‘Acı’lara Ötekileştirmelerle Mahkum Olduk

Kaldık mı azıcık azıcık orada burada! Kaldık evet! Hastalar bir yanda feryat ediyor, bir yanda mezarlarda şehidi ve katledilen insanlarıyla. Adaletsizliğin adaletine mahkumuz! Nasıl yenildik hristiyan kardeşim, laz kardeşim, hülasa vatanımda yaşama hakkı olan Kurtuluş Savaşı kahramanlarının tüm torunları. Ayrı düştük, kandırılanlar da kandırıyor neçe halimizde bulduk kendimizi… Sağdan soldan ordan burdan, hepimiz ablukaya nasıl alındık!
Ata’mı anlamadık desem!.. Anlamamızı istemeyenler vurdu bizi.

 Atatürk’ün milliyetçilik devrimini hangi temelleri atmak için yaptığını anlayamadık! Anlamamızı istemediler. Hepimizin kimliğinde aynı ırk yazılırken, ayrımcılık olmaması yani ötekileştirmenin önüne geçilmesiydi niyet. Atatürk hepimizin babasıydı. O, çocuklarını ayırmadı. Hepsini aydınlık yarınlara hazırlamak için cehalete karşı bile savaştı. O, dünya insanıydı. Söylemine göre en büyük savaşı cehaletle olmuştu. Fakat, bu günlerde o günlerden neredeyse eser kalmadı. Misal, köylerde bilinçli köylüler yetişiyor mu…

Böl/parçala/yok et! Öcalan’ın nasıl yükseldiğini bilmiyor insanlar. Hangi politikalara hizmet ettiğini, içeriden bile ‘Evet’ referandumuna desteği açıklar. Öcalan yalnızca alet oluyor. Ve hiç unutmam bir köyde bebeklere varıncaya dek katledip, dağda namaz kıldığı haberi… Gözyaşlarıyla izlemiştim. Pkk, kimin ve kimlerin işine yaradı? Bence Kürtlerin hep zararına var! Başta vatan evlatları şehitlerimize zarar verdiler. Türk, Kürt kardeşliğini bu örgütle bitirdiler.

Işid terör örgütü, Cizre’ye saldırdığında Kürtler hiç demedi mi; Pkk nerede… Oysa ben, suçsuz insanların zarar görmesinden ve üretimi engellenen köylülere çok üzülmüştüm. Neredeyse haber dahi yapılmadı, özgür basın var ya!..

TSK’yı siyasetin eliyle yönetilmesinden sorgulayamıyorum.

Gündem mi değişsin istiyor siyaset, konu hemen etnik kökenler ile birbirimize düşürülmüşken izliyoruz!

Diyor ki bir Kürt; bir gün kimliğimde doğum yerimi okuyan polis, ortalık yerde çorabıma kadar çıkarttırıp beni rezil etti. Peki bu insana yapılan davranış ne kadar etik?

Benim birçok Kürt arkadaşım oldu, tüm kalbimle yemin ederim sağlam Atatürkçü ve sağlam sosyalisttiler.

Hatta bir aile dostumuz, Alevi Kürdü. Harikulade insanlar.

Şimdi bu insanlara ön yargılı olsaydık, onları siyasetten bihaber sansaydık; yakışır mıydı insanlığımıza?

Hem ötekileştirmek nedir? Ötekileştirme politikasında en azından bizler olmayalım.

Biz kaybederiz! Ki kaybediyoruz da!

Herkesi neredeyse birbirine düşürerek, halkın tek toprağı olan vatanını kaybediyoruz. Altın bir tepside ceylan gibi her şeyimizi sunuyorlar, emperyalist yırtıcı aslanlara… Ve onların politikalarına çabuk kandırılıyoruz. Bizler, birbirimizi öldürürken düşmanlara avantaj kazandırıyoruz. Yurtta sulh olmalı!

Toprağımızda hiç savaşmamış, mülteci olarak gelmiş Araplar ötekileştirilmiyor değil mi; haklarımız onlara sunuluyor.

Hangi ırkta olursa olsun, çocuklarımıza tecavüz ediliyor, suçlulara imtiyazlar veriliyor, devletin gücünü yok ettiler; yarınlarımız için şimdi birbirimize güvenemiyor hale geldik değil mi? Güveni bitirdik birbirimize! Bu çok korkunç!

Markete gidiyoruz her şey pahalı! Halkın cebinden elleri çıkmıyor birilerinin. Hangimizin ne ırk olduğu detay mı olmalı!

Dokuzyüz binin üzerinde ailenin geçen ay elektiriği kesilmiş, hangi ırklardan aile zarar görmüşe bakarsanız; hepimizden olması gayet olasıdır değil mi!

Acılarımız için bile birleşmiyorsak, Atalarımızın şehit kanı için birleşmemiz kader olmalı!

Önemli not; Atatürk gibi yüce bir ulu lideri, Öcalan gibi bir acımasızla kıyaslamayınız; kıyaslatmayınız! Size bir yakınımın anısı ile empatiye bırakıyorum. Umarım bu anıyı okuyunca, çoğu Kürdü kaybetmediğimizi, onları kazanabileceğimizin farkındalığına varırız…



Kürt Kızı Gülistan

(Yurt kantininde…)
Oturuyorum yanına, sessizce… İkimizden de bir ”günaydın” diyen yok, ölen PKK’lileri veriyor televizyon, bir süre sessizlikten sonra, yüzünü televizyondan ayırmadan anlatıyor:

-Ben Kürt olduğumu polisler eve gelip, bulgur çuvalını devirdiğinde öğrendim, o zaman ne aradıklarını hâlâ bilmem. Okula gittiğim ilk günü hatırlıyorum, Türkçe konuşan hocaya hepimizin şaşkın bakışını; öyle ya Ergani, alışık değiliz ki… İyi hocaydı ama, dedi ki: ”Ben size Türkçe, siz bana Kürtçe öğreteceksiniz.” Zaten bizde de, Anam Türkçe tek kelime bilmez, evde hep Kürtçe konuşulurdu, bizim de evden çıktığımız mı vardı, çat pat işte… O zaman baban nerdeydi, dersen de, cevap veremem, ”büyük şehir” derdi: inşaatta sıvacılık yapardı.

Hafif gülümsüyoruz karşılıklı, ben konuşuyorum bu kez:
-Türkçeyi öğrenip, üniversiteyi bulmanda 28 yılı buldu yani?
Gülüyor:
-Ne 28′i? 32 yaşındayım, babam işte…
Başka bir kanalda, aynı haberi, sevinçli bir üslupla veriyor, spiker; 7 Ölü! Bir anda bulutlanıyor gözleri, bende gözümü kaçırıyorum, anlatıyor:
-Üçüncü sınıfa geçtiğimde de, babamın büyük şehrine geldik, İzmir’e; hoca da değişti tabi… Abim derdi ki: ”Biz de kötü bir koku var, o bimletiyor bizi.” Kurtulamadık o kokudan ya, Devlet’le de orada tanıştım; oysa babam, doğum yerimize hiç görmediğimiz, İstanbul’u bile yazdırmıştı… Okul görmemiş babam, okulu nerden bilsin ki? ”Baba okula gitmek istemiyorum.” dediğimde, ”Okuyacaksın, abin gibi kalmayacaksın.” dediydi. Anlatamazdım babama, çantamla sırtıma verdiği, yükü; ama babamla sevmediğim okulu, babam ölünce sevmedim, desem de yalan olur.
Bir yandan gülümserken, bir yandan da gözyaşı süzülüyordu boynuna doğru… Devam ediyordu:
-Babam öldüğünde de Ergani’de dayıma sığındık, abim ilkokulu bile bitirememişti ya, Kürtüm diye iş bulamıyorum, dedi. Bir de bir kızı sevdiydi, vermediler. Babam yanımda çalış dediğinde de, direttiydi, bir zaman. Babam, ”Adam olmazsın.” demişti, abime. Birgün anamın ağıdıyla uyandım: abim yoktu!
Artık gözlerinden süzülen yaş, diline güç katıyor: ”Atatürk’ü seviyorsun değil mi, o kurtardı bu vatanı yabancılardan.” diyor. Sesimi soluğumu içimde bir şey tutuyor, onaylarcasına susuyorum sadece; işte diyor, bizim için de Öcalan öyle.
Ben de tutamıyorum kendimi, aynı ekrana bakıp, ortak bir duygumuz varmışçasına… Susmaz ki:
-Bizim bir komşumuz vardı, Aleviydi o da, doğum yaptıydı, sakat doğdu çocuk. Görsen sanki bizim evden bir cenaze çıktı sanarsın, çok yandık ya, ertesi ay ablamdan haber geldi, doğan çocuğu sakatmış. Orada öğrendim: Allah’ın acımadığına sen de acımayacaksın, başına verirmiş.
Birgün rahatsızım yataktan çıkar halim yok, Gülistan, elinde nane-limonla geliyor, yüzü güleç…
-Tu çawa yî? (Nasılsın?)
-Ez nêxwêş îm. (Hastayım.)
-Uyy Amêd, malamîne… (Diyarbakır evimdir.)
-Tu jî mîn fêm dîkî? (Beni anlıyor musun?)

-Ez fêm nakîm. (Anlamıyorum.)”

Bir Gaziantep’li olarak tarihte Ermeniler ile ilişkimizi ister istemez araştırdım, duydum ve tanık oldum. İrdeledim özenle de… Osmanlı döneminde de etnik kökenlerimiz dış güçlerince hedef alınıyordu. Misal halen günümüzde kapısına çarpı atılan evler bile var. Asırlardır, maalesef birbirimize (kardeşleri kardeşe/halkın içinde iç savaş istemi) hep düşürüldük. Ermeniler de kışkırtıldı tarihte, bizler de!

Ama kimileri ne kandı ne de kandırıldı! Kim bunlar? Misal, Şahin Bey’e pusu kuran Ermeniler karşı tarafa geçmiş, Fransızlara destek vermişlerdi. Misal, ilk kurşunu atan Hasan Tahsin; direk düşmana karşı atışı yapmıştı… Savunmadaydı hakkımızı! Misal, Hrant Dink; toplumu birleştirici mesajları yüzünden yırtık ayakkabısıyla katledildi. Bir de anmadan olmaz; açılıma destek veren Orhan Pamuk; hep karşı tarafın kuklası oldu ve söylemleriyle de karşı tarafa referanslar hazırlamaya ön ayak…

Neden Atalarımızın kusurlarını sahipleniyoruz? Ya da neden Atalarımızın yaptıklarını yapmadığımız için kapatmıyoruz tarihi? Neden Atalarımız ve tarihimizle barışmıyoruz? Neden Atalarımızın güzelliklerini örnek alıp, Kurtuluş Savaşı Destanı’ndaki gibi birleşmiyoruz! Tarihle ödeşip, günümüz acıları için neden birleşmiyoruz!!!

Gaziantep’e gelirseniz eski tarihi yapılara bakın, çoğunu Ermeniler yaptı. Şimdi onların hakkını görmezden mi gelmem etik olur? İnsanlığa ne sığar? İnsanlıktan başka…

Size bir de Ermeniler’den bir yakınımın öyküsünü paylaşıyorum. Artık eski hasapları kapatmalı ve önümüze bakmalıyız. Aydınlık yarınlara kardeş olarak aynı vatan çatısında, tek bayrak, tek yürek… Ötekisizleştirmeksizin sevgiyle…

Ermeni Nine

Malatya’nın küçük bir köyünde tanıyorum, Sırma Nine’yi… Sırma Nine öğrenci olduğumuzu duyunca sağdığı sütten, yaptığı peynirden, yoğurttan sarmalayıp getiriyor. ”Fazla getirmişsin nine…” dediğimde, ”Arta kalanı, götürürsünüz.” diyor. Soğuktan kurumuş ellerine bakınca, elimi nereye saklayacağımı bilemiyorum. Gülüyor, bize…”Akşama bende yiyin yemeği.” diye de ekleyip, çok kalmadan gidiyor. Köyü dolaşırken Sırma ninenin evini soruyorum, gösteriyor arkadaş, aralık olan kapıyı çalarak giriyorum içeriye, bir ot kaynatıyor, ”Bu nedir, nine?” dediğimde, doğum yapan köylüye ilaç yaptığını söylüyor. Derme çatma olan evinde duvarlardaki siyah-beyaz resimler takılıyor gözüme, hiç tanımadığım suretlerin hikayelerini merak eder gibi, kim olduklarını soruyorum. Sırma nine onları anlatırken, kendi hikayesini de anlatıyor sanki…

Uzun sıska çelimsiz sıfatlı amca, Sırma ninenin babasıymış, yanında beyaz eşarplı açık tenli hoş kadın da annesi, annesinin kucağındaki erkek kardeşi, babasının elinden tutan, ayakkabıyı ters giyen küçük kız da, kendisiymiş. Tehcir Kanunuyla sürülmüşler, daha sonra haber alamamış nine, zamanla köylü de alıştı bana, diyor… O dönemi sorduğumda aşağıdaki kuyuyu gösteriyor, parmağıyla: ”O kuyu bilir, kimse bilmez, eskileri…” diyor.

Kaynattığı ilacı götürüyoruz köylüsü olan geline, ”Sırma nine herkesin şifacısı anlaşılan…” diyorum, içimden. Gelin daha önce yaptığı ilacında yaradığını söylüyor ya, meğer herkes sıkıştığında Sırma ninenin babasına gelirmiş o vakitler… ”Size aileden geliyormuş, doktorluk…” dediğimde, gülerek annesinin de doğum yaptıran ebe olduğundan söz ediyor…
 
Usulca çiseleyen yağmurun pencereye vurmasının çıkardığı sesle, loşlaşan oda içerisinde mantı büküyoruz, akşama… Merakımı gizleyerek alelade bir konudan söz edercesine soruyorum o dönemi, tavan arasında annesinin kardeşini emzirirken gözyaşını tutamadığından, eşinin ailesini güvenli bir şekilde eşlik ederek, küfür eden kalabalığın arasından geçirdiğini, o son sarılışı, kopuşu ve eşinin yaptığı iyilikleri, gözü dalarak, sanki yaşayarak anlatıyor. Eşinin, çocuklarının olmamasına rağmen üzerine evlenmediğini, onu kaybettikten sonra burada yalnız kaldığını anlatıyor… Duvarda asılı olan büyük çerçevedeki siyah-beyaz fotoğraftaki esmer adamın da kim olduğunu anlıyorum artık…
 
Sobanın fırınında gevreteceğimiz mantı için odun atıyor, sobaya… Nasıl geçindiğini merak ediyorum. Yoğurt, süt ve peynir yaparak köylüsüyle şehire gönderip geçimini sağladığını, gelen iki üç kuruşla da bir başına yetinebildiğini ekleyip, tepsiyi fırına yerleştiriyor, yardımsız… Daha önceden pekmez de yaptığını, ama artık gücünün kalmadığını da ekliyor, üzümleri de köylüler toplar, evlerine götürürlermiş. Yaşını sorduğumda, ”Bir asır vardır.” diyor, sanki bir asır süren ve artık içine kaçan acısını tarihliyor!
 
Yüzündeki çizgileri izliyorum, birbirine karışmış onca çizgiyi; sadece göz etrafındaki çizgileri gülümsemesine bağlıyorum, diğerleri yılların olmalı… Mantıları çevirmemiz gerektiğini hatırlatıyor, açıyor fırının kapağını, yardım etmek istediğimde bu kez izin vermiyor, bir eliyle ustaca mantıları çevirirken, ”Elin yanar kızım narinsin.” diyor, ama elimin tutamadığı o şey sanki yüreğimi yakıyor, hissine kapılıyorum.
 
Akşam çöküyor, yer sofrasını toplayıp, mutfaktaki soğuk suyun altında bulaşıkları durularken ben, Sırma nine çay bardaklarını götürüyor, içeriye… Sobanın üzerinde kaynayan çayın fokurdamasıyla beraber, elimi ısıtırken durmuyor, çayın yanında getirdiği bisküvinin imal tarihine bakmamı istiyor, imal tarihinin iki yıl önce geçtiğini gülerek söylüyorum. Şaşkınca bırakıyor bir kenara, daha sonra pestil getiriyor, gün kurusu getiriyor. Çayımızı da içtikten sonra, ”Artık kalkalım.” dediğimizde kendisinde kalmamızı istiyor. Evden ürken arkadaşlar kabul etmese de ben daha güvenli bir ev bulamayacağımın duygusuyla yanındaki ahşap divanın üzerindeki sert mindere seriyorum, yıllanmış çarşafımı…
 
Işığı, sobanın altını kapatıyoruz, sohbetimiz yatakta devam ediyor bu kez… Dışardaki köpek sesinden ürktüğümü anlarcasına, ”Zarar vermezler, buranın canıdır onlar da.” diyor, gündüz dinlediğim o hikayeyi ve buranın canı olan o sürgün edilmiş insanları düşünerek uyuyorum… Yabancı evin verdiği misafirlik duygusundan mıdır bilmem , sabah ezanıyla uyanıyorum, pencereye yaklaşıp perdeyi aralıyorum. Sırma nine, bahçedeki bırandanın altındaki muslukta kollarını sıvamış, abdest alıyor, suyun soğukluğunu hissedip yorganın altına giriyorum.
 
Sabah uyanıp kahvatı yapıyoruz, tavuktan yumurtayı zorla aldığını söylüyor, gülümseyerek… Yumurtamı da yiyip, artık gitmem gerektiğini söyleyip, vedalaşıyorum; kırk yıllık ahbapmışcasına… Gözlerim doluyor, ayrılırken, ondan özür dilercesine sarılıyorum. O ise anlatmak istediklerini gülümseyerek veriyor yine, ”Bir daha gel.” diyor ve artık çizgilenmiş yüzü ufukta bir nokta halini alıyor…”
Bu yazımda iki öyküden iki ırk üzerine örnekler ile birleştirici mesaj vermekti maksadım; yalnız ülkemizde yalnız iki üç ırk yok ki! Bir din yok, üzerine mezhepler var. Diller var farklı farklı. Yetersiz olabilir bu sebeple etnik kökenlere değinişim. 
Herkesin nasıl, nerede ve kimin ailesinde doğmayı seçmediğini unutmayalım; mümkünse herkese müdehale yerine saygı duyalım.
Atatürk’ün izinde yürüyelim…
 
Suç dehalarına karşı nasıl halkça politika izlememiz gerektiği üzerine geçmişte yazdığım bir yazıyı meraklılar için sunuyorum, linki tıklayabilirsiniz.http://xn--gndemarivi-9db80j.com/gundemarsivi.com/suc-dehalarina-karsi-modelleme/

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun