı olmak ahlaklılık değildir. Ahlaklı davranmak mükafat ya da cezadan dolayı olmamalıdır.” diye konuşmuştu.
Evet gerçekten de çaldığınız bilinmiyorsa hırsız sayılamayacağınız saçmalığı gibi bir şey. Bir erkek karısı yanında yokken ahlaklıysa ahlaklıdır (Namus konusunda) ya da tersi bir kadın kocası yanındaymış gibi ahlaklı olması gibi. Buradan şu çıkarılmamalı. Kocasından ya da karısından korkarak ahlaklı olunmak değil.
Yakalanmayacağımızı bilsek çalarız, çapkınlık yaparız gibi baskılanmış ahlak da ahlak değildir. Korktuğunuz için ahlaklıysanız tam ahlaklaksızsınız demektir. Çünkü ahlak dinsel bir terim olmakla birlikte modern sosyoloji içinde de kendine hareket alanı bulabilen bir kavramdır. Burada niyet önemlidir. Adamın çalmaya veya çapkınlık yapmaya niyeti vardır ama korkuyordur. İşte bu tam ahlaksızlıktır.

Dinin tam içindeki ahlakı ele almıyorum. Çünkü uhrevi konulara girmiyorum. Dili çok olanın gözü (görürü) az olur sözündeki gibi din konusu hiç perakende olmayan bir konu. Biriyle din konuşabilmem için o kişinin felsefe, materyalizm, idealizm, dinler çıkışı ve tarihi, stoizm, teozofi, felsefenin temel ilkeleri vb konularda fikir sahibi olduğundan emin olmam gerekir. Yoksa kör döğüşü gözü açık kadının önünde biter misali girmem.
Şimdi sosyolojik araştırmalardan derlediğim konuyla ilgili birkaç anekdot. Felsefeye göre ve fiozoflara göre ahlak nasıl bir kavram.
Tabii o dönemlerde din ya da dinler küçük küçük filizlenen yapılanmalardır. Bu kadar çok taraftarı yoktu. Filozoflarda aşağıdaki görüşlerini M.Ö 50-100. yıllarda açıklamışlardır. Sizler muhakeme güncellemesi yaparak sonuca ulaşabilirsiniz.

Filozoflara göre Ahlak’ın kaynağı

“Ahlâk problemi, insanlık tarihi boyunca, felsefenin hem teorik, hem pratik konuları arasında yer almıştır. Ya da ahlâk problemini hem teorik, hem de pratik bir konu olarak değerlendiren filozoflar vardır. Başka bir ifadeyle de ahlâk probleminin, teorik yanı da vardır, pratik tarafı da denilebilir. Mesela, ahlak felsefesinin ilk üstatlarından Platon‘a göre, ahlâk problemi, bilgi teorisinin üzerine bina edilir. O bilgi ile erdem arasında yakın bir bağ kurarak, idealist bir ahlâk teorisi geliştirir. Diğer yandan öğrencisi Aristoteles, ahlakı teorik ve pratik yönleriyle ele alma konusunda daha ayrıntılı fikirler üretir. Aristo kendisine sadece iyiyi ve erdemi amaç edinen düşünme erdemleri ile iyiyi pratik davranışlar bakımından inceleyen karakter erdemlerini birbirinden ayırır.
Hangi tarafından bakılırsa bakılsın ahlâk, felsefenin temel problemlerinden birisi olmaktadır. Teorik açıdan insanın kendi kendisiyle hesaplaşmasını sağlayan vicdan, ahlâk felsefesinin çözülemeyen problemlerinden birisi olmaya devam etmektedir. Birçok insanın karşı karşıya kaldığı bir şaşırıp kalma haline neden olan “vicdanın sesi” denen şey nedir? Hiçbir belli neden olmaksızın mesela, (Sokrates’i ölüme gitmeye yönelten) o vicdan (daimon) nedir? Bu sorular hep var olmaya devam etmektedir. Fakat toplumun tek tek insanlara yüklediği bu davranışların iyi ya da kötü olarak belirlenmesi, gerçekten de doğru ve geçerli bir hüküm olabilir mi? İnsanların çoğunluğu bu soruları sormaksızın toplumun istediği davranışları iyi; istemediği davranışları da kötü olarak benimser ve bunları uygulamaya çalışır. Filozoflar ise bilgi, varlık ve estetik yargılarda olduğu gibi, bu konuda da aklın kılavuzluğuna başvururlar. Aklın açık-seçik ve tutarlı olarak aydınlatmadığı bir yargıyı hemen doğru olarak kabul etmezler. İşte filozoflara göre ahlak olgusu hakkında da özellikle bazı soruların cevabını verdikten sonra, onun hakkında daha doğru bir hüküm verebilir.

Filozofların Ahlak prensiplerini anlamak ve açıklamak amacıyla sordukları belli başlı sorular ise şunlardır:

1- Toplum otoritesinin kaynağı nedir? Toplum otoritesi apriorik (deneyden önce) bir zorunluluk mudur; yoksa sonradan bazı toplumsal grupların ya da kişilerin çıkarları için teşekkül etmiş sun’i bir teşekkül müdür? Toplumun belirlediği iyi ve kötü yargıları insanın daha özgür kılınmasını mı, yoksa özgürlüğünün elinden alınmasını mı sonuç verir?
2- Bütün insanların ittifak edip, onaylayabilecekleri ortak davranış tarzları var mıdır? Yoksa kişiden kişiye, toplumdan topluma değişen relatif bir durumdan mı söz edilebilir?
3- İnsanın her zaman ve mekanda değişmeden kalan insani bir özü var mıdır? Yani ortak bir insan tabiatından söz edilebilir mi? Eğer böyle ise, insanın bu tabiatı ahlaklı bir varlık olmasına elverişli midir? Ya da insanın tabiatı bencil mi, yoksa toplumsal mıdır?
4- İnsan davranışlarında hür müdür, yani insanın hür bir iradesi var mıdır? Yoksa insan belli duygu ve tabiat ilkeleri tarafından sınırlandırılmış mıdır?
5- Davranışlarımızı belirleyen ahlâk prensipleri ile düşünce ile bilgi arasında bir ilişki var mıdır? Varsa bu ilişkide hangisi önce gelir. Ahlaki davranışlarımız ve eylemlerimiz bilgi ile temellendirilebilir mi? (Dranaz, 1972, 103)
6- İyilik ve kötülük kavramları hakkında ortaya atılan; iyilik ve kötülük bir davranışın ya da varlığın özünde var olan bir özellik midir; yoksa bir eylemi veya varlığı biz iyi ya da kötü olarak nitelendirdiğimiz için mi öyledirler?
İşte bu sorular ve daha bir çoğu düşünce tarihinde ün yapmış filozoflar tarafından kendi kendine sorulmaktadır.
Şimdi bu soruları bir kenara koyarak, felsefe tarihine bir göz gezdirilecek olursa, ahlak hakkında ilk olarak Sokrates ve onun öğrencisi Platon’un düşünceleri ile karşılaşılır. Hatta Sokrates’in bütün mücadelesinin merkezinde, bir ahlak ilkesi olarak doğruluk ve erdem üzere yaşamak olduğu görülür. Sokrates’in sofistlerle kendisini ölüme kadar sürükleyen tartışmalarının temelinde bir ahlak ilkesi uğruna savaşması yatmaktadır. Öğrencisi Platon ise onun hayatını feda ettiği bu ilkeleri sürdürebilmek ve geleceğe taşıyabilmek için, en ince ayrıntısına varıncaya kadar yazıya döker. Sokrates‘in sürekli tekrar ettiği “Ey insan kendini bil!” sözü insanın kendini tanımasının önemini anlatır. Buradan anlaşıldığına göre, her şeyin esas ölçüsü, insanın tabiatıdır denilebilir.
İşte Platon da hocasından esinlenerek, ahlâk felsefesini temellendirebilmek için, diyaloglarında belirli bir “insan tabiatı” üzerinde durmaktadır. Ona göre insan tabiatı potansiyel olarak ideal olana, yani “idealar alemine” yönelmiştir. İnsanın dünyadaki eylemlerinin hedefi bu doğrultuda “kendini gerçekleştirmesi”dir. İnsan için en yüksek iyi, kendi özüne, kendi tabiatına uygun olana ulaşmaktır. Ona göre insanın ahlâkî olarak en son yüksek hedefi ideaların bilgisi ile ulaşabileceği erdemdir. Bu erdemin bilgisine ulaşabilen kişi, aynı zamanda mutluluğa ulaşır: Ona göre “Kim erdemli ve adil ise, mutludur. Adil olmadan mutlu olunamaz.” (Platon, Gorgias Diyaloğu)

Şimdi ahlakın iyi insan olmak için şart olup olmadığına bakalım.
İyi insan olmak için ahlaklı olmak şart mıdır. Okuyan herkesin koro halinde elbette evet dediğini duyar gibiyim. İyi insan olmak için ahlaklı olmak şart değildir. Dedik ya ahlak dinler terminolojisinden doğmuştur. Ticari ahlaktan söz edilebilir mi edilemez. Çünkü ticarette ahlak olmaz. Ya ne olur ticaret etiği olur. Mesela, ticaretin fıkıh dışında dinle bağlantısı var mıdır. Yoktur. Bir Ateist iyi bir adam olabilir mi. Olabilir.

Peki iyi adam kimdir? Nasıl biridir ona bakalım.
İyi adam; Kimseye zararı olmayan adamdır. Birine zarar vermemek de iyilik yapmaktır. Yardımcı olan, bir şeylerini paylaşan, vb adam ise hayır sever, iyilikseverdir. Demek ki bir ateist de iyi adam olabilir.

İyi adam olmanın bilgiyle doğrudan orantısı var mı. Var. Kişi ne kadar bilgiliyse o kadar farkındalığı gelişmiş ve birilerine yardımcı olması gerektiğini görmüş, bazı şeylere müdahele etmesi gerektiğini fark etmiş ve gerekeni yapan biri olur. İyilik de zaman göreceliliğine girebilecek bir durum. Herkes her an iyi olmaz. Olamaz. Ruh hali ve bedensel ihtiyaç ve istekler iyiliği erteleyebilir. Bir katil, yaralı bir köpeğe yardım ettiğin de de o an için iyi adam olabilir. Yani iyiliğin sürdürülmesi zorunlu bir durumu yoktur.

İyi adam, ahlaklı adam kavramlarının ayrışmasını gördükten sonra şunu soralım; modern çağda yanıltarak menfaat temin etme, aklını çalma, kişiyi istediği gibi düşünmeye sevk etme, yönlendirme (Algı ve zihin değiştirme operasyonları) durumları neyle ilgilidir. Tabii ki etikle. Bakın ahlak demiyorum. Burada dinsel bir fenomen yok. Vicdan vb yok. Sadece etiksel değerler değiştirilerek insanların yönetilmesi var. Yani zorlama yok. O kişi de biraz bilgili ve kültürlü olsaydı algıya maruz kalmayabilirdi. Bunlar kanuni konular.

Ahlakı tartışırken sosyolojik bir olgu olan töreyi atlayamayız. Aile bir töre geleneğidir. Edilgen bir kültüre dayanır. Bunu Karıcığım Sevgilim Olur musun kitabımda uzun uzun anlattım. Töre sosyal yaşantı düzenleyicisi olduğu kadar özgürlükleri ve sınırları da belirleyebilen bir olgudur. Yani kanunu bile içine almaya çalışan zaman zaman da başarılı olan gerçek, modern standart yaşamın üstünde bir kamburdur. Bu yüzden bu gerici derebeylik döneminden kalma sistemin içinde ölen, yiten canlar ve mülklerin hesabı yoktur…
Ahlakın dinlerin içinden çıktığını söyledik, ama Alman düşünür Immanuel Kant; Kant’ın ahlakın dinin dışında tutulması gerektiğini ve tartışmanın da ona göre yapılması gerektiği belirtiyor. Bizim Gündem Arşivi’nde yazmamızın nedeni de zaten fikirleri ortaya koyup insanları düşünmeye ve tercihe yönlendirmek değil midir. Buyrun Kant ne diyor okuyun.
“Bu filozof aynı zamanda Batı felsefe tarihinde Descartes’ten sonra en etkili olan filozoflardan birisidir: Alman düşünür Immanuel Kant. Kant’ın ahlakın mahiyeti ile ilgili düşünceleri, diğer mutluluk ahlakı düşüncelerinden ve Descartes’in fikirlerinden çok farklıdır. Ona göre ahlakının mahiyetini anlayabilmek için, Descartes’in yaptığı gibi, dinden yola çıkılmamalıdır. Çünkü din bir inanç alanıdır; bilgi alanı değil. Bu nedenle ahlakın mahiyetini gösterebilmek için, önce insanın ahlak bilincinden ve genel geçer bir ahlak kanunundan hareket etmek gerekir. Böylece “en yüksek iyiyi” amaç edinen bir ahlak metafiziğinin ve bir bilim olarak metafiziğin nasıl mümkün olabileceğini göstermeye çalışır. Kant’ın kurduğu bu sisteme bir “ahlak teolojisi” de denilebilir. (Aydın, 1991, 3)
Kant etik alanında genel geçer ve zorunlu bir bilginin yani bir kanunun olduğunu savunur. Bu kanunun adı “ahlak kanunu”dur. “İyi”nin ve “iyiyi isteme”nin kurallarını belirleyen de bu kanundur. Başka bir ifade ile “neyin iyi olduğu”na ancak bu kanuna göre karar verebiliriz. Bu kanun olmadan, yani bir maksim-ölçü olmadan, neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verilemez. Bir istek, “iyi” olduğu için kanuna uygun değil, kanuna uygun olduğu için, “iyi”dir. İşte Kant’a göre etik, insan özgürlüğünü konu edinen bu kanunu bulmaya çalışan bilgi dalıdır.
Kant böylece, insan özgürlüğü ile ahlaklılık arasında sıkı bir bağ kurmaktadır. Ona göre özgür bir isteme ile ahlak kanunları çerçevesindeki bir istek aynı şeydir. Kant ahlak kanununu “kesin bir emir” olarak şu şekilde ortaya koyar: “Ancak aynı zamanda genel bir kanun olmasını isteyebileceğin öznel-enfüsi bir ilkeye göre hareket et. İnsanın hareketinin arkasında yatan isteğinin öznel ilkesi ancak böyle bir nitelikte ise, o hareket ahlaklı ve özgür bir eylemdir. İnsanın hem bir sorumluluk sahibi ve aynı zamanda da özgür bir varlık olmasını sağlayan onun “akıl sahibi” bir varlık olmasıdır.”
Kant sosyolojik bir konu olan; doğru davranış kalıplarını da içeren adab-ı muaşereti o dönem ahlak tartışması olarak almış, saygı duyarım.

Biz iyi insan mı olalım ahlaklı insan mı olalım sorusunu, herkes kendisine çıkarım yapsın. Bana sorarsanız hayatta adil olun yeter. Adaletli olan insan zaten hem iyi, hem ahlaklıdır.

Evet sevgili okuyucular, bu ve başka konularda sorularınız, eklentileriniz, çıkarımlarınız olursa dursunuzun33@hotmail.com adresine yazabilirsiniz. Kim bilir belki bir gün bu ve benzeri konuları bir konferans veya panel de de yüz yüze tartışabiliriz. Sağlıklı ve esen kalınız. En derin hürmetlerimle efendim.
Dursun Uzun / Gazeteci/ Yazar / Danışman

2 thoughts on “‘AHLAK’ İyi İnsan Olmak İçin Şart Mıdır?…

    1. Değerli Dursun Bey’den izin almalıyım, izin vermezse paylaşımınızı kaldırmanızı arz etmeliyim. Buyurun siz de aramıza katılın efendim, çok mutlu olurum kabul görürseniz. Aydınlık yarınlara…

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun