15 Raund

 

Üzerine yağmur gibi yağan öfkeli yumruk darbelerine karşın sadece maçı kaybetmemek için onun direndiğini zannedenler fena halde yanılıyorlardı. Zira o geceki gerçek, basit bir “knock out”la sonuçlanabilecek bir boks finalinin çok ama çok ötesinde saklıydı. Kendisine oranla “amatör” sayılabilecek zayıf rakibinin karşısına “şampiyon” unvanıyla çıkan ve bu yüzden de hem unvanını hem de prestijini kaybetmemek üzere rakibini tepelemeyi kafasına koymuş müptezel bir boksörün aksine; ringin diğer tarafında tam 15 raund boyunca bir şekilde ayakta kalmayı başararak basit bir “sokak serserisi” olmadığını hem kendisine, hem de maçı izlediğini bildiği sevgilisine ve diğer seyircilere ispat etmek isteyen yetenekleri korkularından çok daha güçlü yürekli bir boksör duruyordu. Zaten bu sebepledir ki o efsane müsabakayı sayıyla kaybetmiş olmasına rağmen asıl kazanan, sıkıştığında sadece ringin iplerine değil, umutlarına ve hayallerine de tutunarak tüm bedeni ile direnen, yılmayan ve bu dillere destan inadı ile başta kendisi olmak üzere o tarihi kapışmaya tanıklık eden herkesin kendisine ve mücadelesine saygı duymasını sağlayan İtalyan aygırı genç Rocky Balboa olmuştu.

Zengine, güçlüye, muktedire ve favoriye karşı inatla ayakta kalacakların 80 darbesinin yol verdiği “hakem kararıyla” hükmen mağlup ilan edilip memleket hapishanelerinde “azimlerinden” tavana asıldıkları o sakin 80’lerde, dönemin çocukları olarak bizleri etkisi altına alabilecek herhangi bir siyasi ya da toplumsal direnişin ya da o direnişi örgütleyecek karizmatik figürlerinin olmaması hasebiyle Adana’nın yazlık sinemalarına gelen bu tür filmler vasıtasıyla kendimize bir kahraman ya da kahramanlık hikayesi çıkartmak dışında başka da bir seçeneğimiz, yolumuz yoktu. İşte tam 15 raund boyunca ayakta kalmayı başararak rakibini adeta çileden çıkaran bizleri de kendimizden geçiren bu kaslı adam devleti ve milleti ile dışarıya açıldığımız, hoş çokça da saçıldığımız o 80’li yılların en tartışılmaz, en kült kahramanlarından birisiydi.

Ancak yine de bütün bu ideolojik direnç tenhalığına karşın tek kanallı siyah beyaz televizyonlarımızdan “çok kanallı” renkli dünyalara davet edildiğimiz ve sadece biz Namık Kemal mahallesi sakinleri olarak değil; memleket ahalisi olarak da tekmil-i birden “icraatın içinden” geçirildiğimiz o “çağ atlanılan” dönemlerde insafsızlığın, zalimliğin, pervasızlığın durup mola verebileceği, az da olsa kendine gelip silkinebileceği bir “insaf” sınırı ya da istinat duvarı hep olurdu. Elbette devlet yönetiminde “keyfilik” ve “partizanlık” bugünkü kadar arşa vurmasa da yine de en geçerli “geçinme” ve kestirmeden de olsa “nüfus edinme” metodlarının başında geliyordu. Kürtler, Aleviler, sayıları az da olsa gayrimüslimler ve haklarını cesurca arayan tüm sosyalistler hukuksuzluğun resmi mengenesi arasına sıkıştırılarak bu ülkede hak aramanın bir bedeli olduğu kendilerine devlet ve hükümet eliyle itinayla hatırlatılıyordu!. Buna karşın yıkılmayan bir devlet ve toplum geleneğimiz vardı. Siyasete ziyadesiyle nezaket, kalite ve hoşgörü hakimdi. En sert kavgalar bile mertçe, açık açık verilirdi. Gazeteciler ve hukukçular mesleklerini pazara çıkartmak için bu kadar gönüllü değillerdi! Polisler ve bekçiler hükümetin milis kuvvetleri değil, halkın can ve mal emniyetini sağlamakla yükümlü devletin kolluk kuvvetleriydiler. Zaman zaman rastlanılan “açlık grevleri” ise o dönemin muteber aydınlarının aracılık yapmalarıyla ve tabii ki hükümetlerin yapıcı politikalarıyla en az insan zayiatı ile bir şekilde çözüme kavuşturulurdu. Böylece canlarını ortaya koyan direnişçilerin bu “isyan” hareketleri şimdilerin İslami faşizan uygulamalardan farklı olarak “ölümle bastırılmazdı!”

Bütün bu hatıralardan, yaşanmışlıklardan sonra düşünüyorum da galiba o dünlerdeki kısmi özgürlüklük günlerine hiçbir zaman yeniden kavuşamayacağız. Devletin ve devleti tüm kurum ve kuruluşlarıyla rehin alan iktidarın bizleri basit bir “sokak serserisi” olarak görmesine hani bırakın 15 raundu, 1 raund bile direneneyeceğiz, isyan edemeyeceğiz. Direnmeye çalışanların ise müsabaka sonunda havaya kaldırılmış yorgun ellerini değil, had bildirme hevesiyle göğe doğru kaldırılmış cansız bedenlerini göreceğiz.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun