Adaletin Kabili Tatbik Zan Olunması

Adaletli olmak!..

İnsanın varlık sahasında tecelli etmesine muhtaç kaldığı yegane olgu. Ne ilginçtir ki, adaletin yokluğundan dem vuran insan, sıra kendisine geldiğinde adil olmayı pek kolay unutuyor. Hadisenin bu yönü, bilinen tarihin başlangıcından bu yana değişmeyen bir hastalık. Hastalığın kaynağı, sefil ve aciz olan bir güdü, yani bencillik. Sanıyorum ki bencillik için söylenmiş en güzide ifadelerden bir tanesini İvan Sergeyeviç Turgenyev dile getirmiştir. Turgenyev, insanlığın kapılmış olduğu bu sefil yara için şöyle bir ifade de bulunur, “Bencil insan, tek başına kalmış meyvesiz bir ağaç gibi kurur gider.” İnsan tabiatı gereği, cinsinin varlığına ve yardımına ihtiyaç duyar. Hali hazırda bulunan toplumlar, bu ihtiyacın şekil almış haline denir. Uzun bir zamandan bu yana toplum içerisindeki insan ilişkileri maalesef ki örnek teşkil etmez. Eski çağlardan bu yana süre gelen bazı insan davranışları, zaman içerisinde değişip, gelişmiş veya isim değiştirmiş bir biçimde karşımıza çıkar, yani bilahare tekerrür eder.

Adalet nedir? Nasıl tesis edilmelidir? Adaletin ölçüsü nasıl belirlenir veya belirlenmelidir? Çağlardan bu yana ölçünün hududu, ilahi yasalar veya beşeri kurallar tarafından tayin edilmeye çalışılmış, insan hak ve hukukunun bu çerçevede belirlenmesine gayret gösterilmiştir. Fakat nihayetinde hadisenin baş rolü insan olduğundan dolayı uygulama aşamasında pek çok kez başarı elde edilememiştir. Velhasıl; tarlalarda büyüdük bir tutam buğday ile avutulduk sözü, bu hadisenin ifade edilmesinde önemli bir paya sahiptir.

İnsan daima, varlık sahasında ki en tehlikeli yaratık olmuştur. Günümüzde insana ev sahipliği yapmakta olan yeryüzü, türlü insani hadiseler ile olumsuz yönde etkilenmekte, var olan dengesini ve düzenini korumakta yetersiz kalmaktadır. Meydana gelen küresel ısınmalar, insanlığın yapmış ve yapmakta olduğu hadiselerin bir sonucu değil mi? İnsan yaşamı boyunca dili ile karşı çıktığı birçok hadisenin mimarlığını eli ile yapmıştır veya yapmaktadır. Kuzey yarım kürede yaşamakta olan insanlar arasında ferahlık, bolluk ve tokluk hissi varlığını sürdürürken, güney yarım kürede insanlar bir parça ekmek için kıyasıya mücadele etmektedirler. Şunu unutmamak gerekir ki, zenginliğin bedelini fakirler ödemek zorundadır. Yardıma muhtaç bir insan gördüğümüz zaman, o insana acır, elimizden gelen bir kaç hayrı yapmakta bir sakınca görmeyiz, fakat o insan ile ilgilenmek, problemlerine çözüm önerileri aramak, bu durumun olumlu nihayete ermesi için bir şeyler yapmakta aklımızdan geçmez.

Cenab Şahabeddin’in şu sözü oldukça manidar ve fazlasıyla düşündürücüdür. Kendisi şöyle bir ifade de bulunur: “Genellikle dayak atana kızar, dayak yiyene acırız. Bu ikisinden birinin yerinde olsaydık, acaba hangisini tercih ederdik?” Sahiden insan hangisini tercih edecektir? Bu sualin cevabını vermek pek çok insanın harcı değildir. Zira kimisinin cevabı yalan kokar, kimisinin cevabı doğrudur, fakat eylem kısmı yanlışa meyil eder. Velhasıl, böyle bir hadise karşısında pek az insan dayak yemeyi tercih eder.

Hak ve hukukun insan yaşamında tatbik edilmesi, korunması ve daim olması, insanlar arasında sevgi, saygı ve birliğin devamına olanak sağlar. Zira adalet, hakkın gözetilmesi ve yerine getirilmesini sağlayan elzem bir mekanizmadır. Burada önemli olan diğer bir husus ise şudur.

Adaletin sağlanması ve sürdürülmesi yalnızca oluşturulan kanunlar ile kaim ve daim olmaz. Adalet şuurunun toplumu oluşturan insanlar arasında bir yaşama sahip olması, pekâlâ gerekli ve şarttır. Romalı şair Ovidius, yüzyıllar önce adalet kavramı için şu ifadeleri kullanmıştır. “Ceza kaldırılabilir ama suç insanın içinde sonsuza kadar yaşar.” Buradan anlaşılacağı üzere insanlar arasında ortak bir adalet şuurunun oluşması, toplum içinde yaşayan insanlar arasında düzenin ve istikrarın sağlanması adına elzem bir nitelik teşkil etmektedir.  

Adaletin ve kanunun koruyucusu kimdir? Bu hususta yapılması gereken muhafızlık, tek taraflı bir vazife midir? Toplum içinde yaşamakta olan her vatandaş bu sorumluluktan bir paya sahiptir. Düzenin riske atılması, muhakkak ki insanın kendi sorumluluğunu başka bir insana veya başka bir gruba devretmesi ile başlar.

Düşünmeyen veya düşünmekte tembellik yapan insanların ve cemiyetlerin yerine başka insanlar veya başka cemiyetler düşünür. Bu durum ise, kullanılmaya yahut kandırılmaya imkan ve olanak sağlar.

Aklı başında hangi insan kaderini, başka insanların ellerine teslim etmek ister?

Düşünmek, kavramak ve karar vermek. İnsanlığa has kılınan bu yetenekler, insanlık tarihinde hangi amaçlar için kullanılmıştır?

Modern ülkelerin pek çoğunda siyasete ve işleyişe tesir etmekte olan  kurum ve kuruluşlar, insanlığın yaşamakta olduğu bu sefil travmanın mevzu bahis olması için kaç kez kayda değer bir çalışma başlatmışlardır?

Kuzey yarım kürede insanlar, zevk ve sefa içinde yaşamlarına devam ederken, güney yarım kürede insanların açlıktan kırılması kimin umurunda? Sahiden de Amerika Birleşik Devletleri Orta Doğu’ya demokrasi, özgürlük ve medeniyet götürmek için mi milyarlarca dolar harcadıktan sonra, askerlerini binlerce kilometre öteye göndermiştir? Pekâlâ bu coğrafyada yaşayan insanlar, ABD tarafından getirilmesi planlanan medeniyet ve insanlığa ihtiyaç mı duyuyorlar?

Unutmamak gerekir ki tarih boyunca varlığını sürdürmüş tek bir medeniyetin varlığından ve doğruluğundan bahsetmek, kısır bir tartışmanın başlamasında oldukça etkili bir bahis olur.

Her devirde ve her bölgede farklı ve başka bir medeniyetin varlığı tatbik olunur. Her medeniyet, kendisine münhasır bir kimlik taşır. Dünyanın hiçbir yerinde gökten zembille indirilen bir medeniyetin varlığından bahsedilemez. Her medeniyet, içerisinde bulundurduğu toplumun örfü, adeti, geleneği ve göreneği doğrultusunda oluşur ve gelişir.

Kim iddia edebilir ki Batı’nın insanlığa olan yararı, Doğu’nun insanlığa olan yararından daha fazla bir hal içerisindedir?

Orta Doğu da yapılan mücadelelerin ve entrikaların sebeplerinin yalnızca petrol olmadığını kim ifade edebilir?

Güçlü devletlerin takınmış oldukları bu tutum ve davranışların bedelini ödeyen, yine bu coğrafyanın insanları değil mi?

Muhakkak ki Sam amcanın lüks otomobilinde rahatça gezebiliyor olmasının bir bedeli var. O bedel kimler tarafından ödeniyor? ABD vatandaşları, ülkeleri tarafından yapılmakta olan sömürü ve kıyım hareketi hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiller mi?

İnsan muhakkak ki acı, kan ve gözyaşı görmeye tahammül edemez. İnsanların pek çoğu ise yaşamları boyunca darlık ve sıkıntı içinde yaşamaya da razı olamaz. Bundan dolayıdır ki, rahat bir hayatın heyecanına kavuşmuş olan batı dünyası diğer insanların acı ve gözyaşlarına kulak kapatmış ve yüz çevirmiştir. Sefaletin, acının ve rezilliğin her türlüsüne tanıklık etmiş ve her türlüsünü yaşamış olan Afrika yerlisinin şu an ki hali gözler önünde değil mi?

Pekâlâ, mevzu bahis olan bu insanların ahvali için kimlerin sorumlu tutulması gerekiyor? Kanaatim ve inancım  bu soruya yalnızca namuslu ve vicdanlı insanların cevap vermesi gerektiğini söylüyor. Zira, yalan ile örselenmiş bir vicdanın sesi nasıl olur da hakikati haykıracak kudreti kendisinde bulabilir.

Sahte bir vicdan, hasta bir sistem, çaresiz bir ahval içerisinde, ölüme terk edilmiş insanlık.!

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun